Bugün itibarıyla Özgür Özel’e “topal ördek” demek için henüz erken. Çünkü hâlâ çok önemli bir siyasi avantajı var: ortaya çıkan toplumsal değişim talebinin adreslerinden biri olmaya devam ediyor. Yeni Parti’nin kuruluşuyla birlikte, CHP’deki mutlak butlan ve kayyum tartışmasının dışında kendisine ayrı bir siyasi alan açmış durumda.
Nihat ALTAN
Türkiye siyasetinde bugün olup biteni anlamak için önce bir yanılgıyı terk etmek gerekiyor:
Türkiye’de asıl mücadele, hükümet olmak ile muhalefet olmak arasındaki mücadele değildir.
Asıl mücadele, Türkiye’nin siyasal merkezinin nasıl ve nerede kurulacağı, kurulan ve kurulacak bu merkezde kimlerin yer alacağı, yer alanların rollerinin ne olacağına ilişkindir.
Bu ayrım çok önemlidir.
Hükümetler değişebilir; partiler kurulabilir, bölünebilir, birleşebilir; aynı şekilde “Liderler” de değişebilir ama bir ülkenin siyasal merkezi dediğimiz şey, bunlardan daha ötesidir. İçerisinde; devletin nasıl tanımlandığından tutun yurttaşlığın nasıl tarif edildiğine, hangi kimliklerin eşit kabul edildiğinden tutun hangi taleplerin meşru sayıldığına, merkez çevre ilişkisinden tutun yargının siyasetten ne kadar bağımsız kalacağına, güvenlik ile özgürlük arasındaki sınırın nereden başlayıp nerede biteceğine dek, birçok konu bulunur.
Türkiye’nin son yüz yılı, bir yönüyle bu merkezin kimin tarafından ele geçirileceğine ilişkin mücadelelerin tarihidir.
Bu nedenle bugün CHP içinde olup bitenleri kişisel ele almak ve böyle okumak büyük bir hata olur.
Çünkü CHP, Türkiye’nin herhangi bir siyasi partisi değildir. Devletin kuruluşunda doğrudan rol almış; Parti-Devlet ayırımının olmadığı uzunca bir dönem boyunca ve çok partili hayata geçişten sonra dahi devleti yönetmeye devam etmiştir. 1980 darbesi sonrasında SHP deneyimi ile başka bir kimlik arayışı olsa da sekteye uğratılmış, 1990’larda Kürt meselesiyle karşı karşıya gelmiş, 2000’lerden sonra ise uzun süre AKP’nin karşısında seçim kazanamamasına rağmen, Türkiye siyasetine yön veren ana kolon olarak kalmaya devam etmiştir.
***
31 Mart 2024 sonrası yaşananlar
Türkiye gibi ülkelerde iktidarların korkusu oy kaybetmek değildir; asıl korkuları, toplumun gözünde “yenilmez” olmaktan çıkmaktır. “Yenilmez”lik algısı yıkıldığı anda tarihsel olarak kaybetme trendine girerler. Uzun süreli iktidarlar için bu bir kırılmadır.
AKP 2015 ve 2024’te böylesi iki büyük kırılma yaşadı.
İlkin 2015, ardından 2024 sonuçlarıyla seçmen ilk kez, iktidar değişikliğini yalnızca bir ihtimal olarak değil, gerçekçi bir seçenek olarak görmeye başladı.
2024’ün gizli öznesi: Kürt seçmen
Seçim sürecini takip edenler bilecektir; herkesin kılı kırk yardığı ittifaklar, taktikler, stratejiler oluşturuluyor, herkes “en çok oyu nasıl ve neyle alırım” hesabı yapıyordu. Lakin seçimler yaklaştıkça herkesin kafasındaki soru şuydu: Kürt siyasal hareketi ne yapacak, özellikle Türkiye kentlerinde nasıl bir tavır alacak ve taktik sergileyecek?
Soru önemliydi zira milyonlarla ifade edilen bir tabandan söz ediliyordu. Peki, gerçekten Kürtler ne yapacaktı? Kürt illeri dışında, özellikle İstanbul, İzmir ve Ankara başta olmak üzere; Adana, Mersin, Kocaeli, Konya, Bursa, Balıkesir ve Tekirdağ gibi illerde Kürt seçmen nasıl hareket edecekti?
Cevap, “Kent Uzlaşısı” olarak ortaya çıktı: Kürt siyasal hareketi, ne iktidar ve ne de muhalefetin beklemediği bir tutum alarak, güçlü olduğu birçok alanda; adına “Kent Uzlaşısı” denen bir strateji yürüttü ve bunu il, ilçe, belde bazında hayata geçirdi. Seçimler, AKP’nin tarihinde ikinci kez birinci parti konumunu yitirmesi, CHP’nin ise1989 seçimlerinden sonra ilk kez birinci parti olmasıyla sonuçlandı.
Kent Uzlaşısını doğru anlamak
DEM Parti’nin bazı bölgelerde aday çıkarmaması veya adaylık stratejisini muhalif kesimlerin güçlü olduğu iller ve ilçelerde farklılaştırması, CHP’nin birçok kritik belediyeyi kazanmasında etkili olmuştu.
Ancak, “Kürtler CHP’ye oy verdiği için AKP kaybetti” demek, tek başına yetersizdir; zira gerçek daha karmaşıktır.
Bunun siyasi anlamı, basit bir oy transferinden ibaret değildir.
Burada cesurca konuşmak gerekir; Kürt seçmenin verdiği iki önemli mesaj vardır:
Birincisi: Mevcut Nizam’da dahi, “Kürtlerin desteği olmadan Türkiye’de iktidar değişikliği matematiksel olarak mümkün değildir.”
İkincisi ve daha önemlisi: “Türkiye 100 yıl önce kurulan tek boyutlu “Nizam” ile devam edemez; devam edebilmesi için, kuruluşta dışlanan tüm kesimlerin; dillerin, kimliklerin, kültürlerin, kadın ve sınıfların dahil olacağı yeni bir Nizam ve sözleşme gereklidir. Dolayısıyla, mesele salt “OY” hesabı değildir, böyle de yaklaşılmamalıdır.
Bu, tüm partiler ama özellikle CHP açısından son derece yeni bir durumdu. Fakat CHP’nin uzun yıllar aşamadığı tarihsel bir paradoks vardı:
Kürt meselesini çoğunlukla “terör”, “güvenlik”, “üniter devlet”, “feodalizm” başlıkları üzerinden değerlendiren mevcut paradigmanın temelleri CHP tarafından atılmıştı. Fakat bu paradigma, artık kendisine de “diş göstermeye” başlamıştı. CHP, bunu aşmak için demokratikleşmeden söz ettiğinde Kürt meselesine çarpıyor; Kürt meselesine dokunduğunda ise kendi eliyle oluşturduğu zihniyetin sınırlarına tosluyordu. Peki, bu nasıl aşılacaktı?
CHP genel başkanlık koltuğuna oturan ve 2024 seçimlerinin birinci partisi olarak toplumun karşısına çıkan Özgür Özel’in önündeki düğüm de buydu ve bu düğüm 2024’ten sonra daha da sıkılaşmıştı.
Çünkü artık Kürt seçmen yalnızca “bir seçmen” değildi; Kürt seçmenin kendi kimliğini koruyarak yaptığı-yapacağı stratejik tercih, hem iktidar matematiğinin ve hem de “iktidar” olma sonrasının en önemli parçası haline gelmişti.
“Kent Uzlaşısı”nın gerçek anlamı buradaydı.
Bu nedenle “Kent Uzlaşısı”nı sadece, “DEM aday çıkarmadı, CHP kazandı” seviyesinde okursak hiçbir şey anlamamış oluruz.
“Kent Uzlaşısı”nın asıl önemi, Kürt seçmen ile sosyal demokrat/seküler seçmenin ilk defa aynı demokratik değişim projesinin içinde yan yana gelme ihtimaliydi.
Bu, Türkiye açısından son derece büyük bir dönüşümdü çünkü Türkiye’nin yüz yıllık siyasal mimarisinde Kürt meselesi çoğunlukla “çözülmesi gereken bir güvenlik sorunu” olarak ele alınmıştı.
Oysa yeni siyasal dönemin önüne gelen soru şuydu: Kürt meselesi çözülmeden Türkiye demokratikleşebilir mi?
Cevap hayırsa, o zaman Kürt meselesi artık çevresel değil, merkezi bir demokrasi meselesidir.
CHP’nin içindeki büyük çelişki
Bir parti veya oluşum, negatif ortak paydası “Gitsin” diyenlerin bir platformu olabilir ama bu, nasıl bir ülke-toplum ve düzen istedikleri konusunda ortak paydada uzlaştıkları anlamına gelmez.
“Gitsinler” demek kolaydır fakat bu siyaset değildir; “gitsinler” deyip, nasıl bir gelecek? cevabı vermeyenlerin kazanması mümkün değildir. 6’lı masa ucubeliği bunu kanıtlamıştır.
Mesele, gitmesi istenen parti ya da kişilerden sonra ne yapılacağıdır; topluma vaat edilen nedir, nasıl bir hikâye sunulacak ve bu hikâyenin senaryosunu kim yazacak; kimin rolü ne olacaktır?
Sınırları aşan Kürt meselesi, kadının statüsü, yoksulluk, hukuk, adalet, demokrasi ve dış politika konularında mevcut iktidardan farklı olarak ne sunulacak ve bunlar nasıl hayata geçirilecektir?
2024 yerel seçimlerinde Özgür Özel ve ekibinin cevap vermediği-veremediği en büyük zayıflığı buydu.
Burada Özgür Özel’in karşısına iki Türkiye tasavvuru çıkıyordu.
Birinci tasavvur şudur:
Devlet güçlü olacak, güvenlik politikası belirleyici olacak, Kürt meselesinde kırmızı çizgiler korunacak, muhalefet geniş tutulacak fakat bu genişleme devletin temel kodlarına dokunmayacaktır. Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun için çok fazla plan-programa da gerek yoktur; asker-polis, İMF ve neoliberal reçeteler zaten orada duruyor, yapılması gereken tek şey, etrafa birkaç mavi boncuk ve gülücükler saçarak bunu idare etmeye devam etmektir.
İkinci tasavvur ise şudur:
Devlet güçlü olabilir ama hukuk devleti olacaktır; güvenlik politikası demokratik siyasetin yerine geçmeyecektir; Kürt meselesi inkâr politikalarıyla değil; siyasal eşitlik, yerel demokrasi, adalet ve hukuk yoluyla ele alınacaktır; belediyeler seçilmiş iradeye ait olacaktır; sivil toplum güçlü olacak, farklı kimlikler inkar edilmeden anayasal vatandaşlık ile teminat altına alınacaktır; yolsuzluk, yoksulluk son bulacak, insan onuruna yakışır bir yaşam kurulacaktır.
Peki, Özgür Özel ve ekibi hangi tasavvuru seçecekti?
Yaşanan asıl çatışma buydu.
Bu çatışma ilk başta açıktan olmadı ama dipten gelen dalga ve perde arkasında olan-biten buydu.
Zira Türkiye gibi ülkelerde bazen bir lidere verilen destek, o liderin siyasetini büyütmek için değil, onun siyasetinin yönünü değiştirmek içindir.
Bu ayırım kritik;
bazı insanlar ve yapılar gerçekten özgürlük ve adalet için,
bazıları sadece Erdoğan karşıtı oldukları için,
bazıları Özgür Özel ve ekibinin iktidar ihtimalini gördükleri için
ancak bazıları da var ki, daha derin bir sebeple; mevcut nizamın değişmesini engellemek için Özel’in etrafında toplanmışlardı.
“Erdoğan karşıtlığı” kılığına girmiş bir kuşatma.
Negatif payda’nın yetmeyeceğini söylememizin nedeni budur ve ilk günden başlayarak ve halen de, Özgür Özel’in çevresindeki kuşatmanın en tehlikeli yanı da budur.
Siyasette de toplumda da hiçbir karşılığı olmayan Muharrem İnce gibi kimi unsurların “Kent Uzlaşısı” ve Özgür Özel’in söylemsel de olsa, Kürt meselesine ilişkin dile getirdiklerinden sonra, aleyla vaveyla onun etrafına doluşmaları, bir demokrasi tercihi değil, girilmesi muhtemel (doğrusunu söylemek gerekirse, Özgür Özel ve ekibinde bu vizyon var mı, ondan da emin değilim) yörüngeden saptırma amaçlıdır.
“Mutlak Butlan: Hukuki bir davadan çok daha büyük bir mesele
CHP kurultayı üzerinden yürütülen “mutlak butlan” tartışması da bu nedenle sadece CHP içi ya da soyut bir hukuk tartışması değildir.
Özgür Özel, kurultay davasını “siyaset mühendisliği” olarak nitelendirdi ve partinin kenetlenmesi halinde dışarıdan müdahalenin sonuç alamayacağını savundu. Bu görüş yanlış değildi; iç bütünlüğü güçlü yapılar-partiler ve hareketler, dışarıdan saldırılarla yara alsalar da yollarına devam edebilir ve hatta çoğu zaman bu tür saldırılar onları daha güçlü de kılabilir.
Fakat bu mesele Özgür Özel’in çok ötesindedir; Özgür Özel’in bugün karşı karşıya olduğu sorun, yalnızca mevcut iktidarın baskısı ya da “Kılıçdaroğlu’nun hırsları” değildir.
“Müesses Nizam”ın yeni stratejisi
2015-2025 arası yaşanan sert çatışma süreci kimseyi yanıltmasın; 2010 sonrası bölgenin içerisine girdiği durum ve bunun içe yansımaları şunu açığa çıkarmıştır: 100 yıldır sürdürülen siyaset artık sürdürülemez, Türkiye mevcut kodlar ile ayakta kalamaz ve eski düzenin siyasal aktörleri de artık eskisi gibi davranamaz.
Kürt meselesinin inkârı, askeri vesayet, katı devletçilik, komşuları ile kavgalı, bürokratik elitizm, bir yandan mutlak yoksulluk öte yandan ekonomik ayrıcalıkların savunulması gibi eski kodlar artık geniş toplum kesimlerinde aynı meşruiyete sahip değildir.
O halde müesses nizam ne yapacaktır?
Cevap bellidir; yeni siyasetin içine girecektir.
Burada “müesses nizam” kavramını da dikkatli kullanmak gerekiyor.
Bunu tek merkezden yönetilen gizli bir komplo olarak anlamıyorum;
Silahlı ve sivil bürokrasinin yerleşik refleksleri,
Etkilerini yitirmek istemeyen siyasi elitler,
Medya, akademi, hukuk ve “sivil toplum” içerisine sızmış farklı aktörlerin kendi aralarında “çatışsalar da” kimi konularda ortaklaşabildiği bir alandan söz ediyorum.
Çıkarları bozulmadığı sürece kimin başta olduğu-olacağı bu kesimler açısından önemli değildir.
Korku ya da kaygı, Türkiye’nin demokratikleşirken Kürt meselesini çözmesi, özgürlük ve eşitliğin tüm topluma yayılması; yolsuzluk ve yolsuzluğun ortadan kalkmasıdır. Engellenmek istenen-istenecek olan budur.
Çünkü böyle bir gelişme, Türkiye’nin son yüz yıllık siyasal ve ekonomik mimarisini; bürokratik elitizmi ortadan kaldıracak ve bir avuç korporatist tarafından bu güne kadar elde edilen tüm ayrıcalıklar yitirilecektir.
Bu nedenle “Erdoğan karşıtlığı” ile temel hak ve özgürlükler, “demokratikleşme” aynı şey değildir; ikisi arasındaki farkı görmek zorundayız.
Örnek olsun:
Bir insan hem Erdoğan’a karşı ama hem de devletçi olabilir.
Bir insan yerel demokrasiyi savunabilir ama konu Kürt illeri olunca yerel demokrasiyi istemeyebilir.
Bir insan kendisini “sosyal demokrat” görebilir-gösterebilir ama coğrafyamızdaki halkların dil, kimlik, kültür ve siyasi eşitliği konularında muhafazakâr olabilir.
Bir insan “hukuk devleti” diyebilir ama aynı insan farklı bir guruba negatif hukuk’u savunabilir.
Bir insan yolsuzluğu eleştirebilir ama aynı insan kendisi başa geçtiğinde yolsuzluk yapabilir…
Soru şudur:
Özgür Özel ve ekibinin gelecek vizyonu nedir?
100 yıllık nizam ile mi devam edecek, yoksa özgürlükçü bir sözleşme için öncülük mü yapacak?
Bu soruya cevap verilmeden hiçbir şey anlaşılamaz.
Eğer Özgür Özel sıradan bir partinin sıradan bir genel başkanı olsaydı, kimsenin bu soruları sormasına gerek kalmazdı.
Fakat hem 2024 sonrası yaşananlar ve hem de “LİDER” olma iddiasıyla çıkan Özel için bu sorular meşrudur.
İmralı ziyareti ve çerçeve yasa kararı: Geri adım mı, siyasi kalkan mı?
İmralı ve çerçeve yasa meselesine bu nedenle biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Zira yeni bir tarih, yeni bir sözleşme ve yeni bir toplum kurma tartışmaları ve bunun ilk adımları belirmiş durumda.
Evet, yüreğimizin bir yerlerinde “Güvercin tedirginliği” olmaya devam etse de, 2 yıldır yürütülen tartışmalar-görüşmeler sonucunda tüm eksik ve yetersizliğine rağmen, tarafların gelmiş olduğu bir nokta oluştu. Bu nedenle hem İmralı’ya temsilci gönderme ve hem de 10 Ağustos 2026’daki meclis oylaması çok önemliydi. Özel’in bu her iki konudaki tavrı ve “LİDERLİĞİ” herkesin malumudur; İmralı adasına giden heyete temsilci vermedi. CHP’den koptuktan sonra kurduğu “Yeni Parti’nin 10 Ağustos günü “Çerçeve Yasa” için yapılan tarihi oylamada tutumu da izaha muhtaç biçimde orta yerde durmaya devam ediyor:
Özgür Özel, her iki tutumun da bilinçli bir tercih olduğunu savunuyor ve şöyle izah ediyor: “Hem Erdoğan ne derse tersini söyleyelim” anlayışının doğru olmadığını, yıllardır savundukları bir görüşün sırf Erdoğan karşıtlığı nedeniyle tersinin savunulamayacağını gösterdik ve hem de parti içi demokrasi gereği, vekiller kendi seçmen tabanlarına göre hareket etsin istedik”
Bu argüman ilk bakışta son derece demokratik görünüyor; milletvekillerine vicdani alan bırakılıyor, seçmenlerinin görüşlerini dikkate almaları isteniyor, parti içi çoğulculuğun korunduğu belirtiliyor.
Gerçekten öyle midir?
Birinci okuma:
İmralı ile başlayan görüşmelerin başından beri, Özgür Özel’in çevresinde yer alan ve onunla birlikte hareket eden ana gövde, yürütülmekte olan sürece cepheden “karşı” çıkmamayı ama dâhil de olmamayı bir “strateji” olarak yürütmektedir.
Özgür Özel, “kendisiyle hareket eden” kesimin bu “hassasiyetini” gördü ve aralarında bir kopuş yaşanmasını istemedi.
İkinci okuma:
Özgür Özel, Kürt meselesinin çözümünün siyasi sonuçları belirginleşmeye başladığında, kendisini çevreleyen milliyetçi/devletçi basıncın altında daha temkinli bir pozisyona geçti ve kendisine siyasi bir kalkan oluşturdu.
Hangisi doğru?
Bence ikisinin de bir parça doğru olması mümkün.
Ama daha önemli bir şey var:
Özgür Özel burada bir karar vermedi sadece; gelecekteki demokrasi perspektifinin sınırını da çizdi:
Verilen birinci mesaj, Kürtleredir: “Sürecin tamamen dışında değiliz ama bu süreci sahiplenmeye de hazır değiliz.”
İkinci mesaj ise, mevcut düzenin devam etmesini isteyenleredir: “Kurulu Nizamın sınırlarına dokunmayacağız”
Bu tutum, kısa vadede batıdaki bazı seçmenlerini koruyabilir.
Fakat uzun vadede Kürt halkına ve özgürlük-eşitlik isteyen tüm kesimlere şu soruyu sordurur:
“Özel ve ekibi gerçekten demokratik çözümün tarafı mı, yoksa müesses nizam tarafından iktidara hazırlanan başka bir güç odağı mı?”
Meselenin en kritik noktası da budur.
Zira Türkiye’de müesses nizam açısından korkutucu olan şey, kimin iktidar olacağından çok, olası bir iktidarın demokratikleşme ile Kürt meselesinin çözümünü aynı projede birleştirmesi ve 100 yıllık statükonun yıkılmasıdır.
Çünkü o zaman Türkiye’nin siyasal merkezi değişir.
Yerel yönetimlerin statüsü değişir.
Devletin güvenlik anlayışı değişir.
Anayasal vatandaşlık anlayışı değişir.
Ve en önemlisi:
Türkiye’de “Kürt meselesini çözmek” artık bir partinin diğerine verdiği taviz değil, yeni devlet aklının kurucu unsurlarından biri haline gelir.
İşte o zaman yüz yıllık inkâr politikasının siyasi zemini ortadan kalkmaya başlar.
Elbette bunların hepsi bir denklem.
***
Buraya kadar söylediklerimizi toparlarsak; Özgür Özel’in önünde üç temel yol bulunmaktadır.
Birinci yol:
Hukuk devletini herkes için savunarak, Kürtler ile kurmak istediği ilişkiyi seçim taktiğinden çıkarıp demokratik mutabakat zeminine taşır; milliyetçi seçmeni kaybetmemek için Kürt meselesinden geri çekilmek yerine Türkiye’nin tamamına hitap eden bir demokratik vatandaşlık projesi kurar ve Kürt meselesinde demokratik çözümde ısrarcı olur ve böylece kurduğu partinin sosyal demokrat kimliğini güçlendirerek, özgür bir Türkiye’nin kuruluşuna adım atar.
Bu durumda Özgür Özel’in liderliği güçlenir.
Çünkü farklı grupların ortak paydasını onların taleplerini törpüleyerek değil, daha büyük bir siyasi hedef yaratarak oluşturmuş olur.
İkinci yol;
- Kürt meselesinde daha temkinli,
- Milliyetçi seçmene daha yakın,
- Devletçi reflekslere daha açık,
- Etrafını kuşatan statükoculara daha fazla yaslanan,
- Ekonomik ve sosyal programı sermayeye daha yakın.
Bu yol kısa vadede Yeni Parti’nin bazı kesimlerdeki oyunu koruyabilir.
Fakat bu, toplumun geniş kesimlerinde çok ciddi bir kırılma olur.
Üçüncü yol:
Özel herkesi memnun etmeye çalışır.
Kürtleri kaybetmek istemez.
Milliyetçileri ürkütmek istemez.
Meclis gurubu ve belediye başkanları ile didişmek, İmamoğlu’yla açık rekabet ama en önemlisi, müesses nizam ile açık çatışmadan kaçınır.
Fakat aynı zamanda hiçbir konuda kesin bir siyasi hat oluşturamaz.
Sonunda herkesle konuşan ama kimseye yön veremeyen bir genel başkana dönüşür.
En tehlikeli ihtimal budur.
İşte o zaman gerçekten “topal ördek” olur.
Topal ördek, sandalyede oturan ama ayağa kalkamayan lider değildir.
Topal ördek; farklı güç merkezlerinden herhangi birine “hayır” diyemeyen liderdir.
Yeni Parti’nin yasa oylamasındaki bölünmesini bu perspektiften değerlendirmek gerekiyor.
Mevcut durumda bir fay hattı oluşmuş durumda ve fakat bu fay hattı artık yalnızca Özel’in kurduğu partinin iç fay hattı değildir.
Türkiye’nin bütün muhalefetinin fay hattıdır:
“Kürt meselesinin çözümünü eşit haklar temelinde kabul ediyor musun, etmiyor musun?”
Bu soru, artık Türkiye siyasetinin ana sorusudur; zira peşi sıra gelen-gelecek bütün soru ve sorunlar, bu soruya verilecek cevapta saklıdır.
Sadece Özgür Özel değil, hiç kimse artık bu sorudan kaçamaz.
Özel ve ekibi isterlerse, Yeni Parti’yi “Türkiye’nin demokratik dönüşümünün kurucu partisi” haline de getirebilir. İsterlerse, “AKP-Erdoğan gitsin, biz başa gelelim, rantı biraz da biz toplayalım” gibi, klasik siyasetçi haline de gelebilir.
Bu iki seçenek arasındaki fark çok büyüktür.
Birincisinde Türkiye’nin siyasal merkezini değiştirir; toplumun refahını, özgürlüğünü, eşitliğini sağlarken, ikincisinde ise, herhangi bir düzen partisi-iktidarı daha olur.
Peki, Özgür Özel ne yapacak?
Benim temel öngörüm şu:
Özgür Özel kısa vadede kuşatmayla tamamen kopmayacak.
Çünkü içinde bulunduğu siyasi koşullarda bunun maliyeti çok yüksek; zihin açıklığı ve çok büyük cesaret gerektiriyor.
Fakat aynı zamanda tamamen teslim de olmayacaktır.
Daha muhtemel olan; şu an yaptığı gibi, önümüzdeki dönemde de “ikili hat” izlemeye devam etmesidir:
Bir tarafta demokratikleşme, hukuk, belediyeler ve Kürt meselesinde kontrollü söylem; diğer tarafta milliyetçi seçmenin ve geleneksel tabanın “hassasiyetlerini” gözeten daha temkinli bir dil.
Lakin bu stratejinin kısa vadede işe yarar sonuçları olsa da uzun vadede bir sınırı var: Çünkü Türkiye’nin önündeki süreç, eski siyasetin “herkesi biraz memnun etme” dönemi değildir.
Gelişmeler çok hızlı.
Özgür Özel’in önündeki asıl sınavın burada başlayacak olması bu nedenledir.
Kürt meselesinde gerçek bir çözüm olacaksa, bazı tabuların terk edilmesini gerektirecek.
Gerçek bir demokratikleşme olacaksa, devletin bazı yetkilerinden vazgeçmesini gerektirecek.
Yerel demokrasi gerçek olacaksa, merkezî idarenin yereller üzerindeki vesayetinin ortadan kalkmasını gerektirecek.
Sosyal demokrasi gerçek olacaksa, dil, kimlik, kadın özgürlüğü, sınıfsal eşitsizlik, gelir dağılımı, sendikal haklar, eğitim, sağlık ve sosyal devlet de gündeme gelecek.
Bütün bunlar ise birilerinin hoşuna gitmeyecek.
Dolayısıyla Özgür Özel’in önündeki mesele artık “kuşatılmak” değildir. Şu an zaten kuşatılmış durumda ve bu kuşatma adım adım büyütülmektedir. Soru şudur: Özgür Özel bu kuşatmayı nasıl yaracaktır?
Özgür Özel’in gerçek sınavı burada.
Eğer Özel;
“Kürt meselesinde demokratik çözümden yanayım ama bunu Yeni Parti’nin temel siyaseti haline getirmem” “Ana dil haktır ama bunu anayasa garanti altına almam” derse, o vakit Kürt seçmenle ilişkisini seçim zamanlı politik taktik düzeyde tutmuş olur. “Risksiz, masrafsız, külfetsiz” olarak görülen bu siyasetin alıcısı da mutlaka çıkar; lakin bu siyasetin hem Kürtler açısından nasıl karşılanacağı izahtan varestedir ve hem de “Yeni Parti” partiler yığını arasında bir parti daha olmaktan öteye de gidemez.
Ama eğer; “Kürt meselesinin demokratik çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesinin ayrılmaz parçasıdır” derse, hem kurduğu partiye kimlik kazandırır ve hem de Türkiye’de “sosyal demokrasi” adı altında kalıplaşmış statükoyu yıkar ve o zaman gerçekten hem lider olur ve hem de özgür bir Türkiye yaratılabilir.
Şimdilik cevabım; Özgür Özel “topal Ördek” değil ama…
Bugün itibarıyla Özgür Özel’e “topal ördek” demek için henüz erken. Çünkü hâlâ çok önemli bir siyasi avantajı var: ortaya çıkan toplumsal değişim talebinin adreslerinden biri olmaya devam ediyor.
Yeni Parti’nin kuruluşuyla birlikte, CHP’deki mutlak butlan ve kayyum tartışmasının dışında kendisine ayrı bir siyasi alan açmış durumda. Fakat çok ciddi bir tehlike var:
Kurduğu siyasi hareketin toplumsal projesi aynı hızda ilerlemiyor.
Seçmen daha ileride.
Kürt meselesi daha ileride.
Türkiye’nin dönüşüm ihtiyacı ise hepsinden daha ileride.
Bu makas kapanmazsa Özel’in siyasi otoritesi aşınır.
Zira mesele sadece bir kapı açmak değildir; mesele, o kapıdan kimlerle beraber geçileceğidir.
Eski düzenin yeni isimler almış kadroları ile mi?
Yoksa Türkiye’nin tüm halkları, dilleri, kimlikleri ve kültürleri ile mi?







