BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

“Öcalan ile görüşme tutanağı” münasebetiyle süreç hakkında serbestçe fikirler (2)

“Öcalan ile görüşme tutanağı” münasebetiyle süreç hakkında serbestçe fikirler (2)

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Faik BULUT

Kaldığımız yerden devam edelim. Buraya kadar Kürtleri etkileyen devlet-hükümet ağırlıklı dış faktörler üzerinde durduk. Sıra geldi içsel etkenlere, yani Kürt tarafına.

Kürtler ne yapacak veya yapmalı?

Bir varsayım olarak Türkiye’de işler kötüye giderse ve süreçten istenen sonuç alınamazsa, açık faşizmin, ırkçılığın ve etnik çatışmaların karşısında Kürtlerin nasıl bir tutum alacağı ve bu krizi nasıl yönetecekleri hayati bir sorundur. İktidarın bu krizi nasıl yöneteceği de henüz belli değildir.

Benzetme yoluna gidersek bir saray veya köşk düşünün ve birlikte yaşayan ebeveyn ile kardeşlerin yaklaşımları nasıl olmalıdır sorusunun yanıtını arayın. Babanın eşit bir paylaşım yapmadığı, kardeşlerden bazılarının köşkün tümüne el koyduğu varsayımından yola çıkarak toprak veya mülk sahibinin bireyler arasında ayrım yaptığı, iyilikleri başlarına kaktığı bir ortamda saray veya konakta yaşıyor olsan da rahat ve huzuru bulamazsın. Tersine. böyle bir yerde kavga dövüş eksik olmaz; bireyler arasında güvensizlik tavan yapar.

Bu durumda belirleyici olan açık siyasettir. Kürt politikası egemenlik ve yönetim haklarından kendisine düşen payı alıp anayasal eşitlik temelinde yürütülecek yeni Türkiye’nin inşa edilmesinde bireyci ve bencil mi davranacak yoksa içlerinden birileri Türk köylüsüne, komşusuna şöyle mi diyecek? “Şimdiye kadar hep sen yedin, çoğunu aldın, kırıntısını bana bıraktın. Şimdi Anayasa bizi eşitledi. Bundan böyle ben çoğunu alacağım sana da keyfime göre vereceğim!”

Keza Kürtler, geçmiş yıllarda maruz kaldığı her türlü mezalim ve katliama misilleme yapmak adına ‘intikamcı, inkârcı’ davranarak ‘sen kimsin, seni tanımıyorum mu’ diyecek? Derse ne olacak? Yoksa, Kürtlerin her şeye rağmen muhatabı sayılan Türk bireyine, topluluğuna ve toplumuna daha itidalli, daha akıllı ve serinkanlı yaklaşması mı gerekecek?

Yelpazeyi geniş açarak iki sütunlu yeni yurt ve demokrasi inşasını öneren Öcalan’ın dediklerine uyulacak mı? Eğer doğruysa, demokratik bir yapılanma için önerdiği Ahmet Davutoğlu veya Rıza Türmen gibilerinin böyle bir oluşumda yer almaları halinde, buradaki hareket kadroları onlarla birlikte çalışmayı başarıp gerekeni yapabilecekler mi ya da bahsedilen şahsiyetler Kürt kadrolarla anlaşabilecekler mi?

Hatırlayalım: CHP geleneğinden ünlü siyasetçi Aydın Güven Gürkan, Fransa’da yapılan ‘Kürt  Konferansı’na katılan 7  SHP’li Kürt milletvekilinin partiden ihracına karşı çıkarak partisinden istifa etmişti (Şubat 1990) CHP’den istifa eden milletvekilleri ve soldaki kimi Türk ve Kürt aydınlarla  birlikte “Yeni Demokratik Oluşum” çalışmalarına katılmış; bir süre sonra görüş ayrılığına düştüğü bu hareketten ayrılmıştı. (Şubat 1990)

Böylesi açmazları ve sorunları Kürt siyaset erbabı çözebilecek mi? Peki, Kürt siyasal kadroları bu tür sorunları yönetip çözme yeteneğine, tecrübesine ve bilgisine sahipler mi? Doğrusu, pek emin değiliz.

Düşünüp tasarlananın yerine getirilmesi halinde Kürtlerin taze-zinde bir güç olarak yeni cumhuriyetin inşasına katkısı sağlanabilecektir. Haklarına kavuşmuş Kürtlerin rolü, cumhuriyetin inşasında hayati bir rol oynayabilir.

Ancak Türk sermayedarının yanaşması-beslemesi konumundaki Kürt iş insanı, ekonomi sektöründe ‘Beni sadece fiziki/biyolojik varlığımla değil, ekonomik-mali-ticari varlığımla da kabul etmelisin’ diyebilmelidir. Aksi durumda henüz zinde güç ve gerçek dinamik hâline gelememiştir, getirilmesi engellenmiş demektir.

Katılımcı ve zinde güç olma kuralı Kürt eğitim, turizm, (Aleviler ile Yezidîlerin ibadet ve dini ritüellerinin resmen kabul edilmesi gibi) inançsal, kültürel, sosyal ve siyasal alanlar için de geçerlidir. Bilhassa denetleme ve karar alma merkezlerinde denklik elde edebilmelidir.

Yıllar önce Türkçü-Türk milliyetçisi büyük sermaye zümresinin giderek yükselmekte olan Kürt iş insanı Halis Toprak’ın bankası dâhil holdinginin ipini bir gecede çektirip iflas ettirmesi, Kürt sermayedarları, esnafları ve bilhassa çok yatırım yaptığı Liceli hemşerilerince henüz unutulmamıştır.

Eğer beklenen olmazsa zıtlaşma ve çatışmaya dönüşmesi muhtemel egemen sınıfın/zümrenin faşizmi tabana sirayet edip yaygınlaşır, açık faşizm ve ırkçılık haline alabilir. Kaldı ki Kürtlerin hepsi önerilen böyle bir cumhuriyetin taze gücü haline gelmeye gönüllü de olmayabilir.

Dolayısıyla bu alan hayli sorunludur; zahmetli ve meşakkatlidir.

Kürdün İçsel Özgürlük Alanını Açmak

Demokratik bir cumhuriyet inşası hedefiyle uygulama imkânı bulması tasarlanan sosyo-politik projenin kesinlikle demokrasi kurallarına uyması şarttır. Bu ise Kürtler arası demokratik bir bütünleşme (entegrasyon) ve uyumu gerektirir.

Elbette inanç, sosyal ve ekonomik konum farkı gözetmeksizin her kesimin kendi özgünlüğünü de koruyarak ifade özgürlüğüne sahip olması gerekir. Kendi çalışma alanına özel kısıtlamalar getirilmemesi ve birtakım yaptırımlara maruz bırakılmaması bunun olmazsa olmaz ön şartıdır.

Proje çökerse, beklenen ahenk sağlanamazsa, vadedilen sosyo-ekonomik güvenceler sağlanamazsa ve daha da önemlisi, kendi toplumunun dışına açılma serbestisinden yoksun bırakılırsa Kürt toplumunun sınıfsal, mezhepsel-inançsal, kadın-erkek, kentli-köylü, emekçi-patron türünden ayrımların açmazına sıkışması muhtemeldir.

Kendi yaşam biçimine uymayanı, ‘Benim gibi düşünmüyorsan ve benim gibi yaşamıyorsan, benden değilsin!’ diyerek hizaya getirme isteği krizi ve yeni siyaseti yönetememeye yol açar. ‘Taraftarım olarak militanlık yapmıyorsan sanatçı, dengbej değilsin’ tarzı söylemler ise özgürlük alanını daraltır.

Herkesin karnını soyut siyasetle doyurma hevesinin gerçek hayatta karşılığı yoktur. Doğrusunu isterseniz ‘komün’, ‘demokratik toplum’, ‘demokratik komünalite’, ‘ekolojik toplum’ gibi soyut kavramlar da kurtarıcı olamaz.

Akla gelen bir başka soru da şudur: Öcalan’ın genişçe açtığı toplumsal-siyasal yelpazeyi, Kürt nasıl içselleştirecektir? Yani kendisinin dışındaki toplumun farklı kesimlerini ve inanç topluluklarını, cinsiyet eksenli oluşumlarını ve sınıflarını benimseyebilecek midir?

Bize göre Kürtler yelpazenin tek tarafına yani egemen konumdaki erk sahibi Türk toplumuna kayıtsız şartsız eklemlenmediği takdirde, o zaman hem Kürt, hem de Türklerle diğer toplumlar sosyolojik-demokratik bir ortamda ortadan çatlayıp yarılabilirler. Herkes birbirine karşı pozisyon alır; sürtüşme, sataşma, çatışma eğilimleri artabilir.

Göç Karakterli Toplumun Devletteki Yansıması

Yazar ve saha araştırmacısı Bekir Ağırdır, Türk toplumsal sosyolojisinden söz ederken ‘Göç Karakterli Toplum’ nitelemesini yapar. Böyle bir toplum, belli duraklarda mola verir; arkasından gelenlerin hasar tespitini yapar; geride kalanların ileriye gitmeleri için dürtme girişiminde bulunur.

Bu, aynı zamanda devlet karakterli bir tepeden dayatma eylemidir. Helak olmaması için himayeci devlet olma rolüne soyunur. Haliyle böyle bir devlet, sürekli düşman üretir. Aynı devlet düşmanlık değil, dostluk kurmayı öğütlerse alttaki Türk toplumu ufak tefek fireler verse de bu buyruğa, fermana uyar.

Örneklersek, ünlü iş insanı Sakıp Sabancı, kirli savaşın tırmandığı yıllarda Kürtlerle görüşülüp haklarının verilmesi mealinde bir görüş belirtmişti. Dönemin MHP lideri Alpaslan Türkeş “Sakıp Ağa, çizmeyi aşma!” diyerek devlet adına kendine ayar vermişti. Çok geçmeden o aileden mevki makam sahibi ünlü bir kişi,  sol sıfatlı bir militan/eylemci) tarafından vurulmuştu.

Keza AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bir keresinde TÜSİAD’ı çok sert eleştirmişti: “Sınırlarını ben çizerim, siyasal alana sakın karışma!” diyerek seslerini kesmişti. Burada devlet, ‘senin biricik güvencen benim’ diyerek kendisine mutlak itaat ve biat istemektedir. Hâlbuki demokratik ve halkçı sistemlerde devlet, toplumsal sözleşme yoluyla yönetir; ‘Sen benim güvencemsin, ben de senin’ diyerek toplumsal entegrasyonu sağlamaya çalışır.

Kürt ulusal sorununun çözümünde de durum benzerdir. İster adına ‘Terörsüz Türkiye-Terörsüz Bölge’ denilsin, isterse ‘Toplumsal Barış ve Diyalog’ olsun; entegrasyon herkes için geçerli, doğuştan gelen ve toplumsal bir varlık olan insanın sonradan hak ettiği bireysel ve kolektif hakların (mesela anadil hem bireysel hem de kolektif haklardan sayılır) karşılıklı tanınıp içselleştirilmesi esasına göre işlemek-işletilmek zorundadır. Aksi takdirde örtülü asimilasyon ve inkârcılık devam edip gider.

Malum, Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanlık forsuna 16 devletin alameti-simgesi nakşedilmiştir. Geçmişten bugüne bazı muhalifler bunu tersten okuyarak ‘16 devlet kurduk ama 15’ini de yıktık!’ yolunda eleştiri yaparlar. MHP Lideri Devlet Bahçeli de bunun farkında olduğu için dünyada ve bölgedeki ölümcül kaosun muhtemel badire ve felaketinden kurtulabilmek adına ‘son Türk devletini kurtarmak” için Kürtlere yönelik belli bir açılımda bulunmuştur.

Aynı Bahçeli’nin partisinin yayın organı sayılan Türkgün’deki demecinde devletin şahin yüzünü görmekteyiz: “Terörsüz Türkiye’ ile yalnızca dağdaki terörist unsurların değil; radikalleşmiş ve marjinalleşmiş yapıların da tasfiyesi, bütünüyle şiddetin bitirilmesi hedeflenmiştir!” Buyrun cenaze namazına!

Sistem yanlısı gazeteci Ertuğrul Özkök bile ‘başka gidecek diyarımız kalmadı’ uyarısında bulunmaktadır. Öcalan’ın bu noktadaki öneri ve temennisi ise muhtemelen şöyledir: “NORM DEVLET olarak önümü açın, kamuoyuna sesimi duyurmak suretiyle veya başka yöntemlerle Türk kamuoyunu ben ikna ederim!” Fazlaca iddialı bir bahis!

Yine de hal böyle olduğunda hem Kürtlere hem de Türklere alan açılıp genişletilmiş olur. Herhangi bir demokratik açılımda, şimdiye kadarki çatışma-çekişme ve çözümsüzlük ortamından beslenenler demokratik açılım sürecine bireysel veya kümeler halinde karşı çıkabilirler. Sermayedar kesimi, siyaset erbabı, aydın-entelektüel zümresi, sömürgeci aydını edasıyla Kürtlere akıl verenler, kimi kanaat önderleri, tarikat-cemaat eksenli popülist simalar ile Kürt sevmez fanatik milliyetçi-muhafazakâr çevrelerle süreci bozmayı milli vazife haline getirmiş olan medya tayfası hop oturup hop kalkabilirler.

Bu arada belirtilmesi gereken bir husus daha var: Bu süreçte Kürtlerin haklarının kabul edilip içselleştirilmesi kadar, demokratikleşme veya benzeri açılımlar da en zor hatta imkânsıza yakın ama hayati önemde taşımaktadır. Bir kere mevcut iktidar-yönetim bunu kolay kolay benimseyip hazmedemez; karşıtların baskı ve politikalarını göğüsleme cesaretini gösteremez.

Faili meçhul “Öcalan Tutanağının” yol açtığı spekülasyonun “gerçek olmadığı” tarzındaki bir açıklamanın Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılması da bunun işareti sayılabilir. Bakanlığın açıklamasını iki türlü yorumlamak mümkün: Gelen tepkileri göğüsleyememenin bir ifadesi olarak veya sürece karşı olanlara gözdağı vermek için! Kesin cevabı bilecek durumda değiliz.

Uzlaşma veya Bozuşma Riskleri

Bilinir ki her uzlaşmanın bir riski vardır. Eşyanın tabiatında olan bir olgudur bu. Yine de uzlaşmayı yarıda kesip geri dönüş yapmak çok daha riskli ve maliyetlidir. 2013-2015 sürecinde masanın devrilmesinin Türk toplumuna ve Kürtlere bedeli hayli ağır olmuştur.

İçişleri Bakanlığı ve ilgili döneme ait resmi/akademik çalışmalarda, güvenlik harcamaları, altyapı hasarları ve doğrudan ölçülebilir maddi kalemler baz alınmıştır. Örnek vermek gerekirse, 1984-2019 dönemini kapsayan genişletilmiş resmi hesaplamalarda şiddetin toplam cari maliyeti 3,7 trilyon TL’yi aşmıştır. (Bakan Süleyman Soylu’nun CNN youtube kanalındaki açıklaması.)

Türkiye Askeri Harcamalar ve Terörle Mücadele Tahmini isimli tabloya göre; 1984-2015 döneminde toplam askeri harcama 310.9 milyar dolarken, Terörle Mücadeleye Atfedilen Tahmini Harcama 118.2 milyar dolardır. 2015-2025 yılı itibarıyla bu rakam sırasıyla 196.4 ve 84.4 milyar şeklindedir.

1984-2016 dar aralığında bütçeden savunma ve güvenlik birimlerine aktarılan kaynaklar, ülkenin kalkınma ve yatırım bütçesinden büyük bir payı yutmuştur. Yoğun çatışmalarla geçen  32 yıllık süreçte (ve sonrasındaki 40 yıllık bilanço genelinde) güvenlik güçleri, siviller ve hayatını kaybeden diğer bireyler dâhil olmak üzere 40 binden (resmi rakamlara göre) fazla insan yaşamını yitirmiştir.

Çatışmanın yaşandığı Kürt nüfusu yoğunluklu bölgelerde ekonomik faaliyetler sekteye uğramış; göç dalgaları, istihdam ve turizm kayıpları, yabancı yatırımların gecikmesi yüzünden gelişmişlik açısından Batı bölgeleriyle bahsedilen yerlerin arasındaki fark birkaç misline çıkmıştır. (Bkz. Şennur Sezgin-Necmi Gündüz-Selami Sezgin, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/17836,)

Aynı dönemde Türkiye genelinde toplumsal yozlaşma ve çeteleşme yaygınlaşmış; yolsuzluk ve yoksulluk gemlenemez hale gelmiş; sosyal-kültürel ahlak çökmüş, eğitim sistemi hepten laçkalaşmıştır. Bölgesel ve küresel dengelerin bozulduğu mevcut kaos ve istikrarsızlık ortamında müzakere masasına oturan tarafların çözümsüzlüğün Türkiye’ye ve Kürtlere ne getirip ne götüreceğini göz önüne alması ve bu hususları iyi düşünmesi elzemdir.

Geri dönüş olması ihtimalinden yola çıkıldığında, demokratikleşme sürecinden nasibini alamayan ve hatta engellenen Kürtlerin silahsız tepkisinin alabildiğine sofistike olabileceğini tahmin etmek zor değildir. Bu noktada şu soru sorulmalıdır: Kürtler, geri dönüş ve cayma sürecinde ortaya çıkması muhtemel engelleri aşmaya hazırlıklı mıdır? Bu yönde bir organizasyonu; demokratik mücadelede yeni program, proje, plan ve önlemleri var mıdır?

Farklı bir soru daha: Dağa sırtını dayayacak veya oradan ilham alacak bir belediyeciliğin yapılabilme olasılığı kalmış mıdır?

İnşaat sektöründe çalışan teknisyen, mimar ve mühendisleri kapsayan ‘Özgür Baretliler’ girişiminin, yeniden inşa ve yapılanma sürecine uygun adımlar atmak ve yerel yönetimlerle işbirliği yapmak kaydıyla Kürtlerin zihninde sembolik ve tarihi anlamı olan kimi belde, kasaba veya şehrin bir semtini halkın tarihi mirasına-geleneğine-kültürüne uygun biçimde örnek ve yepyeni bir kente dönüştürebilecek yeteneğe sahip olduğunu düşünmekteyiz. Yetki sahiplerin bu tür girişimcilere destek olup olmayacaklarını ise bize zaman gösterecek diyoruz.

Devlet Nasıl Kürtleşir, Kürtler Nasıl Devlete Yanaşır?

Alevi inançlı Kürt aydını Doğan Kılıç, 1960’lı yıllarda “devletin haklarıyla birlikte sahiplenip kabul etmesi durumunda Kürtlerin de bu devletin kendilerine de ait olacağına inanacağına” dair ilginç ve erken bir tespit yapmıştır.

Açılımı şöyle olabilir: Devletin Kürtleşmesi yani Kürt halkının doğuştan gelen (mesela anadili) ve insan olmasından kaynaklanan bütün haklarını kabullenip yasallaştırmasına ilaveten bunu içleştirip hayatın her alanında uygulaması; Kürtlerin de böyle bir devleti hizmetlerinden ötürü meşru kabul etmesi. Kürtlerin devlete yanaşması ancak böyle olabilir.

Bu formülasyonu kabul etmeyen kimi Türk aydınları ve imtiyazlı zümreler, beslenme ve nemalanma alanlarının daraldığını görerek sürece karşı çıkmaktadır. Misal, Gazeteci Ali Tarakçı her münasebette Kürtlerle yaşanan diyalog sürecini sol milliyetçi bir söylemle eleştirmektedir.

Ağustos 2026’da Gazeteci Deniz Zeyrek, ‘TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Türkler ve Kürtlerin birlikteliğine dair açıklamalarını değerlendirirken, şöyle demiştir: “Madem Kürtlerle Türkler eşittir, hadi o zaman Anayasa’ya ‘Kürtler ana dilde eğitim alma hakkına sahiptir’ diye bir cümle koyun! İlerleyen süreçte Kürtçenin resmi dil olması talebi de gündeme gelebilecek!”

AKP’liler ile CHP’li fikir erbabı dâhil birçok siyasetçi ve Kürt sevmez gazeteci gibi Serdar Akinan da sürece karşı çıkıyor ve silah bırakıp diyalog başlatan Kürt liderleriyle Selahattin Demirtaş arasındaki ihtilaf üzerinden Kürt toplumunu birbirine düşürmenin hesabı içinde görünüyor. Buradan hareketle devşirme ve psikolojik savaş yöntemleri kullanılmak isteniyor.

Tıpkı bazı güvenlik kaynaklarının ve yabancı devletlerin muhalif Kürtlerin arasına girerek veya sosyal medya kanalıyla İmralı Tutanağı benzeri belgeler sızdırarak Kürtlerin biriyle boğazlaşmasının mutlaka devlete yarayacağı hesabında olmaları gibi. Bu konuya dair Devletin ve Kürtlerin ne yapmaları gerektiği hakkında Prof. Hamit Bozarslan’ın bir yıl önceki tespit ve önerilerinden notlar paylaşalım:

* Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü ülkenin genel demokratikleşme süreciyle ortak bir şekilde ilerlemelidir. Demokratikleşmeyen bir Türkiye’de sadece Kürt meselesini çözebilmek imkânsızdır. Bu nedenle demokratikleşme ile Kürt meselesinin çözülmesi paralel ilerlemelidir. Ancak şu anki rejimin böyle bir adım atmaya niyeti olduğunu pek görmüyorum.

* Ortadoğu’da ve Türkiye’de bir Kürt realitesi vardır. Bu gerçekliğin ve meselenin meşruiyetinin kabul edilmesi, barışın ve ortak yaşantının ön koşuludur.

* Öcalan, Kürt sorununun yüz yıllık bir mesele olduğunu ve sadece PKK ile başlamadığını söylemektedir. Türk devleti Kürtlerin tanınmasını kabul etmeden sorunun çözülmesi mümkün değildir.

* Devlet tekelci, dışlayıcı veya inkârcı karakterinden arınarak çoğulcu bir yapıya kavuşmalıdır. Farklı kimlikleri eşit birer özne olarak içine almalı, yani eşit yurttaşlık temelinde dönüşmesini sağlamalıdır.

* PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme yönündeki adımları önemlidir. Avrupa ve ABD’de Kürt sorununun siyasi yollarla çözülmesine yönelik bir beklenti bulunmaktadır.

* Kürt hareketinin içinde bulunduğu süreç sadece Türkiye açısından değil, tüm Ortadoğu’nun demokratikleşmesi açısından da kritik bir eşiktir. (İlke TV, 8 Mart 2025)

* Kürt meselesinin sadece bir terör ya da emperyalizm meselesine indirgenmesi, çözüm ihtimalini uzaklaştırır. Bu konuda toplumsal hafıza güçlendirilmelidir.

* Demokratik bir barış rejimi, Kürt meselesinin meşruluğu tanınmadan mümkün değildir.

* Süreç nereye doğru evrilecek onu bilemiyorum. Çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü söylemlere bakıyorum, dinliyorum, okuyorum. İki noktada çok tedirginlik verici bir boyut içeriyor bu söylemler.

* Birincisi Kürt meselesinin gerçekten bir terör meselesine indirgenmesi, Kürt meselesinin 100 yıllık bir mesele olduğunun unutulması, devletin milliyetçi bir temelde kurulmuş olduğunun unutulması. Kürtlere yapılan büyük baskıların unutulması. Söz konusu olan PKK’nin uyguladığı terör siyasetiymiş gibi Kürt meselesi tanıtılıyor. Bundan çıkmak gerekiyor.

* İkinci tedirginlik verici nokta, Kürt meselesinin emperyalizmle bağdaşlaştırılması. Bu emperyalizm kavramı Bahçeli’nin söylemlerinde ortaya çıkmakta fakat aynı zamanda AKP’nin şu andaki söylemlerinde çok yoğun bir şekilde kullanılmaktadır.

* Özellikle Türkiye çerçevesinde yapılması gereken demokratik bir pedagoji, Kürt meselesinin meşruiyetini temel alan bir pedagoji ve bunun sadece siyasi partilere yönelik olan temaslarda değil aynı zamanda kamusal düzeyde de dile getirilmesi gerekmektedir.

* AKP’nin 2013-2014 sonrasındaki siyasetine baktığımızda, 2013’te bir barış süreci vardı. Fakat söz konusu olan Kürtlüğün beka meselesi temelinde tanımlanması ve Kürtlüğün bir tehdit olarak görülmesiydi.

* Şu anda bu meseleyi sadece siyasi aktörlerden yola çıkarak çözebilmek bence çok zor. Siyasi aktörlerin rolü çok önemli elbette, bu aktörlerin içerisinde Öcalan’ın kendisi de var, PKK’nın kendisi var, DEM olgusu var. Fakat bu sürecin ilerleyebilmesi için Kürt meselesinin bir terör meselesi olmadığının, Kürt meselesinin emperyalizmin müdahalesi meselesi olmadığının altının sürekli çizilmesi ve bunun kamuya mal edilmesi gerekiyor.

* Kamuda gerçek bir tartışmanın olması gerekiyor ki görebildiğim kadarıyla bugün Türkiye’de bu yok. Bu süreçlerin sürekli olarak hatırlatılması gerekiyor. Türkiye ise bunların unutturulmasını istiyor. Yani mesela Kemalist söylem radikal milliyetçi bir söylem! Kürtlüğü ya inkâr eden ya da Kürtlüğü neredeyse Türklüğün biyolojik düşmanı olarak tanımlayan bir söylem! Devletin böyle raporları var. Bu raporlar yayınlandı.

* Kemalist siyasetlerin çökmesinin ana nedeni Kürtlerin şu ya da bu şekilde çoğul bir direniş stratejisi geliştirebilmeleriyle mümkün olabilmişti. Bütün bunlar hatırlanmadıktan sonra sanıyorum şu andaki terimlerle, Kürt meselesinin bir barış rejimi olabilmesi mümkün değil. Müzakereler olabilir, fakat barış zor. AKP ve MHP bunu çözebilir tabii. Fakat bunu yapabilmeleri için kendilerinin değişmesi gerekiyor.

* Sanıyorum şu anda Türkiye’de tartışılmayan meselelerden birisi de bu başlayan sürecin demokratikleşme süreciyle bir ilişkisinin kurulmamış olması. İspanya örneğini veriyorum sürekli olarak. İspanya’da 1975-1978 arasında olanları çok iyi değerlendirmek gerekiyor. (Kaynak: https://bianet.org/haber/hamit-bozarslan-kurt-meselesinin-mesrulugunu-tanimadan-baris-mumkun-degil-303591, 14 Ocak 2025)

Kültürel Haklarla Yetinmek Mi Yoksa…

ABD’de yaşayan Diyarbakırlı Prof. Mehmet Gürses dostumun temel haklar düzlemindeki farklı bir yaklaşımıyla konuyu bitiriyoruz:

“Rojava deneyiminin önemli ölçüde hareket alanını kaybetmesi, Kürt kamuoyunda derin bir hayal kırıklığı yarattı. Bu gelişme, Türkiye devletinin Abdullah Öcalan ile uzun süredir yürüttüğü diyalog sürecine ve PKK’nin kendisini feshetme kararını açıklamasına denk gelince, doğal olarak büyük kaygılar, eleştiriler, korkular ve suçlamalar ortaya çıktı.

Bu eleştirilerin ortak noktası ise, Kürtlerin ‘oyuna geldiği’ ve yürütülen süreçte kültürel haklar dâhil  hiçbir somut talebin yer almadığı iddiasıdır. Doğal olarak bu tür eleştirilerin temel muhatabı da, Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle PKK’nin ‘kurucu önderi’ Abdullah Öcalan’dır…

Bu eleştirilerin büyük çoğunluğunun samimi olduğu ve kötü niyet taşımadığı kanaatindeyim. Ancak Ortadoğu’nun siyasal kültürü, yapıcı eleştiriyi çoğu zaman yıkıcı ve sert bir dile dönüştürmektedir. Sorun çoğu zaman eleştirinin içeriğinden çok üslubundadır.

Eleştiri çoğu zaman yalnızca karşı tarafı değerlendirme biçimi değildir; aynı zamanda eleştiriyi yapan kişinin korkularını, kaygılarını ve beklentilerini de yansıtır. Bu nedenle birçok eleştiri, aslında bir endişe beyanı niteliğini taşır…

Şimdi yukarıda ifade etmeye çalıştığım ‘kültüralist’ sığlığa geri dönelim. Burada ‘kültüralist’ derken, Kürt meselesini yalnızca dil, eğitim, kültürel ifade ve sembolik tanınma gibi taleplere indirgeyen yaklaşımı kastediyorum. Elbette bu haklar önemlidir ve hiçbir şekilde küçümsenemez. Ancak sorun, bu hakların önemsiz olması değil; Kürt meselesinin bütününü açıklamaya ve çözmeye yetmemesidir. Kürtler açısından ise aynı yaklaşım hem yetersiz hem de yanıltıcıdır.

Kültüralist çerçeve Kürt meselesine dar gelmektedir. Çünkü Kürtler, birçok yerli halktan farklı olarak, üç temel özelliğe sahiptir: Birincisi, milyonlarca insandan oluşan büyük bir nüfusa sahiptirler. İkincisi, tarihsel süreklilik gösteren geniş ve büyük ölçüde bütünlüklü bir coğrafyada yaşamaktadırlar. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, devlet benzeri siyasal örgütlenmeler ve özerk yönetimler konusunda uzun bir tarihsel tecrübeye sahiptirler…

Tam da bu nedenle tartışılması gereken mesele, Kürtlere hangi kültürel hakların verileceği değildir. Asıl soru şudur: Türkiye, tarihsel ve siyasal bir halk olarak Kürtleri hangi anayasal çerçevede tanımlayacaktır? Kürtlüğün meşru bir siyasal kimlik olarak anayasal düzende nasıl yer bulacağı ve bu statünün demokratik kurumlar aracılığıyla nasıl güvence altına alınacağıdır.

Kültürel haklar, demokratik bir çözümün önemli bir parçası olsa da onun tamamı değildir. Kürt meselesi, özünde tarihsel bir halkın anayasal ve siyasal statüsüyle ilgili bir meselesidir.” ( 29 Temmuz 2026 tarihli makalesi)

Irak Kürdistan Başkanlığı sözcüsü Dilşad Şehab geçen hafta aktarmıştı. Kak Mesud  Barzani Saddam’ın devrilmesi sonrasında düzenlenen anayasa için şöyle demişti: “Bizim bütün haklarımız bu anayasada yok ancak bu hayat ve süreç devam ediyor.”

Kürtlerin bir atasözü şöyle diyor: Xwin bi Xwinê nayê şuştin. (Kan kanla temizlenmez, yıkanmaz). Araplarınki daha kapsamlıdır. “Kan dökme üzerinde barış olmaz; gerçek anlaşma adalet ve hakkaniyet üzerine olur!”

“Öcalan ile görüşme tutanağı” münasebetiyle süreç hakkında serbest fikirler (1)

Faik BULUT kimdir?

Gazeteci, tarihçi ve yazar. 1990'lardan itibaren Alevilik, Kürtler, Filistin Devleti, FKÖ, Ortadoğu ve İslam tarihi, İslamcı örgütler, laiklik, tarih, siyaset, kültür vb. konular üzerine 40'a yakın tarih, araştırma, gezi yazısı ve anı kitabına imza atmıştır.

Benzer Haberler

Savcı itiraz etti, tahliye kararı kalktı

Deniz Göktaş için yeniden tutuklama kararı

Melih Gökçek soruşturması

Ağırel: Soruşturmanın genişleyeceğini düşünüyorum

Nusayrileri hedef alan sözler sarf etmişti

Kemal Öztürk'e soruşturma: İfade verecek

Erdoğan ve Bahçeli, Leyla Zana’yı aradı

Mehdi Zana’nın taziyesine ziyaret: 'Büyük bir değer yarattı'

Yeniden Refah’tan takviye

Milletvekili Kani Torun Yeni Yol’dan istifa etti

Yeni genel merkez faaliyete geçti

Özel, meclis modelini ve 3 dönem kuralını duyurdu

Netanyahu için sert ifadeler

Fidan yeni ismi duyurdu: Mekke Savunma İttifakı

Özel ve Kılıçdaroğlu tokalaştı

Cevdet Selvi için Meclis'te tören düzenlendi