Günümüz siyasetine de ışık tutan ve üzerinde dikkatle durulması gerektiğine inandığımız ilk alıntımız şöyle: “Bir siyasi hareketin başına gelebilecek en büyük felaket, yöneticilerin ilahlaşmasıdır ki, ilahların kavgası, herkesi ifsat eder. Siyasette sorun güç sahibi olmak değil gücü paylaşamamaktır.”
Faik Bulut
Dünyaca ünlü Ortaçağ bilgini İbni Haldun, gözlem ve sosyoloji alanındaki tarihi yazılarıyla bilinir. Onun en fazla okunan-tartışılan kitabı Mukaddime başlığıyla yayınlanmaktadır. Kitabında riyaset (şeflik), tabiî mülk (despotik/keyfî iktidar), siyasi mülk (aklî siyaset), dini siyaset (hilafet) ve siyaset-i medeniyye (siyasal ütopya) olmak üzere beş farklı siyasal yönetim şeklini değerlendirir. Konumuz itibarıyla bu eserden kimi alıntıları sizlerle de paylaşmak isteriz.
Günümüz siyasetine de ışık tutan ve üzerinde dikkatle durulması gerektiğine inandığımız ilk alıntımız şöyle: “Bir siyasi hareketin başına gelebilecek en büyük felaket, yöneticilerin ilahlaşmasıdır ki, ilahların kavgası, herkesi ifsat eder. Siyasette sorun güç sahibi olmak değil gücü paylaşamamaktır.”
İbn Haldun kitabının bir bölümünde yönetim tarzları ve idari düzlemde ayrıntılar verir:
“Riyaset (şeflik-reislik-başkanlık) bedevi/kırsal topluma, tabiî mülk (despotik) ve aklî siyaset ise hadari/kentsel (medeni-uygar-FB) topluma özgüdür. Tarihsel süreçte bedevi/kırsal toplumdan hadari/kentsel topluma geçilmesiyle riyaset/şeflik kaçınılmaz biçimde yerini tabiî mülke/despotik iktidara bırakır.
Bazı hadari/kentsel toplumlarda tabiî mülkten/despotik iktidardan yasaya bağlı aklî siyasete geçilebildiği görülse de bu toplumlarda en yaygın yönetim biçimi tabiî mülktür yani despotik iktidardır. Toplumsal gelişim sürecinde riyasetten (reislikten) tabiî mülke/despotik iktidara geçiş zorunlu olmasına karşın tabiî mülkten/despotik iktidardan aklî siyasete geçiş zorunlu değildir.
Riyaset/şeflik ve aklî siyaset toplumun dünyevi menfaatlerine hizmet ettikleri için iyi yönetimlerdir. Tabiî mülk/despotik iktidar, yöneticinin kişisel menfaatine odaklanan ve toplumu yöneticinin kişisel iktidarı için araca dönüştüren keyfî bir idare olduğu için kötüdür. Siyaset-i medeniyye ise gerçekçi değildir.”
İbn Haldun kendince istisnai olmakla birlikte en iyi siyasetin (Peygamber ve Dört Halife devri-Asrı Saadet yani Mutluluk Çağı) dini siyaset olduğunu belirler. Bunun gerçekleşmesinin neden imkânsız olduğunu ise şu gerekçeyle açıklar:
“Şehir ortamı, ilk olarak, hayra teşvik eden kırsal toplumsal bağlamın yerine geçen kentsel bağlam insan doğasının şerre eğilimli yönlerini besler ve büyütür. Bu dönüşüm, kaçınılmaz biçimde toplumun ezici çoğunluğu için dinin vicdani otorite olmasını engeller.”
İbn Haldun’da erdemli yönetimin imkânsızlığı temelde iki nedene dayanır: Birincisi, kentsel ortamda çok az sayıda insan hayvani eğilimlerini aşarak erdemli olmayı başarırken ezici çoğunluk nefsani (arzu, ihtiras, hırs, heva ve heves-FB) eğilimlerine kapılarak ahlaken yozlaşır. İkincisi, ilkinin doğal sonucu olarak, çoğunluk dine zahiren (görünüşte) uymakla birlikte artık din onlarda vicdani bir otorite olma özelliğini yitirir.” (Prof. Dr. Zeynel Abidin Kılıç, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/3487184, 2023)
Lider Kültü-ilahlaştırılması!
İbni Haldun’da geçen hükümdarlar veya sultanların ilahlaşması/ilahlaştırılması kavramı, son birkaç yüzyılda yöneticileri “putlaştırma-kutsallık atfederek tanrılaştırma” olarak yaygınlaşmıştır. Modern zamanlarda ise “Cult of Personality” yahut “Personality cult” (kişi kültü) diye adlandırılmaktadır.
Bu görüşe göre kişi kültü veya lider kültü, genellikle hükûmet tarafından liderin idealize edilmiş ve kahramanlaştırılmış bir imajının oluşturulması amacıyla gösterilen bir çabadır. Bu çaba tarihsel olarak kitle iletişim araçlarının, propaganda, gösteri, sanat, vatanseverlik ve hükûmet tarafından organize edilen gösteri ve mitingler gibi teknikler aracılığıyla geliştirilmiştir.
Kişilik kültü, apotheosis (ölümlü bir insanın, bir fikrin veya bir sanat eserinin en üst seviyeye çıkarılarak tanrı katına yükseltilmesi veya kusursuzluğun zirvesi olarak kabul edilmesi) ile benzerdir; modern toplumsal mühendislik teknikleriyle genellikle tek parti veya baskın parti rejimlerinde devlet veya parti tarafından oluşturulur. Kişilik kültleri genellikle totaliter veya otoriter hükûmetlerin liderleriyle ilişkilendirilir. Bazı monarşilerde, teokrasilerde, başarısız demokrasilerde ve hatta liberal demokrasilerde de görülebilir. (bkz. Vikipedi, ilgili madde)
Ortadoğu’da kişisel kültün-kişi tapıncının-ilahlaştırmanın bolca örnekleri bulunur: Şii dünyasında Ayetullah ve Ayutellahı Ozma (en büyük mertebe) unvanını taşıyanlardan Ayetullah Ali Sistani (Irak-Necef), İran’da Velayeti Fakih unvanını taşımış olan müteveffa Ayetulllah Ruhullah Humeyni ile İsrail saldırısında hayatını kaybeden Ayetullah Hamaney bunlar arasındadır.
Sünni dünyasındaki tarikat şeyhleri ve evliyaları da böyledir. Günümüzde Menzil ve Çarşamba cemaati şeyhleri de aynı kategoride değerlendirilebilir.
Siyaset alanında ise Hafız Esat (Suriye), Kral Hüseyin (Ürdün), Kral ikinci Hasan (Fas) ve Saddam Hüseyin (Irak) resmi unvanlarına ek olarak yarı dini veya ilahi sıfatlar taşımaktaydılar. Mesela Saddam Hüseyin’in ismi anılırken (Allah onu korusun ve gözetsin) manasına gelen ifadeler kullanılıyordu; Ürdün kralı “Mevlana” (velinimetimiz) ek ibaresiyle anılıyordu.
Türkiye’de resmen ilahi bir sıfat taşımasa da “Reis” kelimesiyle özdeşleştirilen, kimi fanatiklerinin neredeyse evliya mertebesine yükselttiği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konumu da siyaset sosyolojisi açısından “lider kültü” kavramı kapsamında değerlendirilebilir.
Diktatörleşme dinamiklerini açıklayan yazar
Tam da bu noktada sosyolog-yazar Ekrem Bulut’un güncel bir makalesine rastladım: “Siyasal Güç, Meşruiyet ve İlahlaşma Eğilimi: Siyasal Örgütlerde Kibir ve Diktatörleşme Dinamikleri.” Önce kendisini tanıyalım, ardından makalesini sunmak isterim.
Ekrem Bulut aslen Karslı olup 1962 doğumludur. Eskiden Kağızman ilçesine, şimdiyse Selim kazasına bağlanan Büyük Oluklu (halk arasındaki ismiyle Kürt Oluklusu) köyündeki yerleşik Gelturan aşiretinin mensuplarındandır. Orta öğrenimi Kars’ta bitirip Ankara Gazi Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Makine bölümünü tamamlamış; 1994’te Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünden mezun olmuş; üçüncü Lisans eğitimini Anadolu Üniversitesi Açık öğretim Fakültesi Felsefe Bölümünde tamamlamıştır.
2021 yılında Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulunda Optisyenlik bölümü bitirmiş; 2024’te International Dublin University Klinik psikoloji bölümünün bütünleşik yüksek lisans ve doktora programından mezun olmuştur.
Anadili Kürtçenin yasaklı halini eleştirmek amacıyla “Annem Yokça Konuşurdu” kitabını yazan Ekrem Bulut’un, İsmail Beşikçi Vakfı yayınlarından çıkan BÖLÜNMÜŞ KİMLİKLER başlıklı kitabı ise anadili yasaklanan çocukların ve yetişkinlerin kamu alanlarında (okullar, askeri, idari ve sivil kurumlar, devlet daireleri, adliyeler vs) yaşadığı psikolojik rahatsızlıklara ilişkin alan çalışmasının ürünüdür. Yazarın asimilasyonun psiko-dinamiği hakkında da çok sayıda makalesi bulunmaktadır.
Sıra geldi Ekrem Bulut’un lider kültü veya gücün ilahlaştırılması hakkındaki yazısına; birlikte okuyalım:
Siyasal Örgütlerde Kibir ve Diktatörleşme Dinamikleri
דSiyasal iktidar ilişkileri yalnızca kurumsal mekanizmalarda değil, aynı zamanda bireysel psikoloji, sosyal psikoloji ve örgütsel kültürün kesişiminde şekillenir. Bu nedenle ‘değer görmek’ ile ‘mütevazılık’ arasındaki ilişki, yalnızca bireysel bir erdem meselesi değil, aynı zamanda örgütsel davranışın ve kolektif algının belirleyici bir eksenidir. Siyasal örgütlerde bu eksen, çoğu zaman meşruiyetin korunması ile güç yoğunlaşması arasındaki gerilimi belirler.
Siyasal örgütler doğaları gereği hiyerarşi, rol dağılımı ve sadakat ilişkileri üzerinden işler. Ancak sosyal psikoloji açısından bu yapı, aynı zamanda güçlü bir ‘otoriteye uyum’ ve ‘gruba aidiyet’ dinamiği üretir. Bireyler, içinde yer aldıkları grubun liderini yalnızca bir yönetici olarak değil, grubun kimliğini temsil eden sembolik bir merkez olarak algılamaya başlar. Bu durum, liderlik figürünün zamanla rasyonel bir temsil pozisyonundan çıkarak duygusal ve sembolik bir aşırı-yüceltilme sürecine girmesine zemin hazırlar.
Bu noktada ‘değer görme’ olgusu, sosyal psikolojide ‘onaylanma ve pekiştirme’ mekanizmaları üzerinden işler. Lider ya da örgüt içi güçlü figür, aldığı toplumsal ve örgütsel onayı kişisel yeterliliğinin mutlak kanıtı olarak yorumlamaya başlar. Bu bilişsel çarpıtma, ‘kendini aşırı yeterli görme yanlılığı’ ile birleştiğinde grandiyöz (büyük, gösterişli, abartılı büyüklük sanrısı-FB) benlik algısını besler.
Böylece mütevazılık giderek geri çekilirken, kibir örgütsel davranışın görünmez ama belirleyici bir bileşeni haline gelir.
Sosyal psikolojik açıdan bir diğer kritik süreç, ‘grup düşünmesi’ (group think) dinamiğidir. Lider etrafında oluşan kapalı çevre, eleştirel düşünceyi bastırarak uyum davranışını ödüllendirir. Bu durum, örgüt içi çoğulculuğun azalmasına ve alternatif fikirlerin giderek marjinalleşmesine yol açar.
Eleştiri, yapıcı bir katkı olarak değil, grubun bütünlüğünü tehdit eden bir unsur olarak algılanır. Böylece örgüt, kendi içinde giderek daha homojen ama daha kırılgan bir yapıya dönüşür. Bu süreç ilerledikçe liderlik algısı da dönüşür. Başlangıçta rasyonel bir temsil ilişkisi olarak başlayan bağ, zamanla duygusal bağımlılık ve sembolik kutsallaştırma yönünde evrilir.
Sosyal psikoloji literatüründe bu durum, ‘karizmatik otoritenin aşırı yüceltilmesi’ ve ‘bilişsel itaat’ süreçleriyle açıklanır. Lider, yalnızca karar veren değil, aynı zamanda ‘doğruyu temsil eden’ bir figür olarak algılanmaya başlar. Bu algı, eleştirinin meşruiyetini zayıflatır ve lideri giderek sorgulanamaz bir konuma taşır.
Örgütsel düzeyde bu dönüşüm, karar alma mekanizmalarının merkezileşmesiyle görünür hale gelir. Katılımcı yapı yerini hiyerarşik ve yukarıdan aşağıya işleyen bir modele bırakırken, örgüt içi roller de değişir: Üreten ve tartışan kadrolar yerini onaylayan ve yeniden üreten aktörlere bırakır. Bu durum, örgüt içinde bilişsel çeşitliliği azaltarak kolektif zekâyı zayıflatır.
Sosyal psikolojik açıdan en kritik kırılma ise ‘biz’ kimliğinin mutlaklaştırılmasıdır. Liderin kişisel algısı ile örgütün kimliği arasındaki sınır bulanıklaştığında, liderin hataları örgütün hatası olarak görülmez; aksine liderin her eylemi örgütün doğrusu olarak yeniden tanımlanır. Bu durum, eleştiriyi dışlayan kapalı bir bilişsel evren yaratır.
Bu aşamada meşruiyet artık kurumsal değil, psikolojik bir zemine kayar. Liderin kabul görmesi, performansından ziyade duygusal bağlılık ve sembolik sadakat üzerinden ölçülür. Bu da örgüt içinde ‘yarı-ilâhî lider algısının’ oluşmasına zemin hazırlar. Lider artık yalnızca yöneten değil, aynı zamanda anlamı ve doğruyu tanımlayan merkez haline gelir.
Sonuç olarak, siyasal örgütlerin sürdürülebilirliği yalnızca ideolojik tutarlılık veya kurumsal dengeye değil, aynı zamanda sosyal psikolojik mekanizmaların sağlıklı işlemesine bağlıdır. Değer görmenin kibre, aidiyetin kör itaate dönüşmediği yapılar; hem demokratik hem de örgütsel olarak daha dirençlidir.
Mütevazılığın zayıfladığı her örgütsel yapı ise zamanla hem kendi iç çoğulculuğunu kaybetme hem de ilâhlaştırma eğilimi üzerinden otoriterleşme riskini içinde taşır…”
Makale burada bitiyor ama ekleyeceğimiz birkaç cümle var.
Alevi toplumunda ders alınacak sosyal-inançsal bir kural vardır: “Yol cümleden uludur!” Tercümesi: Dava; birey ve toplumun çok üstündedir.
Bir yanıyla doğrudur bu tespit. Gelgelelim dinci, İslamcı, sağcı, solcu, sistem içi veya düzen dışı bütün askeri-siyasi oluşumlarda dava uğruna kendini feda ederek destan yazanlar da çok olmuştur. Dava uğruna iç hesaplaşmalar örgütler arası kapışmalar yaşanmış; neticede çok sayıda insan bu uğurda kurban edilmiştir.
Dava ve liderlik, kolektife ve bireysel özgürlüğe yani gerçek anlamda demokratik kurallara uygun sağlıklı bir zemine dayandırılmadığı sürece ilahlaştırma ve kişisel tapınma kaçınılmaz hale gelecek, bu da inşa edilmesi tahayyül edilen toplumun temelinin çürük olmasına yol açacaktır.







