BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Gürkan Çakıroğlu yazdı

Gölgedeki aydınlar

Gürkan Çakıroğlu yazdı

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

KONUK YAZAR

Gürkan ÇAKIROĞLU

İmralı heyeti üyesi Faik Özgür Erol, geçen günlerde gazetecilerle yapılan bir toplantıda sürece yeterli entelektüel desteğin olmamasından yakınmış ve; “Şundan hepimiz mustaribiz ve yıllar sonra bunu konuşacağız. Ben dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar ağır acılara yol açmış bir savaş ortamını sona erdirme çabasının, entelektüel anlamda bu kadar az destekle karşılaştığı az örnek gördüm. Bu da bence gurur duyacağımız bir tablo değil” beyanında bulunmuş.

Tabii bunun üzerine de başta Barış Akademisyenleri olmak üzere rejimin zulmünden nasibini almış birçok kişiden, kesimden itiraz sesleri yükseldi. Öncelikle eli kalem tutan ve kendisine mikrofon uzatılan birisi olarak, kendimi entelektüel veya aydın olarak görmediğimi ve olmadığımı ifade etmek isterim. O halde ne diye yazıp konuşuyorsun diye sorarsanız eğer bana, siyaset yapmanın başkaca bir yolunu bulamadım da ondan derim size. Yani amatör bir siyasetçi olarak karşınızdayım, hepsi bu.

Meselemize dönecek olursak; görebildiğim kadarıyla üç yönü var bu hususun. İlk olarak, münevver ve aydın farkının idrakına varmalıyız. Zira münevverlerin neslinin tükendiği bir çağdayız. Maalesef aydınlar açısından da durumumuz pek parlak değil. Ve yakın tarihe dönüp baktığımızda, Türkiye adına “aydınların ihaneti” gibi bir durumdan bahsetmek çok şükür ki mümkün değil. Lakin aydın diyebileceğimiz insanların sayısının iki elin parmaklarını geçmeyecek derecede azaldığını düşününce de ettiğimiz şükür kursağımızdan geçecek gibi değil. Gurur duyulmayacak bir tablo varsa eğer, o da bu tablodur. Ve bu tablo yeni değil, oldukça uzun bir zamandır memleketin can yakıcı sorunlarından birisidir. Aydınların faili (malum) meçhullerle katledildiği veya alenen linç edildiği (ettirildiği) ya da zindana atıldığı (attırıldığı) ve tüm bunların devlet destekli veya devlet gözetiminde ya da devlete rağmen yapıldığı göz önüne alınırsa; neden aydınlarımızın sayısının iki elin parmağını geçmediği anlaşılır sanırım. Aydın olmak geçmişte de zordu, gelecekte de zor olacak; hele ki bizim gibi hukuk devleti olmayan ülkelerde.

İkinci yönü; hemen hemen her meselemize sirayet eden ve her tartışmayı olduğu gibi bu tartışmayı da baştan sakatlayan kavram kargaşasının bu hususa da sirayet etmesi. “Her gördüğün sakallıyı deden sanma” atasözü buraya cuk diye oturuyor sanırım. Zira her gördüğümüz akademisyeni veya gazeteciyi ya da hukukçuyu entelektüel, her entelektüeli ise aydın zannetme veya onları topluma böyle lanse etme gibi çok temel bir sorunumuz var.

Akademisyenlik, gazetecilik, avukatlık hepsi birer meslektir ve bir alanda ihtisaslaşmayı gerektirir, her biri tek başına tek yönlüdür. Tıpkı marangozluk, demircilik, doktorluk gibi. Entelektüellik ise, temelde mesleki değildir; tek bir alanda değil birçok alanda bilgi birikimi, eleştirel düşünce ve fikir üretme gerektirir; çok yönlü bakış ister, çok yönlülük ister. Gelelim aydın olmaya. Her aydın az veya çok entelektüeldir ama her entelektüel aydın değildir. Entelektüel ile aydın arasında kıldan ince kılıçtan keskin bir çizgi vardır, bu çizgi büyük bir fark yaratır; fark, olaylar karşısında alınan tavırda saklıdır. Meslek erbabı kişiler veya entelektüeller toplumsal meselelere karşı kayıtsız kalabilir ya da bir mahallenin holiganlığını, bir ideolojinin putperestliğini yapabilirler; pragmatist, oportünist davranabilirler. Lakin aydın, toplumsal meselelere karşı kayıtsız kalmaz, kalamaz; sağduyuludur, putları yoktur ve davranışları çıkarcılığa ya da fırsatçılığa dayanmaz. Sanırım bu kadar yeter; tek tek isimler üzerinden tartışma yaratmak hem yersiz hem de kırıcı olur.

Üçüncü ve son olarak ise evet, aydınların sürece aleni bir desteği söz konusu değil; ama alenen karşı çıktıkları da söylenemez. Vaziyetleri; “zımni destek, aleni suskunluk” olarak tasvir edilebilir. Dışardan bakıldığında bir paradoks olarak görülebilir bu halleri, ama değil. Ortada bir çelişki yok. Küsmüş veya sinmiş değiller. Zira yakın zamana kadar kimisi şiir eşliğinde lirik bir meydan okumada, kimisi de zindanda epik bir direnişte bulunmadı mı? Aydın hata yapmaz mı? Elbette yapabilir. Aydın yanılmaz mı? Elbette yanılabilir. Lakin aydın, tavır almaktan hiçbir zaman geri durmaz, duramaz; kendi dili ve üslubuyla elbette.

Aydınların suskunluğu sadece sürece özgü de değil. Yani bilinçli bir suskunluk, susarak alınan bir tavır onlarınki. Bunun üzerine konuşmalıyız. Madem onlar susuyor, biz geride kalanlar konuşmalıyız. Ama tartışmalarımızı onların suskunluğunu yargılamak üzerine değil, onların suskunluğunu sorgulamak üzerine yapmalıyız. Zira aydın, dünya üzerinde susarak konuşabilen nadir yaratıklardandır. Olan da budur. Üstelik aydın; tartışmaları kişiselleştirmez, kariyerist değildir, kompleks yapmaz. O vakit aydınlar neden susuyorlar, susarak bize ne anlatıyorlar? Misal her annenin acısını kalbinde hisseden, hissini sesiyle ifade eden ve Türkiye’nin kalbi denilen bir aydın neden susuyor? Neden susuyor en cesur yazıyı en zor zamanlarda, sıcak çatışmanın tam ortasında yazarak bütün tabuları yıkan aydın?

Neden susuyorlar? Aydın milletin içinde yaşar, dışında veya üstünde değil. Aydın kişileri ya da kitleleri karşısına alır, milleti değil. Onlar birileri gibi barışa itiraz etmiyorlar. Etseler muhakkak duyardık. Ama sanırım endişe ediyorlar. Neden? Sonrasında olacaklardan. Çünkü barış ile bitmiyor, bitmeyecek. Bunu onlar da görüyor elbet. Devlet Bahçeli umut hakkı dedi değil mi? Umut hakkı hukuk ile mümkün. Abdullah Öcalan demokratik cumhuriyet dedi değil mi? Demokratik cumhuriyet de hukuk ile mümkün. Peki hukuk nerede? Ağaca çıktı. Ağaç nerede? Balta kesti. Balta nerede? Suya düştü? Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Saraya kaçtı. Saray nerede? Beştepe’de. İşte endişenin kaynağı da sanırım tam olarak burada. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hiç kimse güvenmiyor. Ve bu güvensizlik son derece haklı sebeplere dayanıyor. Neden? Vakti zamanında ona alenen destek veren insanlardan geliyor da ondan. Cumhurbaşkanının icraatları ortada da ondan. Aydınların suskunluğu bunlardan. Üstelik hukuka dair en basit adımlar dahi hala daha atılmamışken, “temkinli” olmaları kabul edilebilir olmasa da kesinlikle anlaşılabilir.

Kabul edilebilir değil diyorum çünkü aydınların sehven hata yaptığı kanaatindeyim; zira “takdim tehir” yapıyorlar. Yani meseleye dair sıralamayı değiştiriyorlar, karıştırıyorlar sanki; bir sonraki adımı veya sonra olması gereken bir durumu ya da zamanla olacak bir hususu en başa çekerek, bütün tabloyu ona göre değerlendiriyorlar. Öncelik barışta. Evet barışın da bir hukuku var. Ve henüz buna riayet edildiği söylenemez. Ama savaşın dahi hukukuna riayet etmeyenlerle barış yapılmaya çalışıldığı unutulmasın. Zor, çok zor. Her kesimin olmasını arzu ettiği hukuk devleti ise, ancak ve ancak barıştan sonra çıkılacak siyasi yolculukla mümkün. Yüz yıllık sorunu yüz günde çözemezsiniz. Yüz yıllık polis devletini bir günde hukuk devleti yapamazsınız.

Selahattin Demirtaş her aydının, her vatandaşın dilinde. Selahattin Demirtaş Türkiye’nin geleceğinde. Lakin burada da yine bir “takdim tehir” yapıldığı kanaatindeyim aydınlar tarafından. Zira Demirtaş bir lider; ve arkadaşları içerdeyken onun ilk çıkan değil, son çıkan olması gerekir. Geçenlerde çok sevdiğim bir büyüğüm şöyle bir metaforla geldi bana; “Çok güzel bir araban var ama yakıtın yok, menzile nasıl varacaksın? Yakıt hukuktur” dedi. Ben de cevaben “Evet çok haklısınız, ama araba da barıştır” dedim. Barış, işportaya çıkarılmış gibi bir hava var. Böyle bir algı var. Bu bir olgu değil algı elbette. Ama algıların ehemmiyeti de ortada. Bunun temelde üç nedeni var; ilki DEM Parti’nin siyaseten yetersizliği, ikincisi YENİ Parti’nin siyaseten geriliği, üçüncüsü ise AK Parti’nin siyaseten güvenilmezliği. Nasıl ki birilerinin barış için ittifaklarına destek istemeleri pazarlıksa, diğerlerinin de barış için rejimi geriletin demeleri pazarlık. Ne gücü var ki DEM Parti’nin, tek başına geriletsin rejimi? Ne kadar sahiplendi ki barışı YENİ Parti, daha da gerilesin rejim? Sığ tartışmalarla, gündelik oy hesaplarıyla yaklaşılacak bir mesele değil barış.

2013-2016 arası Erdoğan, 2023-2026 arası ise Kılıçdaroğlu aydınların desteği üzerinden derin hayal kırıklıkları yarattılar. Sürecin toplumsallaşması için evet, aydınların eda etmesi gereken bir misyon var. Ama onların da geçmiş tecrübelerinden dolayı “temkinli” olmaya hakları var. Suskunluklarını değil, suskunluklarının ardındaki nedenleri konuşmak gerek. Hiç şüphe yok ki vakti zamanı geldiğinde hem eleştirilerini dile getirecekler hem de aleni desteklerini sunacaklardır. DEM Parti mi devletleşecek, yoksa devlet mi hukukileşecek? Bu hususa dair endişeleri olduğu aşikâr aydınların. Ama sadece onların değil, demokrasi arzulayan herkesin böyle bir endişesi var. Neden? Elimizde milletin rızasına dayalı siyaset yapabilecek kapasitede başkaca bir siyasi hareket kalmadı da ondan. Lakin bu açmazdan çıkmanın bir yolu var. Ve bu yola Demirtaş’ı sahiplenmenin dayanılmaz hafifliğine sığınarak çıkamazsınız.

Öcalan diyor ki “Demokrasi hukuk üzerine inşa edilmezse eğer, demagogların elinde halkı yönetmenin en soysuz araçlarından birine dönüşür”. Hal bu iken Öcalan neden seksen yıla yakın ömrünü, elli yılı aşkın mücadelesini gelip de ömrünün bu son deminde çöpe atsın? Barış ile yetinebilecekken, demokratik cumhuriyet diyen Öcalan değil mi? Çıtayı yükselten Öcalan değil mi? Öcalan bilmiyor mu demokratik cumhuriyetin hukuk devleti ile mümkün olduğunu? Ne diye sabah akşam norm devlet deyip duruyor, neden sürecin başından beri her seferinde eli havada kalmasına rağmen Özgür Özel’e ve partisine selam gönderiyor Öcalan? Neden kurucu önderi olduğu hareketi gitsin de bir başkasının ittifakına, iktidarına vagon yapsın? Öcalan bilmiyor mu hareketinin ve partisinin sisteme itiraz üzerinden yükseleceğini? Öcalan neden kaba bir asimilasyondan kirli bir asimilasyona sürüklesin halkını? Aydın olmak, hakikate göre hareket etmeyi gerektirir. Zordur, ama aydın olmak budur.

Determinist bakışın tüm sütunlarını sarsmadı mı kuantum mekaniği? Sürece determinist gözle bakamazsınız. Dogmatik siyaseti diyalektik siyasetle aşabiliriz. Sorun Öcalan’a, ne yapacak? Dile getirin endişelerinizi sesli olarak? Belki de ben ve benim gibiler yanılıyordur. Milletin sizin sesinize ihtiyacı var. Bilmiyorum; Barış Annelerinin veya Şehit Annelerinin ya da Cumartesi Annelerinin ödediği bedelden, çektiği acıdan daha büyüğü var mıdır? Susuyorlar mı onlar? Yakınlık göstermek başka, yanında durmak başka. Barışın yanında durarak da süreç ile aranıza mesafe koyabilirsiniz. Milletin sizin sesinize ihtiyacı var. Vesvese yüreği sıkar, aklı bulandırır. Akış ile oluş başkadır, kitleler veya entelektüeller akışa aldanabilir veya ona kapılabilir; aydın ise oluş adına akışa başkaldırandır. Niyet edimden önemlidir, niyetinizi gösterin bari. Milletin yükünü hafifletin. Milletin sizin sesinize ihtiyacı var.

Türkiye’de aydınlar; kimi zaman iktidar, kimi zaman ise muhalefet kanadından gelen çeşitli linç kampanyalarına maruz kaldılar. Gölgede kalma arzuları sanırım biraz da bundan. Ben sizin suskunluğunuzu anlamaya çalışıyorum. Peki siz ben ve benim gibilerin konuşmanızı arzulamamızı anlamaya çalışıyor musunuz?

Benzer Haberler

Savcı itiraz etti, tahliye kararı kalktı

Deniz Göktaş için yeniden tutuklama kararı

Melih Gökçek soruşturması

Ağırel: Soruşturmanın genişleyeceğini düşünüyorum

Nusayrileri hedef alan sözler sarf etmişti

Kemal Öztürk'e soruşturma: İfade verecek

Erdoğan ve Bahçeli, Leyla Zana’yı aradı

Mehdi Zana’nın taziyesine ziyaret: 'Büyük bir değer yarattı'

Yeniden Refah’tan takviye

Milletvekili Kani Torun Yeni Yol’dan istifa etti

Yeni genel merkez faaliyete geçti

Özel, meclis modelini ve 3 dönem kuralını duyurdu

Netanyahu için sert ifadeler

Fidan yeni ismi duyurdu: Mekke Savunma İttifakı

Özel ve Kılıçdaroğlu tokalaştı

Cevdet Selvi için Meclis'te tören düzenlendi