Asıl soru şudur: Almanya, demokratik düzenini korurken insanların ekonomik ve toplumsal kaygılarına gerçek cevaplar üretebilecek mi, yoksa bu kaygılar aşırı sağın “biz ve onlar” siyasetinin yakıtı olmaya devam mı edecek? Çünkü çözümler üretemeyen siyasetin başarısızlığı, aşırı sağın en büyük siyasi sermayesidir.
Ercan Jan AKTAŞ
Beklenen tehlike kapıdan içeriye girdi. Almanya’da aşırı sağın yükselişi artık yalnızca bir siyasi alarm değil, seçim sonuçlarıyla somutlaşan yeni bir gerçekliğe dönüştü. Saksonya-Anhalt’ta 6 Eylül’de yapılan eyalet seçimleri, Almanya için Alternatif’in (AfD) yüzde 44,4 oyla açık ara birinci parti olması ve bir eyalet seçiminde şimdiye kadarki en yüksek oy oranına ulaşmasıyla ülkenin siyasi dengelerini sarstı. AfD’nin 2021’deki yüzde 20,8’lik oyunu iki katından fazla artırması, partinin özellikle Doğu Almanya’daki toplumsal desteğinin ulaştığı boyutu gözler önüne sererken, bu sonuç aynı zamanda Almanya’da aşırı sağın artık yalnızca protesto oylarının adresi olmaktan çıktığına işaret ediyor.
Seçimin bir diğer çarpıcı sonucu ise iktidardaki merkez sağ CDU’nun yaşadığı ağır yenilgi oldu. Başbakan Friedrich Merz’in partisi, 2021’de yüzde 37,1 oy aldığı Saksonya-Anhalt’ta yüzde 18,4’e gerileyerek AfD’nin oldukça gerisinde kaldı. Oysa Merz, başbakanlığı üstlendiğinde AfD’yi zayıflatma iddiasını açıkça ortaya koymuştu. SPD’nin yüzde 9,3, Yeşiller’in yüzde 8,7 ve Sol Parti’nin yüzde 8,6’da kaldığı tablo, merkez siyasetin AfD karşısında yaşadığı güç kaybını daha da belirginleştiriyor. Saksonya-Anhalt seçimleri bu nedenle yalnızca bir eyalet seçiminin sonucu değil; Almanya’nın siyasi geleceği, demokrasinin dayanıklılığı ve aşırı sağın ülkenin iktidar denkleminde giderek daha belirleyici hale gelmesi açısından ciddi bir uyarı niteliğinde.
Saksonya-Anhalt’ta AfD’nin elde ettiği yüksek oy, yalnızca göç karşıtı söylemin değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal dışlanmışlığın siyasete yansıması olarak da okunmalıdır. Zira verilen oyları ‘tepki oyları’ üzerinden okumak gerçek tabloyu görmezden gelmek anlamına gelecektir. Eski Doğu Almanya topraklarında yer alan ve ekonomik açıdan Almanya’nın daha zayıf eyaletlerinden biri olan bölgede AfD, özellikle “Alman kültürüne yabancı” göçü durdurma ve çalışmayan ya da entegre olmayan göçmenleri sınır dışı etme vaatleriyle seçmenin tepkilerini siyasallaştırdı. Ancak partinin yükselişini yalnızca göç meselesiyle açıklamak yetersiz kalır. AfD seçmenlerinin yüzde 65’inin ekonomik durumunu kötü, yüzde 89’unun ise satın alma gücünü yetersiz görmesi ve işçilerin yüzde 61’inin AfD’ye oy vermesi, ekonomik güvencesizlik ile göç karşıtlığının birleşerek aşırı sağ için güçlü bir toplumsal zemine dönüştüğünü gösteriyor.
Tam da bu noktada, seçim sonuçlarına göre Almanya’nın ilk AfD’li eyalet başbakanı olmanın eşiğinde bulunan Saksonya-Anhalt’ın liste başı adayı Ulrich Siegmund’un, “Ülkemizi geri alacağız. Ve buna Saksonya-Anhalt ile başlıyoruz” sözleri üzerinde özellikle durmak gerekiyor. Çünkü bu ifade, sıradan bir seçim sloganının çok ötesinde, “ülke kimin?” sorusunu yeniden gündeme getiren bir siyasal anlayışı barındırıyor. “Geri alacağız” denildiğinde, insanın aklına ister istemez şu sorular geliyor: Almanya kimden geri alınacak? Bugüne kadar Almanya’yı kim yönetiyordu? Siegmund’un “biz” dediği kimler, “başkaları” kimlerdir? Almanya’da yaşayan göçmenler mi, siyasi rakipler mi, liberal ve demokratik değerleri savunanlar mı, yoksa kendisini Almanya’nın gerçek sahibi olarak gören belirli bir etnik ve kültürel topluluk mu? Bu sorular önemlidir; çünkü aşırı sağ siyasetin en temel stratejilerinden biri, toplumdaki ekonomik ve sosyal huzursuzluğu bir “biz” ve “onlar” çatışmasına dönüştürmek, ülkenin gerçek sahibi olduğu iddia edilen bir topluluk yaratmak ve geri kalanları bu topluluğun dışında konumlandırmaktır.
Üstelik Almanya söz konusu olduğunda bu dilin tarihsel hafızası son derece ağırdır. II. Dünya Savaşı’nı başlatan, Avrupa’yı büyük bir yıkıma sürükleyen ve milyonlarca insanın sistematik biçimde katledildiği Holokost’a yol açan Nazi rejiminin siyasal dili de Almanya’yı homojen bir “halk topluluğu” olarak tanımlıyor, kimlerin bu topluluğa ait olup kimlerin dışarıda bırakılacağını belirliyordu. Birilerine göre bugünkü AfD ile Nazi rejimi arasında doğrudan ve bütünüyle özdeşlik kurmak tarihsel ve siyasal açıdan kolaycı bir yaklaşım oluyor. Burada tam da Hitler’in Almanya’da 1933’lerde nasıl siyaset sahnesinde yer aldığına bir kez daha bakmakta fayda var. Çünkü Hitler Almanya’yı bir gecede ele geçirmedi. Nazi hareketi de başlangıçta milyonlarca insanın üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurarak ortaya çıkmadı.
Ekonomik krizlerin, işsizliğin, toplumsal huzursuzluğun, siyasal kutuplaşmanın ve mevcut siyasi kurumlara duyulan güvensizliğin büyüdüğü bir ortamda, toplumun korkularına ve öfkelerine cevap veren bir siyasal dil kurdu. Kendisini “Almanya’yı yeniden ayağa kaldıracak”, ülkeyi içeriden ve dışarıdan tehdit eden unsurlardan “kurtaracak” hareket olarak sundu. Bunun en önemli unsurlarından biri de toplumun gerçek Almanlardan ve Almanya’ya ait olmadığı iddia edilenlerden oluştuğu fikriydi. Dolayısıyla mesele yalnızca Hitler’in ne söylediği değil, söylediklerinin hangi toplumsal koşullarda karşılık bulduğu ve demokratik sistemin bu dili ne ölçüde normalleştirdiğiydi.
Bugün Almanya’nın önündeki tehlikeyi değerlendirirken tarih tam da bu nedenle önem taşıyor. Elbette 2026 Almanyası 1933 Almanyası değildir; Weimar Cumhuriyeti ile bugünkü Federal Almanya’nın kurumları, anayasal güvenceleri ve demokratik deneyimi arasında büyük farklar vardır. Ancak demokrasiyi tehdit eden siyasal dinamiklerin ortaya çıkması için tarihin birebir tekrarlanması gerekmez. Asıl dikkat edilmesi gereken, ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluğun bir “suçlu” arayışına dönüştürülmesi, göçmenlerin ve başka toplumsal grupların ülkenin sorunlarının kaynağı olarak gösterilmesi, “gerçek halk” adına konuşulduğu iddiasının yaygınlaşması ve bütün bunların seçim sandığında giderek daha güçlü bir karşılık bulmasıdır.
AfD’nin Saksonya-Anhalt’ta yüzde 44,4’e ulaşması bu açıdan yalnızca bir seçim başarısı değildir. Daha önemli olan, yıllar boyunca marjinal ya da kabul edilemez görülen bazı söylemlerin artık milyonlarca seçmenin oyuyla meşruiyet kazanmasıdır. Tehlike tam da burada başlıyor: Aşırı sağın iktidara gelmesi kadar, aşırı sağın siyasal düşüncelerinin toplumun merkezine doğru ilerlemesi ve demokratik siyasetin sınırlarını kendi lehine değiştirmesi de Almanya’nın önündeki yeni tehlikedir. Çünkü bir siyasi hareketin iktidara gelmesi için önce toplumun tamamını ikna etmesi gerekmez; önce söylemlerini normalleştirmesi, kendi kavramlarını siyasetin gündemine yerleştirmesi ve diğer partileri de kendi belirlediği tartışma alanında siyaset yapmaya zorlaması yeterlidir. AfD’nin bugün Almanya’da yarattığı asıl dönüşüm belki de tam olarak budur.
Nitekim mesele artık yalnızca AfD’nin kaç oy aldığı değildir. Mesele, Almanya’da göçmenin, yabancının, Müslümanın, yoksulun, işsizin ya da “Alman kültürüne yabancı” olduğu düşünülen insanların giderek daha fazla siyasal sorunların kaynağı olarak gösterilmesidir. Ekonomik sorunların, konut sıkıntısının, satın alma gücündeki düşüşün, işsizliğin ve toplumsal huzursuzluğun yapısal nedenleri yerine bir toplumsal grubun hedef gösterilmesi, öfkenin siyasal bir programa dönüştürülmesidir. Bu yöntem geçmişte de kullanıldı. Tarih bize, demokrasilerin yalnızca tanklarla, darbelerle ya da bir gecede ortadan kalkmadığını; bazen insanların korkularının, öfkelerinin ve çaresizliklerinin demokratik siyasetin içinde örgütlenmesiyle de aşındırılabildiğini gösteriyor.
Bu nedenle Almanya’nın bugün karşı karşıya olduğu sorun, “AfD iktidara gelecek mi?” sorusundan çok daha büyüktür. Asıl soru şudur: Almanya, demokratik düzenini korurken insanların ekonomik ve toplumsal kaygılarına gerçek cevaplar üretebilecek mi, yoksa bu kaygılar aşırı sağın “biz ve onlar” siyasetinin yakıtı olmaya devam mı edecek? Çünkü çözümler üretemeyen siyasetin başarısızlığı, aşırı sağın en büyük siyasi sermayesidir. İnsanlar kendilerini güvende, temsil edilmiş ve geleceğe dair umutlu hissetmediklerinde, onlara karmaşık sorunlar için basit düşmanlar gösteren siyaset daha kolay karşılık bulur. AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki yüzde 44,4’lük sonucu bu nedenle yalnızca bugünün Almanya’sını değil, yarının Almanya’sını da ilgilendiren bir sonuçtur.
Almanya’nın yakın tarihi düşünüldüğünde, burada verilecek cevap yalnızca Almanya için değil, Avrupa demokrasisi için de önem taşıyor. Çünkü Almanya, Nazi geçmişi nedeniyle aşırı sağın yükselişini diğer Avrupa ülkelerinden daha farklı bir tarihsel sorumlulukla değerlendirmek zorunda. Bugün tehlike, 1933’ün aynen tekrarlanması değildir; zaten tarih hiçbir zaman kendisini birebir tekrar etmez. Tehlike, geçmişte demokrasiyi yıpratan bazı mekanizmaların yeni koşullarda, yeni aktörlerle ve yeni bir siyasal dille yeniden ortaya çıkabilmesidir. “Ülkemizi geri alacağız” sözü bu nedenle yalnızca bir seçim sloganı olarak geçiştirilemez. Çünkü bu sözün arkasındaki asıl soru hâlâ cevaplanmış değildir: Almanya kimden geri alınacak?
İşte Almanya’nın önündeki asıl tehlike de burada yatıyor. Eğer “biz”in kim olduğu, “onlar”ın kim olduğu üzerinden tanımlanmaya başlanırsa; yurttaşlık ortak bir siyasal aidiyet olmaktan çıkıp etnik, kültürel ya da dini bir aidiyete indirgenirse; ekonomik ve toplumsal sorunların çözümü yerine suçlu aranırsa, demokratik toplumun en temel zemini aşınmaya başlar. AfD’nin yüzde 44,4’lük oyu bu sürecin tamamlandığını değil, tehlikeli bir eşiğe gelindiğini gösteriyor. Almanya’nın tarihi, bu eşiğin ne anlama gelebileceğini zaten bir kez gösterdi. Şimdi mesele tarihin tekrarlanmasını beklemek değil; tarihin uyarısını zamanında duyabilmek.







