BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

6-7 Eylül 1955:

Türkiye’de Yurttaşlığın Sınırları, Mülkiyetin Millîleştirilmesi ve Devletin “Makbul Vatandaş” Arayışı

6-7 Eylül 1955:

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Devlet ile yurttaş arasındaki ilişki yalnızca hukukla kurulmaz. Aynı zamanda bir beklenti sözleşmesidir. Devlet yurttaşa şunu vaat eder: Hayatın korunacaktır. Mülkiyetin korunacaktır. İnancın korunacaktır. Kimliğin nedeniyle hedef haline geldiğinde devlet senin yanında olacaktır. 6-7 Eylül gecesi bu sözleşme çöktü.

Doğu ERGİL

Bir devletin demokratik niteliği, çoğunluğuna nasıl davrandığından çok, çoğunluğun gücüne sahip olmayan azınlık yurttaşlarına nasıl davrandığıyla ölçülür.

Bu ölçüyle bakıldığında 6–7 Eylül 1955 gecesi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin yalnızca en karanlık gecelerinden biri değildir. Cumhuriyet’in yurttaşlık anlayışının sınırlarını açığa çıkaran tarihsel bir nitelik testidir.

6 Eylül 1955 akşamı İstanbul’un sokaklarına yayılan şiddetin görünürdeki nedeni Kıbrıs sorunuydu. Ama tetikleyici, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalandığı haberiydi. Sonradan, “düzenlendiği” anlaşılan olayın haberi basının gayretleriyle hızla yayıldı.

Protesto amacıyla başlayan gösteriler birkaç saat içinde özellikle Rumların, fakat aynı zamanda Ermenilerin ve Yahudilerin belirlenmiş evlerini, işyerlerini, ibadethanelerini ve mezarlıklarını hedef alan büyük bir saldırı dalgasına dönüştü.

Geriye bakıldığında 6–7 Eylül’ü yalnızca “galeyana gelen kalabalıkların taşkınlığı” olarak açıklamak tarihsel olarak yetersizdir. Çünkü saldırganların hedefleri büyük ölçüde belliydi. Saldırılar belirli mahallelerde ve belirli mülkler üzerinde yoğunlaşıyordu. Gayrimüslimlere ait işyerleri, evler ve dinî kurumlar sistematik biçimde hedef haline geldi. Kimi yerde kendilerine de saldırıldı.

Olaylar İstanbul’la da sınırlı kalmadı; İzmir ve daha sınırlı ölçüde Ankara’ya da yayıldı. Akademik literatürde bu nedenle olayların “pogrom” olarak adlandırılması giderek yaygınlaşmıştır.

6–7 Eylül olayları bize şu soruyu bıraktı: Türkiye Cumhuriyeti, yurttaşlık kavramını etnik ve dinî kimlikten bağımsızlaştırabildi mi?

Cumhuriyet’in Çözülmemiş Sorusu

1923’te kurulan Cumhuriyet, hukuken yeni bir yurttaşlık rejimi oluşturdu. Osmanlı’nın din temelli millet sisteminin yerine eşit vatandaşlık fikri getirildi. Lozan Antlaşması da Türkiye’deki gayrimüslim azınlıklara belirli hak ve güvenceler tanıyordu.

Ancak hukuki yurttaşlık ile siyasal-toplumsal yurttaşlık arasında zamanla önemli bir mesafe oluştu.

Baskın Oran’ın Türkiye’deki azınlıklar üzerine çalışmalarının en önemli katkılarından biri tam burada ortaya çıkar. Oran, azınlık meselesini yalnızca “azınlıklara hangi hakların tanındığı” sorusuyla sınırlamaz. Asıl mesele, devletin ve toplumun, kimi ülkenin doğal sahibi, kimi ise ancak hoşgörüldüğü (hatta katlanıldığı) sürece yurttaş saydığıdır.

Başka bir ifadeyle; iki ayrı yurttaşlık kategorisi ortaya çıktı: Hukuki yurttaşlık ve fiilî veya sosyolojik yurttaşlık.
Bir kişi pasaportuyla Türk vatandaşı olabilir ama toplumsal ve siyasal tahayyülde hâlâ Rum, Ermeni veya Yahudi olarak, yani ülkenin “ikincil unsurundan” biri olarak algılanabilir. 6-7 Eylül tam olarak bu çelişkinin patladığı andır.

Bir Gecenin Değil, Bir Sürecin Tarihi

6–7 Eylül, 6 Eylül 1955 öğleden sonra başlamadı. Tarih çok daha geriye gider.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü ve Balkanlar’daki bozgundan sonra meydana gelen kitlesel göç, Anadolu’da yeni bir siyasal psikoloji oluşturmuştu. Mağduriyet, yenilmişlik, kimliksizlik, yurt kaybı, yoğun bir milliyetçiliğe yol açtı. Bu savunmacı bir milliyetçilikti ve nüfusun homojenleşmesini savunmanın merkezine oturttu. Bu zihniyet, Cumhuriyet döneminde farklı araçlarla devam etti:

1934 Trakya olaylarında Yahudiler hedef oldu.

1942 Varlık Vergisi, tüm gayrimüslimlerin ekonomik varlıklarına yöneldi. Onları mülksüzleştirdi.

1955’te 6–7 Eylül yaşandı.

1964’te ise Yunanistan vatandaşlığı da olan binlerce Rum, Türkiye’den sınır dışı edildi. Bu süreç, İstanbul Rum toplumunun demografik çözülmesini daha da hızlandırdı.

Baskın Oran bu tarihsel çizgiyi özellikle ekonomik boyutuyla okur. Ona göre bunlar yalnızca kimlik çatışmaları değildir. Aynı zamanda gayrimüslimlerden Müslüman çoğunluğa doğru gerçekleşen “sert sermaye transferleri”dir.

Oran, 1915, 1934 Trakya olayları, Varlık Vergisi, 6–7 Eylül ve 1964 sürgününü bu çerçevede aynı uzun tarihsel süreç içinde değerlendirir.

Bu yaklaşım 6–7 Eylül’ün anlamını değiştirir. Yağma (mülkiyetin el değiştirmesi) ve onu kolaylaştıran şiddet, artık bir siyasal araçtır.

6-7 Eylül’ün Ekonomi Politiği

Milliyetçilik yalnızca bayrak, dil ve kimlik üretmez. Bazen mülkiyet rejimini de değiştirir: Bir toplumun ekonomik seçkinlerinin kimlerden oluşacağı, hangi sermaye gruplarının güçleneceği ve hangi toplulukların ekonomik hayattan dışlanacağı, ulus-devlet oluşumunun görünmeyen boyutlarındandır.

Türkiye örneğinde bu sürece literatürde çoğu zaman ekonominin “Türkleştirilmesi” denmiştir. Bu yolla

  • Mülkiyet güvensizleşti.
  • İşletmeler tahrip edildi, üretime darbe vuruldu.
  • İnsanların ülkelerine duyduğu güven sarsıldı.
  • Ülkeden nitelikli insanlar göç etti.

Ama ülke ekonomik ve nüfus olarak daha homojen hale geldi.

Ali Tuna Kuyucu’nun 6–7 Eylül üzerine çalışması da olayları yalnızca kendiliğinden gelişmiş bir kalabalık hareketi veya kontrolden çıkmış tek bir hükümet komplosu olarak açıklamanın yetersiz olduğunu vurgular. Asıl açıklanması gereken, bu ölçekte bir kolektif şiddeti mümkün kılan yapısal ve ideolojik koşullardır.

Ulus yalnızca okulda ve orduda yaratılmaz. Çarşıda, sermaye ve mülkiyet sahipliğinde, mahallede ve aile içinde de yaratılır. Her halükârda devlet baş aktördür.

Kıbrıs: Tetikleyen Mekanizma

1950’lerin ortasında Kıbrıs meselesi Türk-Yunan ilişkilerinin merkezine yerleşmişti. Adanın Yunanlar tarafından ilhak girişimi Türkiye’de yoğun bir milliyetçi mobilizasyon yarattı. Meydanları dolduran, sokakları dalgalandıran kitlesel “Kıbrıs Türktür” hareketi bunun örgütsel ifadelerinden biriydi.

Basının rolü de kritik önemdeydi. 6 Eylül günü Selanik’teki bombalama haberi, “gayretli” basın sayesinde olağanüstü bir hızla kamuoyuna taşındı.

Fakat burada analitik bir ayrım yapmak gerekir. Kıbrıs krizi şiddetin bağlamını açıklayabilir; hedeflerin neden Rumların ötesine geçtiğini açıklayamaz. Eğer mesele yalnızca Yunanistan’la yaşanan diplomatik çatışmaysa Ermeni ve Yahudi yurttaşların işyerleri neden hedef oldu? Mezarlıkları neden tahrip edildi?Kiliseler, havralar neden saldırıya uğradı?

Bu sorular 6–7 Eylül’ün yalnızca dış politika kaynaklı bir reaksiyon değil, toplumun bilinçaltındaki travmayı harekete geçiren devlet destekli bir kışkırtma olabileceğini de ima eder.

Özetle, Kıbrıs krizi daha derindeki gayrimüslim karşıtı siyasal ve toplumsal duyguların harekete geçirilmesini kolaylaştıran bir tetikleyici işlevi görmüştür.

Devlet Nerede Başlar, Kalabalık Nerede Biter?

6-7 Eylül hakkındaki en hassas soru devletin rolüdür. Dilek Güven’in kapsamlı arşiv çalışmaları, olayların Cumhuriyet dönemi azınlık politikalarının daha geniş bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini gösterir. Güven’in çalışması 6-7 Eylül’ü homojen ulus-devlet yaratma süreçleriyle ilişkilendirir ve devlet kapasitesi ile devlet sorumluluğunu birbirinden ayırmayı teklif eder. Bir hükümetin bütün saldırganları tek tek yönetmiş olması gerekmez. Devlet; kamuoyu yaratabilir, milliyetçi örgütlenmeleri teşvik edebilir, hedef gösterilmesine göz yumabilir, güvenlik güçlerini pasifleştirebilir, şiddetin gerçekleşeceği siyasal atmosferi oluşturabilir.

Bu durumda devlet ile kalabalık arasındaki sınır bulanıklaşır. Modern pogromların karakteristik özelliklerinden biri de budur. Devlet şiddeti doğrudan uygulamak zorunda değildir. Bazen yalnızca şiddetin gerçekleşebileceği alanı üretir.

Asıl Kayıp, Tahrip Edilen Mülk ve Tapınaklar Değildi

En büyük kayıp, yurttaşlık güveninin çökmesiydi.

Bir Rum yurttaş için soru artık “zararım karşılanacak mı?” değil,

“Bu devlet beni gerçekten kendi yurttaşı olarak görüyor mu?”oldu.

Devlet ile yurttaş arasındaki ilişki yalnızca hukukla kurulmaz. Aynı zamanda bir beklenti sözleşmesidir. Devlet yurttaşa şunu vaat eder: Hayatın korunacaktır. Mülkiyetin korunacaktır. İnancın korunacaktır. Kimliğin nedeniyle hedef haline geldiğinde devlet senin yanında olacaktır.

6-7 Eylül gecesi bu sözleşme çöktü.

Bu nedenle olayların en önemli sonucu tahrip edilen mülklerin parasal değeri değil, gayrimüslim yurttaşların Türkiye’deki geleceklerine duydukları güvenin yıkılmasıydı.

1964’teki sınır dışı kararları bu kırılmayı daha da derinleştirdi.

6-7 Eylül’ün Ardından Kim Kaybetti?

Cevap açıktır:

Rumlar.

Ermeniler.

Yahudiler.

Saldırıya uğrayan bütün insanlar.

Fakat tarihsel açıdan cevap bundan daha geniştir: Türkiye kaybetti.

İstanbul yalnızca nüfus kaybetmedi. Tüccarlarını, zanaatkârlarını, doktorlarını, sanatçılarını, gazetecilerini, esnafını, komşularını ve yüzyıllar boyunca birikmiş kültürel sermayesinin bir bölümünü kaybetti.

Bir şehrin zenginliği yalnızca binalarından oluşmaz. Farklı insanların aynı şehirde birbirlerinden korkmadan yaşayabilme kapasitesi de bir sermayedir.Buna çoğulculuk sermayesi diyebiliriz. 6–7 Eylül, Türkiye’nin bu sermayesini dramatik biçimde azaltmıştır.

6-7 Eylül’den Çıkan Büyük Ders

Türkiye’nin 6-7 Eylül’le hesaplaşması yalnızca geçmişle ilgili değildir. Çünkü mesele Rumlar hakkında değildir.
Mesele devletin yurttaşlarının farklılıklarıyla kurduğu ilişki hakkındadır. Modern demokratik devletin temel ilkesi şudur: Devletin sahibi etnik çoğunluk değildir.

Devlet bütün yurttaşlara aittir. Çoğunluk devleti yönetebilir; fakat devlete sahip olamaz. Bu ayrım ortadan kalktığında demokrasi çoğunluk yönetiminden çoğunluk mülkiyetine dönüşür. Azınlıklar ise yurttaş olmaktan çıkarak “yük veya sığıntı” haline gelir. Sığıntıların hakları yoktur; ev sahibinin hoşgörüsü vardır.

Demokratik yurttaşlığın özü ise tam tersidir: Hiç kimse kendi ülkesinde misafir değildir.

Türkiye’nin Hafıza Sorunu

6-7 Eylül’ün belki de en dikkat çekici mirası, Türkiye’nin olayla kurduğu mesafeli ilişkidir.
Aradan yetmiş yılı aşkın süre geçmesine rağmen 6–7 Eylül hâlâ ulusal hafızanın merkezinde değildir.

2022’de TBMM’ye “6–7 Eylül 1955’in “Vandalizmi Hafıza Günü” ilan edilmesi ve mağdurların zararlarının araştırılması amacıyla komisyon kurulmasını öngören bir teklif sunuldu; teklif yasalaşmadı.

Bu durum daha geniş bir soruna işaret eder. Devletler başarılarını anıtlaştırmaya eğilimlidir. Olumsuz geçmişlerini ise çoğu zaman “olay” kelimesinin içine gömerler. Fakat demokratik olgunluk yalnızca kahramanlıkların hatırlanması değildir.

Devletin kendi mağdurlarını da hatırlayabilme kapasitesidir.

Sonuç: Bir Devletin Gerçek Sınavı

6–7 Eylül’ün bize öğrettiği en önemli ders belki de şudur:

Devlet kapasitesi yalnızca vergi toplamak, ordu kurmak, yol yapmak veya ekonomik büyüme sağlamak değildir. Devlet kapasitesinin daha derin bir boyutu vardır:

Devletin çoğunluğun öfkesine karşı azınlığın haklarını koruyabilme kapasitesi.

Hatta demokratik devlet tam olarak burada başlar. Çoğunluğun beğenip onayladığı insanları korumak kolaydır.

Devletin gerçek sınavı, çoğunluğun kuşkuyla baktığı insanları da aynı hukukla koruyabilmesidir. Bu açıdan 6–7 Eylül yalnızca Rumların trajedisi değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit yurttaşlık idealinin uğradığı büyük bir yenilgidir.

Fakat tarih yalnızca suçların kataloğu değildir. Aynı zamanda öğrenme imkânıdır. 6–7 Eylül’ün demokratik hafızadaki yeri doğru kurulabilirse olay Türkiye için yalnızca bir pişmanlık kaynağı olmaktan çıkabilir ve bir siyasal öğrenme aracına dönüşebilir. Çünkü çoğulcu toplumların en büyük güvenlik garantisi insanların birbirlerini sevmesi değildir.

Birbirlerini sevmek zorunda olmadıkları halde birbirlerinin eşit yurttaşlığını tartışma konusu yapmamaları ve birbirlerinin haklarını karşılıklı korumalarıdır.

Ve belki 6–7 Eylül’den yetmiş yılı aşkın süre sonra Kürt Sorunu’na yaklaşma biçimimizle bu olaydan aldığımız dersi sergileyeceğiz.

 

Doğu ERGİL kimdir?

Siyaset bilimci, akademisyen ve yazar. Uzun yıllar üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. Çalışma alanları arasında etnik kimlikler, demokrasi, siyasal katılım, çatışma çözümü ve insan hakları yer alır. Türkiye’de toplumsal barış ve Kürt meselesi üzerine hazırlanan çeşitli akademik ve saha araştırmalarında yer almıştır. 1995 yılında TOBB Başkanlık Danışmanlığı görevindeyken « Doğu Rapor »nu hazırladı. 45 kitap ve çeşitli dillerde yayımlanmış düzinelerce bilimsel makalesi ve kitap bölümü vardır.

Benzer Haberler

Irak’taki IŞİD’lilerin ilk grubu Ankara’ya getirildi:

184 kişilik listede Gar Katliamı'nın firari sanığı da var

Tutuklama, kayyum, işkence, ölüm…

İHD'den 2025 yılı insan hakları ihlalleri raporu

10 personel kayıp

Silivri'de batan geminin konumu tespit edildi

Şiddet görüntüleri ortaya çıkmıştı

Berhan Şimşek, CHP MYK üyeliğinden istifa etti

Melih Gökçek sakız çiğneyerek adliyeye girdi

'Kayıt dışı para aktarma' iddiaları için ifade verecek

Dört CHP’li AKP’ye geçti

Üsküdar’da sandalye hesabı değişti