Kürtler, Suriye’de “bütünleşme” temelli yürüttükleri siyaset ve diplomasi kazanımlarını güçlendiren ve yeni adımların önünü açan bir hat kuruyor. Hem sonraki adım olan anayasa yapımı için rol sahibi oluyor hem de siyasal mücadeleye entegre bir hacimli güç olarak, tüm kurumlarıyla Suriye’yi yönetmeye talip olacak bir gelecek için kolları sıvıyorlar.
Akın OLGUN
Suriye’de, entegrasyon temelli kurucu ortaklığın hızlanmış olduğu çok açık şekilde gözüküyor artık.
Bu hız, Suriye’nin Kürt sorununun çözümündeki kritik rolünü daha fazla öne çıkarıyor doğal olarak.
Kürtler, Suriye’de “bütünleşme” temelli yürüttükleri siyaset ve diplomasi kazanımlarını güçlendiren ve yeni adımların önünü açan bir hat kuruyor. Hem sonraki adım olan anayasa yapımı için rol sahibi oluyor hem de siyasal mücadeleye entegre bir hacimli güç olarak, tüm kurumlarıyla Suriye’yi yönetmeye talip olacak bir gelecek için kolları sıvıyorlar.
Bunun anlamı, düne takılmadan hep ileriye doğru bakmaktır.
Somut koşulların somut tahlilini, siyasal mücadelenin zemini olarak kavrayan ve bunu sahaya yansıtan bir siyasal pozisyonu da tarif ediyor durum.
Ortadoğu denklemine en uygun rasyonel aklı bulmak, o aklı siyasete aktararak varlığını güçlendirmek ve bunu yönetme temelli bir stratejiye oturtmanın hiç de kolay olmadığı sanırım herkesin kabulüdür.
Eğer hiç yok olma tehdidiyle karşılaşmamış ve vereceğiniz bir kararla binlerce insanın kaderini belirlemekle yüzleşmemişseniz, ölüm ve savaş üzerine her şeyi sorumsuzca söyleyebilmenizin yükü olmaz omuzlarınızda.
Savaşacak ve ölecek olan siz değilseniz, elbette ahkam kesmek çok zor gelmez.
Kalemini Kürdün kendi kaderini tayin etme kararına, iradesine hamasetle sivriltenlerin akıl yolculuğu da bundan bağımsız olmasa gerek.
O akıl, İsrail’in Gazze’ye giremeyeceğini, Hamas’la baş edemeyeceğini söylüyordu iri cümlelerle. İsrail’in Hizbullah’la savaşmayı göze alamayacağını ilan ediyor ve “Vietnam olur” tarzı cümleler kurmaktan çekinmiyordu.
O akıl, Rusya’nın Esad’ı terk etmeyeceğine o kadar güveniyordu ki onlar ne olduğunu anlayana kadar Esad çoktan ülkeyi terk etmişti.
Yani, eğer sizin aklınızla hareket etseydi Kürtler, on yıllara yayılan bir mücadele ile bugünlere gelebilmeyi başaran ve uluslararası kabul içinde dengeye oturan bir güç olamayacaklardı.
Kendi beceremediklerimizi, Kürtlerin omuzlarına yıkan tutumdan hızla uzaklaşmayı, siyasi ve ahlaki olarak durduğumuz yeri sorgulamayı dert edinmeliyiz kanaatindeyim bu nedenle.
Öte yandan:
Süreç için “olmaz”, “Kürtler kandırılıyor”, “buradan bir şey çıkmaz” diyerek yüz çevirenlerin, süreç hızlandıkça (ki çok daha da fazla hızlanacak) “oluyor” kaygısına kapıldıklarına şahitlik ediyoruz. Bir kesim, “oluyor” kaygısıyla daha da hırçın ve lümpen bir tutuma savrulurken, bir kesim ise hızla yön değiştirip, sanki “olmaz” diyen kendileri değilmiş gibi, herkesi sağa sola itiştirerek “ben demiştim bakın” havasında hırsla öne fırlıyor.
Tekrar konuya dönersek:
Mazlum Abdi’nin, yeni Suriye’de aldığı rolü, üzerinden üniformasını çıkarmasını ve Kürtler’in Suriye’de siyasal temelli kurucu olma pozisyonunu ne kadar doğru algılıyoruz emin değilim.
Kürtler açısından, tarihsel bir adım söz konusu bana göre.
Bunun anlamı; silahla katedilen yolun, artık siyasal mücadele ile sürdürüleceğidir.
Karar da, iddia da çok büyük ama artık Kürtler için “olmaz” diye bir şey yok. Çünkü onlar “olmaz” denilen her şeyi “olur” kılan bir siyasal gelenek oluşturdular.
Bu geleneğin başardıklarını görmek zor olmasa gerek.
Mazlum Abdi’nin hiç bir zaman apoletleri olmadı. Onun generalliği halk tarafından verilmişti.
O da “ben generalim” diyerek dolaşmadı ortalıkta. İçinden geldiği gelenekte de böyle bir tarzın olmadığını bilen bilir.
Dolayısıyla, üstlendiği görevler ve aldığı sorumluluklar, siyasal mücadele kararlılığını sembolize ediyor daha çok diyebiliriz.
Özetle, bir kararlılık mesajıdır bu. Hem sürecin ciddiyetine ve tutumlarının taktiksel olmadığına hem de “bütünleşme” ve “demokratik toplum ve barış” siyasetine bağlılığa…
Tüm olup bitene bakıldığında hem Türkiye için hem de Kürt siyasal hareketi için Suriye’deki entegrasyon sürecinin bir turnusol olduğu söylenebilir.
Başarıldığı ölçüde adımlar gelişecektir. Dolayısıyla, sürecin ve çözümün bir deneyimleme alanıdır da Suriye süreci.
Suriye’de, silahlı ve örgütlü bir gücün entegrasyonu kazasız şekilde yol alır ve siyasal mücadele zeminine oturursa; bu Türkiye’nin hızlı adımlarla yol açıcı bir pozisyon alacağına işaret eder.
Kaldı ki Türkiye’nin silahlı güçleri kendi ordusuna entegre etme gibi bir sorunu da yok. Yani eli daha rahat.
Yok sayılan, inkar edilen ve sistemin dışına itilen Kürtlerin, Türkiye’nin ikinci yüzyılında, sisteme dahil edilmesi ve bunun anayasal temelde koruma altına alınması, sorunun yasal ve hukuki boyutunu büyük oranda çözmüş olacaktır.
Toplumsal boyutu ise mücadelenin sürekliliğiyle, ortaya konacak iradeyle şekillenecek denilebilir.
Talep eden, bekleyen değil, kuran ve zorlayan olma, alternatifler oluşturma gibi bir çok pratiğin örgütlü kılınması, kaçınılmaz olarak herkesin gündeminde olacak artık.
“Kürt sorunu yüzünden sınıf mücadelesi gelişmiyor” diyenlerin bahanesi, “Kürt savaşı yüzünden milliyetçilik yükseliyor, sol gelişemiyor” söylemi de böylece rafa kalkmış olacak.
Bu durumdan hoşnut olmayan, beğenmeyen ve hatta Mazlum Abdi’nin “General” olarak anılmasına atıfla, küçümseyici göndermeler yapan “tuhaf” bir dalgalanmanın süreç karşıtlığıyla yan yana gelmesi şaşırtıcı değil.
Mazlum Abdi’nin aldığı ve seçtiği pozisyon, Şara’nın olası kötücül yönelimlerinden azade kalabileceği bir alan da sunmuş oluyor kendisine. Dinlemeyen Şara olacaksa, sorumluluk da Şara’ya ait demektir bu durumda.
Ama anlaşılan o ki Ahmet Şara, hızla uluslarası sisteme entegre olmak istiyor. Buna mecbur ve ayakta kalmasının tek yolu da bu.
Bunun için oturmuş bir sisteme ihtiyacı var. Türkiye’nin desteği ise tek başına yeterli değil. İç cepheyi güçlendirmeden, uluslarası sistem içinde güven içinde kalması zor. Çünkü bir gözü hep arkada olacak.
Bu nedenle, meşruluğu dünya kamuoyu nezdinde de yüksek olan Kürtlerle barış içinde olması, kendisinden beklenen “tek bayrak tek devlet tek ordu” temelli istikrar yolculuğunu güçlendirecek önemli bir olgu. Hatta olmazsa olmaz.
Kürt siyasal hareketinin entegrasyona açık, kurucu ortak olmakta kararlı, risk almakta cesur kılan aklına biraz da bu cepheden bakmakta fayda var.
Kürtler, muhataplarını sadece kendileri seçmiyor. Konjonktür, bölge, uluslarası durum vs. hepsi belli bir durumu zorluyor. Kürtler o durumun içinden en olası seçeneği iradileştiriyor özetle.
Eğer Esad kaçmasa ve kazanan olarak Suriye’de kalsa ve Kürtler onunla sorunun çözümünde ortaklaşsa ve yeni Suriye’yi birlikte inşa etmenin adımlarını atsaydı, bugün muhtemelen Mazlum Abdi’ye “yalancı general” göndermesi yapanlar, onu omuzlarında taşıyor ve ne kadar akıllı, bilge bir komutan olduğunu anlata anlata bitiremiyorlardı. Bu da bir gerçek ama Esad ülkesini bırakıp kaçtı ve şimdi mazlum Kürt halkının iradesi küçümseniyor ki asıl sorun da bu.
Süreç karşıtlığını en negatif yerden gören, veya utangaçça karşıtlık pozisyonundan konuşanlarda da böyle oluyor.
Erdoğan ile bu sürecin kurulmuş olmasına bozuluyorlar. Sanki Erdoğan’ı Kürtler seçmiş gibi.
Erdoğan karşıtlığından siyaset yapan, o karşıtlıkla kendisini var etmek dışında hiç bir siyaset kuramayan kesimler, Erdoğan’a karşı yükselttikleri nefreti Kürtlere doğru akıtarak, onları baskılamaya çalışıyorlar. Bu acıklı bir durum.
“Hayır” pozunu bağıra bağıra duyuranlar, Kürtlere “kandırılıyorsunuz” derken, kendilerinin çok daha akıllı olduklarını da ilan ediyorlardı aslında. Oysa dönüp kendi hallerine baksalar, anlayacaklar durumu ama bakmak bile cesaret istiyor malum.
Kürtler bir arada duruyor, siz bölünmüşseniz,
Kürtler yan yana siyaset yapmayı başarıyor ama siz birbirinizi yiyorsanız,
Kürtler devletle masaya oturup, müzakere edebiliyor, dostlarını, yoldaşlarını dışarı çıkarıyor ve yarının siyasetine hamle yapabiliyor ama sizler sadece “olmaz”, “hayır” demeyi siyaset sanıyor ve siyaseten geleni görmemeyi tercih ediyorsanız, “akıl” kısmında eksikliği yaşayan Kürtler değil demektir.
Hem müzakere edip hem kurucu ortaklığı zorlamak hem demokratik dönüşümü toplumsal temelde örgütlemek hem de stratejik ve taktiksel adımlar atmak olası ama bunun tüm yükünü Kürde yıkmak, “iktidar kalsın, ben böyle iyiyim” demektir.
Eğer, bölgesel gelişmelerde büyük kırılmalar yaşanmaz ve İsrail merkezli kimi büyük müdahaleler gerçekleşmezse, yarın, belki yarından da yakın Mazlum Abdi, İlham Ahmed Türkiye’ye gelecekler. Bu gelişler, Kürt barışının stratejik anlamda statüsünü belirleyecek ve bir devlet politikası olduğu gerçeği üzerinde oluşan sis perdesini ortadan kaldıracak.
Buna hazır olmayı başaramayan her siyaset, doğal olarak ikinci yüzyıl siyasetinde kendisine yer bulmakta pek bir zorlanacak.
Neye hazır olduğunuz, neyle karşı karşıya olduğunuzu da anlatır çünkü.
Uzun zamandır muhalif mahalle kendini eğliyor olup bitenle ilgili maalesef.
Bu nedenle, süreç, çözüm ve barış ekseninde kendini örgütleyen, planlayan, organize eden Kürt siyasetini dışlamak yerine, onunla yan yana olmakta ısrar edip, pozitif eleştirilerle katkı sunmak ve süreçten tüm ilerici muhalif güçlerin tek parça çıkacağı hattı tutmak, korumak mümkün.
Kürt siyasetini devlet karşısında yalnızlaştırmak, güçsüzleştirmek, “siz de yenilin” demek olur ki her yenilgi büyük çöküşler yaşatır ama Kürtler yenilirse o çöküş büyük olmakla kalmaz, yok edici de olur.
Kürtler kazanırsa, kazanmanın gücü, yarını hep birlikte kurmanın ve demokrasi mücadelesinde tek cephe olmanın Türkiye siyaseti doğar.
Bunun anlamı ise Türkiye’yi kazanmaktır.
Vaat edilen de budur daha çok.







