BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Almanya’nın duvarı çatlıyor mu?

Almanya’nın duvarı çatlıyor mu?

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Doğu ERGİL

‘Almanya İçin Alternatif’ Partisi (AfD) yükselişte. Bu durum, yalnızca aşırı sağın başarısı değil, Alman merkez siyasetinin temsil ve yönetme krizi olarak görülmeli.

Almanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yalnız yeni bir devlet kurmadı. Kendi siyasal tarihine karşı bir siyasal bağışıklık sistemi de oluşturdu.

Anayasa, Federal Anayasa Mahkemesi, federalizm, güçlü sivil toplum, anti-faşist siyasal eğitim, Nazi geçmişiyle hesaplaşma kültürü ve özellikle aşırı sağın iktidardan uzak tutulması çabaları bu sistemin parçalarıydı. Almanca siyasal literatürün son yıllarda çok kullandığı Brandmauer -“yangın duvarı”- kavramı tam olarak bunu anlatıyor: Demokratik partiler arasındaki rekabet ne kadar sert olursa olsun, liberal-demokratik düzeni tehdit ettiği düşünülen aşırı sağ ile iktidar işbirliği yapılmayacaktı. Fakat 6 Eylül 2026’da Saksonya-Anhalt’ta yapılan seçim bu stratejinin sınırlarını dramatik biçimde ortaya çıkardı.

Alternative für Deutschland (AfD) oyların yaklaşık yüzde 44’ünü ve eyalet parlamentosundaki 83 sandalyenin 39’unu kazandı. Mutlak çoğunluğa yalnız birkaç sandalye uzaklıkta kaldı. Böylece Almanya artık teorik olarak değil, pratik olarak şu soruyla karşı karşıya:

Bir demokrasi, seçmenin çok büyük bir bölümünün desteklediği ama liberal-demokratik düzen açısından tehdit olarak gördüğü bir partiyi ne kadar süre iktidardan uzak tutabilir?

Bu mesele, AfD’den daha büyüktür. Almanya’nın karşısındaki problem, sadece “aşırı sağla nasıl mücadele edilir?” değildir. Asıl mesele şudur:

Demokratik merkez, seçmenlerinin önemli bir bölümünü kaybettikten sonra demokrasiyi nasıl savunabilir?

Bu soru, Almanya’nın olduğu kadar Avrupa’nın ve Türkiye’nin geleceğini de belirleyecektir.

Bir protesto partisinden alternatif iktidara

AfD 2013’te bugünkü haliyle kurulmadı. Başlangıçta esas olarak “euro kurtarma” politikalarına* karşı çıkan muhafazakâr ve ekonomik milliyetçi bir hareketti. Fakat göç krizi, kültürel kutuplaşma, Ukrayna savaşı, enerji fiyatları ve Almanya’nın ekonomik modelindeki yapısal sıkıntılar partiyi giderek radikalleştirdi ve genişletti.

Bugün özellikle Doğu Almanya’da AfD artık marjinal bir protesto partisi değildir. Saksonya-Anhalt bunun en çarpıcı örneğidir. Seçimden önce anketlerde yüzde 40’ın üzerinde görünen parti, sandıkta yaklaşık yüzde 44’e ulaştı. Üstelik Reuters’ın aktardığı araştırmaya göre seçmenlerin yüzde 87’si federal hükümetten memnun olmadığını söylüyor.

Daha önemlisi, AfD’nin tabanı yalnız klasik aşırı sağ seçmenden oluşmuyor. İşçiler, gençler, erkekler, kırsal bölgelerde yaşayanlar ve daha önce oy kullanmayan seçmenler arasında parti önemli kazanımlar sağladı. Financial Times’ın seçim sonrası analizinde de eski Doğu Almanya’daki düşük gelirler, nüfus kaybı, statü kaygısı ve ekonomik dönüşüm korkusu özellikle öne çıkıyor.

Bu bize önemli bir şeyi söylüyor: AfD sorunu yalnız ideolojik değildir. Aynı zamanda sosyolojiktir ve sosyolojik bir problemi, yalnız ahlakî eleştiri ve dışlamayla çözmek zordur.

Demokrasinin “karantina paradoksu”

Almanya’nın aşırı sağa uyguladığı Brandmauer (yangın duvarı)  anlaşılır bir stratejidir. Bir parti liberal anayasal düzeni zayıflatabilecek görüşlere sahipse, demokratik partiler onunla koalisyon yapmayı reddedebilir. Almanya’nın tarihi düşünüldüğünde bunun güçlü bir normatif temeli vardır.

Fakat burada bir paradoks ortaya çıkıyor. Bir parti yüzde 5 alırken onu tecrit etmek kolaydır. Yüzde 15 aldığında mümkündür. Yüzde 25 aldığında maliyetlidir. Yüzde 44 aldığında ise sorun artık sadece o partinin değil, siyasal sistemin temsil kapasitesinin problemidir. Çünkü karantina, hastalığın yayılmasını önleyebildiği sürece işe yarar. Karantina altındaki alan toplumun yarısına yaklaşınca karantinanın kendisi sorgulanmaya başlar.

Nitekim Almanya’daki Brandmauer tartışması giderek CDU’nun içine kadar uzanıyor.  Burada demokratların karşı karşıya olduğu tehlikeli ikilem ortaya çıkıyor: AfD ile işbirliği yapmak bu partiyi normalleştirir, meşru bir siyasal aktör haline dönüştürür mü?

Diğer yandan, AfD seçmenlerini sürekli olarak siyasal sistemin dışına itmek de AfD’nin en güçlü propagandasını doğrulayabilir:

“Sistem sizin oyunuzu istemiyor; sizi dışlıyor.”

Popülist partiler tam da bu noktadan beslenir.

Asıl mesele göç değil: kaybedilen kontrol duygusu

AfD’nin yükselişini yalnız göçmen karşıtlığıyla açıklamak rahatlatıcıdır ama eksiktir. Göç önemlidir. Fakat daha derindeki mesele kontrol duygusunun kaybolmasıdır.

Seçmenin zihninde farklı sorunlar birbirine bağlanmaktadır:

Göç kontrol edilemiyor.

Enerji pahalılaşıyor.

Sanayi rekabet gücünü kaybediyor.

Ukrayna savaşı bitmiyor ve Alnanya bundan zarar ediyor.

Devlet bürokrasisi ağır işliyor.

Sosyal devletin geleceği belirsizleşiyor.

Amerika artık eskisi kadar güvenilir görünmüyor.

Çin Almanya’nın sanayi modelini zorluyor.

Yeşil dönüşümün maliyet yaratıyor.iiVe bütün bunların ortasında siyasal merkez seçmene sürekli olarak karmaşık açıklamalar sunuyor.

Popülizm ise karmaşıklığı ortadan kaldırıyor. Net hükümler sunuyor:

“Problem göçmenlerdir.”

“Problem Brüksel’dir.”

“Problem elitlerdir.”

“Problem Ukrayna’dır.”

“Eski Almanya’yı geri getireceğiz.”

AfD’nin Saksonya-Anhalt lideri Ulrich Siegmund’un seçim kampanyasında kullandığı “güzel, eski, güvenli Almanya” özlemi bu siyasetin özünü son derece iyi anlatıyor.

Bu aslında bir politika programından çok kontrolün geri geleceği vaadidir. ABD de Trump da seçimlerde bu söyleme yaslanmış ve başarılı olmuştu.

Doğu Almanya hâlâ tam anlamıyla birleşmiş değil

AfD’nin coğrafyasına bakıldığında başka bir gerçek daha görülüyor: Berlin Duvarı 1989’da yıkıldı. Almanya 1990’da birleşti. Ama toplumların birleşmesi devletlerin birleşmesinden çok daha uzun sürüyor.

Doğu Almanya’da birçok insanın yaşadığı sorun yalnız gelir farkı değildir. Daha derinde statü farkı vardır. İnsanlar yalnız “daha az kazanıyor muyum?” diye düşünmez. “Bu ülkenin hikâyesinde benim yerim neresi?” diye de sorar. Bu nedenle popülizmin en önemli hammaddelerinden biri yoksulluk değil, göreli statü kaybıdır.

Bir insan ekonomik olarak geçmişten daha iyi durumda olabilir ama başkalarının kendisinden daha hızlı ilerlediğine veya kendi kültürünün itibarsızlaştırıldığına inanıyorsa siyasal olarak öfkelenebilir.

AfD bu duyguyu başarıyla siyasallaştırdı. Üstelik artık yalnız doğuda değil. 2026’da batıdaki Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz seçimlerinde de yaklaşık yüzde 20 düzeyine ulaşması, meselenin sadece eski Demokratik Alman Cumhuriyeti (DDR) sosyolojisiyle açıklanamayacağını gösteriyor. Dolayısıyla Almanya’nın problemi giderek ulusal hale geliyor.

Merkez sağın büyük ikilemi

Başbakan ve  Almanya Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) başkanı Friedrich Merz  için mesele özellikle zor. Çünkü aşırı sağın yükseldiği hemen her Avrupa ülkesinde merkez sağ aynı stratejik soruyla karşılaşıyor:

Sağa kayarak seçmeni geri almak mı, yoksa liberal merkeze tutunmak mı?

Birinci seçenek daha realist ve kolay. AfD göç konusunda sertleşiyorsa CDU da sertleşebilir. AfD ulusal kimliği öne çıkarıyorsa CDU da bunu yapabilir. Fakat burada siyaset biliminin yıllardır gösterdiği bir risk vardır: Seçmen çoğu zaman taklit yerine orijinali tercih eder.

Daha önemlisi, merkez sağ, aşırı sağın kavramlarını benimsediğinde seçimi kazansa bile tartışmanın çerçevesini aşırı sağ kazanmış olur. Göç artık ekonomik ihtiyaç ve entegrasyon problemi olarak değil “ulusal varoluş sorunu” olarak konuşulmaya başlanır.

Avrupa entegrasyonu maliyet-fayda hesabı olmaktan çıkıp “egemenliğin gaspı” haline gelir. Çoğulculuk, toplumsal gerçeklik olmaktan çıkıp “ulusal kimliğin çözülmesi” şeklinde tarif edilir.

Bu durumda aşırı sağın parlamentodaki sandalye sayısından daha önemli bir şey gerçekleşir: Siyasal merkezin dili değişir.  Siyasal dil değiştiğinde de rejimin normları yavaş yavaş değişmeye başlar. Ne var ki seçmeni küçümsemek de çözüm değildir

Bu noktada liberal demokrasilerin sık yaptığı başka bir hata var: Popülist seçmeni cahil, ırkçı, irrasyonel veya demokrasi düşmanı olarak sınıflandırmak.

Bunların bir kısmı bazı seçmenler için doğru olabilir. Ama milyonlarca insanı tek bir psikolojik veya ahlakî kategoriye indirgemek analitik olarak yetersizdir. Çünkü demokratik siyasetin temel sorusu şudur:

İnsanlar neden bu partiye ihtiyaç duyduklarını düşünüyorlar?

Bu soru sorulmadığında demokrasi, tuhaf bir elitizme dönüşüyor:“Halk yanlış oy veriyor” yargısı… Bu aşamadan sonra tehlikeli bir düşünce uç veriyor:

“Öyleyse halktan demokrasiyi korumalıyız.” (Elitizmin temel refleksi budur.) Oysa liberal demokrasinin tarihsel başarısı tam tersine dayanıyordu: Halkın taleplerini anayasal kurumların içine çekmek.

Bu nedenle Almanya’nın AfD sorununu çözebilmesi için AfD’nin bazı politikalarını reddederken AfD seçmenlerinin bazı sorunlarının meşru kabul edilmesi…

Almanya ne yapmalı?

Çözüm ne AfD’yi taklit etmek ne de AfD yokmuş gibi davranmaktır. Almanya’nın ihtiyacı olan şey demokratik merkezin yeniden onarılıp tahkim edilmesidir. Yani demokrasi seçmen açısından yeniden somut sonuçlar üretmelidir:

Devlet çalışmalıdır.

İş ve konut bulunabilmelidir.

Göç yönetilebilir olmalıdır.

Entegrasyonun kuralları açık olmalıdır.

Altyapı işlemelidir.

Sanayi dönüşümünün maliyetini yalnız belirli sınıflar taşımamalıdır.

Enerji politikası ekonomik gerçeklikle uyumlu olmalıdır.

Doğu bölgeleri yalnız sübvansiyon alan periferiler değil, yeni ekonomik faaliyetlerin merkezleri haline getirilmelidir.

Merz hükümetinin önündeki ekonomik reform meselesi bu nedenle AfD tartışmasından ayrı düşünülemez. Hükümetin altyapı yatırımları ve reformları henüz seçmenin günlük hayatında görünür sonuçlar üretmezken yaşam maliyeti, emeklilik ve ekonomik güvensizlik, siyaseti şekillendiriyor. Böyle olunca, demokrasinin savunulması burada soyut bir anayasa tartışmasının sınırlarının ötesine geçiyor:Devlet kapasitesi meselesine dönüşüyor.

Almanya’nın asıl sınavı: “Savunmacı Demokrasi”

Alman anayasal düşüncesinde çok önemli bir kavram vardır: wehrhafte Demokratie – kendisini savunabilen, “militan” ya da “mücadeleci demokrasi”. Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşünden çıkarılan derslerden biridir.

Demokrasi kendi sağladığı özgürlükleri kullanarak demokrasiyi ortadan kaldırmak isteyenlere karşı tamamen savunmasız olmak zorunda değildir. Bu nedenle Almanya’nın demokratik kurumları, aşırılığa karşı diğer birçok demokrasiden daha güçlü araçlara sahiptir. Ancak bugün bu kavramın yeni bir yoruma ihtiyacı vardır.

Demokrasi yalnız düşmanlarına karşı kendisini savunmakla yaşayamaz.Aynı zamanda vatandaşlarına kendisini yeniden tercih ettirmek zorundadır.

Bu ikisi birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Birincisi anayasal savunmadır. İkincisi demokratik performanstır. Almanya birincisinde son derece başarılı oldu. Bugünkü kriz ikincisindedir.

Weimar benzetmesinin tehlikesi

AfD yükselince Almanya’da doğal olarak 1930’lar hatırlanıyor. Tarihsel hafıza açısından bu anlaşılırdır. Fakat her sağ popülist yükselişi Weimar Cumhuriyeti’nin son yıllarına benzetmek analitik olarak yanıltıcı olabilir. 2026 Almanyası 1932 Almanyası değildir.

Güçlü bir anayasal düzeni, federal sistemi, bağımsız mahkemeleri, köklü demokratik partileri, Avrupa Birliği üyeliği ve çok daha güçlü bir sivil toplumu vardır.

Asıl tehlike, demokrasinin bir gecede çökmesi değildir. Daha gerçekçi risk liberal normların yavaş yavaş aşınmasıdır. Bunun en iyi örneği Macaristan ve Türkiye’dir. Bu ülkeler ve başka örneklerin gösterdiği çağdaş demokratik gerileme çoğu zaman tanklarla veya darbelerle başlamıyor.

Seçimle gelen hükümetler; medyayı, bürokrasiyi, eğitimi, kültür kurumlarını, yargıyı ve devlet kaynaklarını zaman içinde kendi siyasal projelerine uyarlıyor.

Saksonya-Anhalt bu nedenle önemlidir. AfD’nin açıkladığı ilk yüz günlük program, kamu yayıncılığından göçe, eğitimden devlet bürokrasisine kadar doğrudan kurumsal alanlara müdahale etmeyi öngörüyor.

Eyalet yönetimi küçük görünebilir.Ama demokratik gerilemenin laboratuvarı yerel olabilir.

Daha büyük ders: Demokrasinin temsil açığı

Almanya örneğinin bize sunduğu daha genel siyaset bilimi kavramı bence burada ortaya çıkıyor:

Demokratik temsil açığı.

Bir toplumda insanların önemli bir bölümü mevcut partilerin kendi ekonomik kaygılarını, kültürel korkularını veya statü kayıplarını temsil etmediğini düşünmeye başladığında siyasal sistemde bir boşluk oluşur.

Popülistler bu boşluğu doldurur.

Dolayısıyla nedensellik zinciri şöyle kurulabilir:

ekonomik ve kültürel dönüşüm
→ kontrol ve statü kaybı
→ temsil açığı
→ kurumsal partilere güvensizlik
→ protesto siyaseti
→ popülist konsolidasyon
→ demokratik merkezin daralması.

Bu noktadan sonra yalnız popülist parti değişmez. Bütün siyasal sistem değişmeye başlar.Merkez sağ sağa kayar.

Merkez sol savunmaya çekilir. Koalisyonlar matematiksel olarak zorlaşır. Siyaset parçalanır ve paradoksal biçimde aşırı sağı dışarıda tutmak için kurulan büyük merkez koalisyonları, seçmene giderek “bütün eski partiler zaten aynı” görüntüsü verebilir.

İşte bu, Brandmauer’ın (yangın duvarının)  en tehlikeli yan etkisidir. Duvar aşırı sağı iktidardan uzak tutarken onun anti-sistem anlatısını güçlendirebilir.

Demokrasiyi duvar değil, çekim merkezi korur

Almanya’nın önündeki tercih aslında AfD’yi yasaklamak, onunla koalisyon kurmak veya onu görmezden gelmek arasında değildir. Bunlar araçlardır. Temel mesele demokratik merkezin yeniden çekim merkezi haline gelip gelemeyeceğidir. Çünkü liberal demokrasinin kalıcı savunması mahkemelerden, istihbarat kurumlarından veya koalisyon yasaklarından önce seçmenin zihninde gerçekleşir.

İnsanların demokrasiye inanmasının en güçlü nedeni, demokrasi hakkında güzel konuşmalar dinlemeleri değildir.

Demokrasinin kendilerine daha iyi hayat şartları sunacağına ikna olmalarıdır.

AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki yaklaşık yüzde 44’lük oyu bu nedenle Almanya için yalnız bir “aşırı sağ alarmı” değildir. Çok daha rahatsız edici bir mesajdır:

Alman siyasal merkezinin temsil ettiği eski toplumsal sözleşmenin çözüldüğünü göstermesidir..

Almanya’nın savaş sonrası demokrasisinin ilk büyük başarısı demokrasiyi düşmanlarından korumaktı.

Yirmi birinci yüzyıldaki ikinci büyük sınavı ise farklıdır:

Demokrasiyi yeniden cazip hale getirmek.

Ve belki Avrupa’nın tamamı için çıkarılacak en önemli ders de budur:

Demokrasiler yalnız kurumları yıkıldığı zaman ölmez. Vatandaşların önemli bir bölümü o kurumlarda artık kendilerini göremediği zaman zayıflamaya başlar.

İşte AfD’nin yükselişi bunu göstermiştir., AfD Almanya’nın hastalığı değildir. Hastalığın var olduğunu gösteren ateştir. Ateşi düşürmek için termometreyi kırmak hiçbir zaman yeterli olmayacaktır.  Hastalığın nedenlerini keşfetmek gerekir.

___

*Almanya’da “Euro kurtarma hareketi” (Euro-Rettungsschirm), 2009 yılının sonlarında patlak veren Euro Bölgesi borç krizi sırasında, ortak para birimi Euro’nun çöküşünü önlemek ve başta Yunanistan olmak üzere iflasın eşiğine gelen AB ülkelerini ekonomik olarak desteklemek amacıyla yürütülen mali ve siyasi operasyonların genel adıdır.

Doğu ERGİL kimdir?

Siyaset bilimci, akademisyen ve yazar. Uzun yıllar üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. Çalışma alanları arasında etnik kimlikler, demokrasi, siyasal katılım, çatışma çözümü ve insan hakları yer alır. Türkiye’de toplumsal barış ve Kürt meselesi üzerine hazırlanan çeşitli akademik ve saha araştırmalarında yer almıştır. 1995 yılında TOBB Başkanlık Danışmanlığı görevindeyken « Doğu Rapor »nu hazırladı. 45 kitap ve çeşitli dillerde yayımlanmış düzinelerce bilimsel makalesi ve kitap bölümü vardır.

Benzer Haberler

Osman Kavala hakkındaki ihlal kararı

Mahkeme, Adalet Bakanlığı’na AİHM’in kararını sordu

Bakan Tekin açıkladı

MESEM’lerde 10 bine yakın kaza: 37 öğrenci yaşamını yitirdi

MİT görevlisi Kozinoğlu soruşturması

9 yeni gözaltı: Bakan Gürlek’ten açıklama var

Hakan Tosun davası

Savcılık 'kasten öldürme'den ceza istedi

İzmir’de AKP’li belediye sayısı 3’e çıktı

Foça Belediye Başkanı Saniye Bora Fıçı AKP’ye geçti

Erdoğan’ın avukatı duyurdu:

Özel 800 bin TL tazminata mahkum edildi

Gürlek kritik dosyalar için konuştu

Gülistan Doku soruşturmasında 'kimyasal ihtimaline' işaret etti

Avukat Cengiz Yürekli:

Öcalan fikirlerini, aracılarla değil, doğrudan aktarmalı