BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Kürt bölgelerinin kalkınmasında bölgesel ve özerk kamu bankası gereği üzerine

Kürt bölgelerinin kalkınmasında bölgesel ve özerk kamu bankası gereği üzerine

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Türkiye ve Suriye’deki Kürtler bağımsız ulus-devletlerini kurmak yerine bulundukları ulus-devletlere demokratik entegrasyonu seçtiklerine göre, kendi ulusal para birimlerine ve kalkınmalarını finanse edecek parayı yoktan yaratan bankalara ve o bankalara bir likidite açığı durumunda ihtiyaç duydukları rezerv parayı sağlayacak Merkez Bankası’na da sahip olmayacaklar

İlhan Döğüş

Birçok bilimsel araştırma kredi piyasasında ırk, etnisite ve cinsiyet temelli ayrımcılığın yapısal bir sorun olduğunu ortaya koyuyor (Beck vd. 2013; Bruder vd. 2011; Hawley ve Fujii, 1995; Myers, 1995; Dymski, 2006). Bankalar, kredi başvurularını değerlendirirken kredi talep edenlerin geri ödeme kapasitelerini göz önüne alırlar. Azınlıklar ve dezavantajlı kimlik grupları, zaten ekonomik kaynaklara erişim noktasında ve iş gücü piyasasında yüksek ücret ödeyen işler bulmakta zorlandıklarından, beyan ettikleri bilançoları ve gelir tablolarıyla bankaları kredi vermeye ikna edecek güçlü bir pozisyon sergileyemezler.

Dezavantajlı grupların kredi başvurularının avantajlı gruplara nazaran daha çok reddedildiği bu tablo, azınlıkların finansal durumlarını iyileştiremediklerini ve mevcut toplumsal iş bölümünün yeniden üretildiğini ortaya koyuyor. 2013 Meclis tutanaklarına göre BDP Hakkari milletvekili Adil Kurt, Kürt illerinde bankaların Batı’daki illere nazaran üç kat daha yüksek teminat istediğini ifade ediyor. Bu konuyu irdeleyen herhangi bir bilimsel çalışma bulamadım.

Eğer demokrasiyi “hayatımızı etkileyen kararları etkileme kapasitesi” olarak tanımlayacaksak ve bu tanım da “demokratik bir iş bölümü çerçevesinde iktisadi çıkar çatışmalarını demokratik müzakereler yoluyla uzlaştırma sürecini” ima ediyorsa, belli toplumsal gruplara düşük ücret ödeyen işlerin sabitlenmesini mümkün kılan bu finansal erişim kısıtlarının da bertaraf edilmesi gerekiyor.

Zira dezavantajlı toplumsal gruplar; krediye erişip büyüyemedikleri, finansal durumlarını iyileştiremedikleri ölçüde, bankaların kredi başvurularını reddetmelerine sebep olan krediyi geri ödeyememe riski ve kredi başvurularının reddedilme ihtimali daha da artıyor.

Nitekim büyüme ve kalkınmanın anahtarı, kredidir. Büyümek, daha çok üretmek ve tüketmek demektir. Para miktarı aynı ise büyüme gerçekleşemez. Daha çok üretebilmek ve tüketebilmek için daha çok paraya ihtiyaç vardır. Daha çok para içinse parayı yoktan yaratan ve bu yoktan yarattığı parayı herkesçe bir ödeme aracı olarak kabul edilen bankalara ihtiyaç vardır. Bugünün dünyasında refah göstergesi olan teknolojik üretimi sağlayan makinalar, hayatı kolaylaştıran otomobil, buzdolabı, çamaşır makinesi, bilgisayar, telefon gibi üretimler, büyük finansman sağlayabilen bankalar olmasaydı mümkün olmayacaktı. Çünkü bu ürünlerin yatırım süreçleri uzun zaman alır, büyük kapasiteli ve yüksek maliyetli üretim tesisleri gerektirir. Anaakım iktisat teorisinin anlattığı gibi bankalar tasarrufları toplayıp kredi olarak verseydi; para miktarı artmayacak, artmayan para miktarıyla da daha çok üretim ve yatırım mümkün olmayacaktı.

1980 sonrasında Sovyetlerin çöküşünün sunduğu fırsatla dünyaya dayatılan neoliberal politikalar ve bu politikaları bilimsel gerçekmiş gibi sunan anaakım iktisat teorisi, ‘kalkınmamızı finanse edecek kadar tasarrufumuz yok, dışardan borçlanmalıyız” yalanı üzerinden kalkınmamış ülkeleri kalkınmamış halde yoksul bıraktı. Oysa kalkınmış ülkeler, kalkınmalarını, bankaların kredi verdiklerinde ve Merkez Bankalarının devletler harcama yaptıklarında yoktan yarattıkları parayla finanse ettiler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yerle bir olmuş Avrupa; İran’dan, Hindistan’dan, Türkiye’den, Afrika’dan kredi alarak kalkınmadı. Yani tasarruf yatırımın sebebi değil, sonucudur.

Gelişmemiş ekonomilerin temel karakteristiği; düşük-teknoloji ve emek-yoğun sektörlerde, aramalı-hammadde alanlarında yoğunlaşmış ihracata karşılık, yüksek-teknoloji, sermaye-yoğun sektörlerde yoğunlaşmış ithalat nedeniyle kronik ve yapısal bir dış ticaret açığı vermeleridir. Bu dış ticaret açığı da, ihracatla edindikleri döviz gelirlerinin üzerine çıkan ithalat ödemelerini yapabilmek için dışardan borçlanmaya, yüksek dış borç da kur şoklarına karşı daha kırılgan olmaya ve kur şoklarını bertaraf etmek için yüksek faiz artışlarıyla ekonomileri krizlere sürüklemeye sebep olmaktadır. Eichengreen ve Gupta (2016), 34 kalkınmamış ülkenin 1991 ve 2015 arasında 46 ödemeler dengesi krizi yaşadıklarını ortaya koyuyor. Oysa neoliberalizm, sermaye hareketliğinin önünü açmanın, küresel finans piyasalarına entegrasyonun ülkeleri kalkındıracağını vaat etmişti.

Burada iki hususu berraklaştırmakta fayda var:

1-         ABD, İngiltere ve Almanya gibi kalkınmış ülkelerin dış borçları, özel sektörün dış ticaret açığını finanse etmek için yaptığı borç değil; yabancı ülkelerde yaşayanların ABD, İngiltere ve Almanya’nın devlet tahvillerini almalarıyla ortaya çıkan borçtur. Ne var ki, kendi para biriminden borçlanan devletler batmayacaklarından bu borçlar, kendi parasını yaratamayan özel sektörün borcunun aksine batma riskine maruz değildir. Yani ABD ve İngiltere’nin dış borçlarının mahiyetleri ve risk düzeyleri, Arjantin ve Türkiye’nin dış borçları ile aynı değildir. ABD ve İngiltere bu borçları kendi para birimlerinden ve Merkez Bankaları’nın yoktan para yaratmasıyla öderken, Arjantin ve Türkiye dışardan döviz bulmak zorundalar ödemek için.

2-         ABD de 1980’den beri sürekli ve artan bir şekilde dış ticaret açığı veriyor fakat bir kur riskine maruz değil çünkü ithalat ödemelerini, Dolar küresel hakim para birimi olduğu için, kendi para birimiyle yapıyor.

Özetle, sadece barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçların karşılanabildiği yoksulluk durumundan çıkmak için, yani kalkınmak için iki temel şart var:

1-         Yoksulluktan çıkıldıkça tüketilebilen, refah göstergesi olan yüksek-teknoloji ve dayanıklı tüketim mallarını tüketebilecek bir gelir düzeyine erişmek. Bu gelir düzeyine erişmek için de bu ürünleri üretebilecek noktaya gelmek.

2-         Bu dayanıklı tüketim mallarını üretip küresel iş bölümündeki konumu yükseltmek için de bu kompleks üretimi, uzun süren yatırımı finanse edecek krediye erişimi mümkün kılmak.

Türkiye ve Suriye’deki Kürtler bağımsız ulus-devletlerini kurmak yerine bulundukları ulus-devletlere demokratik entegrasyonu seçtiklerine göre, kendi ulusal para birimlerine ve kalkınmalarını finanse edecek parayı yoktan yaratan bankalara ve o bankalara bir likidite açığı durumunda ihtiyaç duydukları rezerv parayı sağlayacak Merkez Bankası’na da sahip olmayacaklar (rezerv para, sadece bankalar ve Merkez Bankası arasındaki ödemelerin yapıldığı, bankacılık sisteminde dolaşan paradır, piyasada dolaşan para ise mevduat-paradır). Merkezi hükümete bağlı bankaların kredi tahsislerinde şimdiye kadarki ayrımcı tutuma devam etmeyeceklerinin garantisi yoktur. Burada belirleyici olanın, banka yöneticileri hakim ulus kibri ile ırkçılık yapmasalar da, dezavantajlı toplumsal grupların bilançolarının bankaların kredi verme kriterlerini karşılamadaki zayıflıkları olduğunu vurgulamak gerekir.

Bir diğer önemli husus, merkezi hükümetin ve zihniyetleri onun ideolojik çerçevesi içinde şekillenmiş banka yöneticilerinin, Kürt Hareketi’nin ekolojik ve cinsiyet eşitliğine öncelik veren demokratik paradigmasından azade olmalarından ötürü, bu saikleri önceleyen yatırım projelerini finanse etmeyi red etmeye meyilli olacak olmalarıdır. Dolayısıyla bankanın özerkliği, Kürt bölgelerinin demokratik kalkınmasının finansmanında kolaylaştırıcı olacaktır.

Peki bu banka neden bir kamu bankası olmalıdır?

Pekala özel banka da olabilir, zira bankanın kredi vermesi için öncesinde tasarruf toplamış olması gerekmiyor, çünkü kredi verildiği an yeni para yaratılır. Banka, 1000 TL kredi verdiği anda bilançosunun sağ tarafına, yükümlülük tarafına, yani kredi verdiği kişinin mevduat hesabına 1000 TL ve bilançosunun sol tarafına, varlık tarafına, kredi alacağı olarak 1000 TL yazar. Bankalar, mevduat sahiplerinin geri çekmek istediklerinde hazır bulundurmakla yükümlü oldukları paralarını başkalarına kredi olarak veremezler (2023’te ABD’de bankacılık krizi olduğunda küçük bankaların mudileri paralarını panikle çekmek istediklerinde bankalar kredi verdikleri müşterilerinden paraları geri çağırmadılar çünkü krediyi o topladıkları mevduatlardan, tasarruflardan vermediler). Banka, kendi sermayesinden de kredi veriyor değildir. Bankaların verdikleri toplam kredi miktarları, sermayelerinin katbekat üstündedir.

Para, bir muhasebe kaydıdır ve borç sözleşmesidir- borç geri ödendiğinde para yok olur çünkü borç yükümlülüğü ortadan kalkar. Vergi ödendiğinde de para yok olur ve devletler harcamak için öncesinde vergi toplamazlar; harcadıkları anda yeni para yaratırlar. (Eğer vergiyle finanse ediliyor olsaydı devlet harcaması, yeni kurulan bir devlet vergi toplayacak memurlarının maaşını ödeyemezdi çünkü ortada yeni para biriminde tahakkuk etmiş ve ödenecek vergi yoktur.) O nedenle, devletin batma riski yoktur. Devletin batma riski olmadığı için kamu kurumları ve bankaları zarar edebilirler- kamusal fayda için zarar da etmeliler. Özel bankalar kar güdüsü ile hareket ettiklerinden, geri ödenme riski olan kredi başvurularını şimdiye değin olduğu gibi red edeceklerdir çünkü batık krediler banka karlarından yer. Bankalar, batık kredilere karşı öngörülen geri ödememe riski ölçüsünde belli bir miktar karşılık tahsis ederler (allowance), öngörülenden daha fazla kredi ödenmezse sermayesi azalır. Sermaye artırılamazsa, sermaye yeterlilik rasyosunu tutturmak için bilanço küçültmek zorunda kalır ve daha fazla kredi veremez duruma gelir. (Bankalar bu sorunu aşmak için securitizasyon denen yolla kredi alacaklarını paketleyip başka yatırımcılara satıp bilançoları temizleme yoluna giderler, fakat bu içinde ne kadarının geri ödenemeyeceği alıcılar tarafından bilinmediği için aşırı fiyatlanan paketler, ABD’de 2007’de patlayan krizin başat tetikleyicisi idi.) Dolayısıyla, bölgenin kalkınmasını ve kamusal faydayı, demokratik ve ekolojik hassasiyeti, dezavantajlı toplumsal grupları gözeten kamu bankası, batma riskine maruz olmadığından daha rahat ve bir finansal istikrarsızlığa mahal vermeden finanse edebilir.

Son olarak, vergi indirimlerinin, teşviklerin neden çok işe yaramadığını vurgulamak gerekiyor.

1980 sonrasında birçok ülke zayıflayan ekonomilerinde yatırımları tetiklemek için bu yola gitti fakat beklenen sonuç çıkmadı; çünkü ekonomi arz değil, talep güdümlüdür. Daha açık ifadeyle, talebin ana kaynağı olan ücretleri baskılayıp sonrasında daralan taleple zayıflamış yatırımları tetiklemek için vergi ve faiz indirimlerine gittiler ancak firmalar daha az maliyet ödediklerinde değil daha çok satmayı beklediklerinde daha çok üretmeyi ve üretim kapasitelerini artırmak üzere yatırım yapmayı göze alırlar.

Maliyetler düştüğünde artan karlar, reel yatırımlara değil, finansal yatırımlara aktı. Kürt illerinde ücretler düşük kaldığı sürece talep de düşük kalacak ve yatırım projeksiyonları başarısız olacaktır.

Ücretlerin artması için de hem daha çok ücret ödeyebilecek kadar kredi yoluyla veya kamu harcamasıyla yoktan para yaratılması gerekiyor hem de üretimin artması gerekiyor. O nedenle batma riski olmayan devletin bu riski üstlenmesi gerekiyor.

Benzer Haberler

Irak’taki IŞİD’lilerin ilk grubu Ankara’ya getirildi:

184 kişilik listede Gar Katliamı'nın firari sanığı da var

Tutuklama, kayyum, işkence, ölüm…

İHD'den 2025 yılı insan hakları ihlalleri raporu

10 personel kayıp

Silivri'de batan geminin konumu tespit edildi

Şiddet görüntüleri ortaya çıkmıştı

Berhan Şimşek, CHP MYK üyeliğinden istifa etti

Oğlu ve gelini de ifadeye çağrıldı

Melih Gökçek: Savcılığa ifade verdim, bu ifadenin gizliliği var

Dört CHP’li AKP’ye geçti

Üsküdar’da sandalye hesabı değişti