BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Kürt partilerini öcü haline getirmek isteyen İran rejimi ve seri idamlar

Kürt partilerini öcü haline getirmek isteyen İran rejimi ve seri idamlar

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Kürt fobisinin ana bahanesi söz konusu “Amerika-İsrail ile işbirliği” olsa bile, Tahran yönetimi; ülke içi veya dışındaki büyük krizlerde, mesela Kasım 2019, 2022 (Jin, Jiyan, Ajadi) ve 28 Aralık 2025 gibi içerdeki kitlesel protestoları vesile ederek suçlayıp günah keçisi yapmak istediği Kürt hareketlerini hedef haline getirmekten çekinmiyor.

Faik BULUT

2025 Nisanında nükleer bir barış anlaşmasına varılması amacıyla organize edilen ABD-İran müzakereleri devam ederken başlayan son İran Savaşı, ABD ve İsrail’in düzenlediği hava saldırılarında İran’ın dini lideri Ali Hamaney dâhil olmak üzere çok sayıda İranlı yetkilinin öldürülmesinin ardından şiddetlenerek gündemimize girdi.

İran hükûmeti, Ocak 2026’daki protestoları bastırırken binlerce sivili katletti. Eş zamanlı olarak ABD Başkanı Donald Trump, 2003 Irak’ın işgalinden bu yana bölgedeki en büyük ABD askeri yığınağı başlattı. Amerikan saldırısının gerekçesi şuydu: İran’ın nükleer silah geliştirmesini önlemek, rejim değişikliğini gerçekleştirmek, İran’ın petrol ve doğalgaz kaynaklarını ele geçirmek.

Saldırılar; askeri üsler, hükûmet binaları, okullar, hastaneler ve kültürel miras alanlarında büyük hasara yol açtı. İran ise misilleme olarak İsrail, Bahreyn, Ürdün, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni hedef alarak SİHA ve balistik füzeler aracılığıyla bombaladı ve Körfez ülkelerindeki Amerikan üsleri ile hava savunma sistemini vurdu.

Hizbullah-İsrail çatışması ise Güney Lübnan genelinde topyekûn savaşa dönüşmesine yol açan İran’a karşı yapılan bu askeri müdahale, ABD tarafından “Destansı Gazap Operasyonu” (İngilizce: Operation Epic Fury), İsrail tarafından “Aslanın Kükreyişi” (İbranice: Şaagat HaAri) kod adlarıyla isimlendirildi.

İran’ın Kürt fobisi

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi tarafından 1 Eylül 2026’da Arapça paylaşılan bir içerikte paylaşılan içerikte İran Meclis Başkanı Muhammed Qalibaf’a atfen şu sözler yayınladı: “Kürtlere haklarını vermeliyiz. Kürdistan devletinin kurulmasını desteklersek onları İran’a yöneltiriz. Kürdistan devletinin kurulmasını desteklemek bize hiçbir şekilde zarar vermez, aksine bundan büyük ölçüde faydalanırız!”
Bu

ifadeler resmen doğrulanmadı; içeriği ve kaynağı  konusunda sosyal medyada kuşkular dile getirildi. Farklı yorumlardan biri de “paylaşımın bölgesel siyasi gerilimler bağlamında bir siyasi manevra amacı taşıyabileceği” yönündeki değerlendirmeydi.

Bu spekülasyonu bir yana bırakıp, esas mevzuya dönelim:

İran’ın Kürt örgütlerine dair duyduğu endişe ve korku tartışılmaz bir gerçekliktir. ABD-İsrail saldırılarının başladığı aylarda her iki devletin, bilhassa İsrail’in istihbarat elemanlarının oradaki Kürt örgütlerle buluşup, muhtemel bir kara operasyonu veya sınır ötesi çatışmalara katılmaları için Kürtlerin kendileriyle işbirliği yapmalarını istemiş oldukları da bilinmektedir.

Kürt fobisinin ana bahanesi söz konusu “Amerika-İsrail ile işbirliği” olsa bile, Tahran yönetimi; ülke içi veya dışındaki büyük krizlerde, mesela Kasım 2019, 2022 (Jin, Jiyan, Ajadi) ve 28 Aralık 2025 gibi içerdeki kitlesel protestoları vesile ederek suçlayıp günah keçisi yapmak istediği Kürt hareketlerini hedef haline getirmekten çekinmiyor.

ABD-İsrail saldırıları olsun veya olmasın İran’ın farklı merkezlerinden ve Irak’taki milis uzantılarından hem Irak Kürdistan bölgesinin farklı merkezlerine (Erbil-Süleymaniye) hem de sınır boylarında konuşlanmış İranlı Kürt örgütlerinin kamplarına yüzlerce, binlerce İHA/SİHA saldırısı ve top ateşi gerçekleştiriliyor.

Bu türden saldırılar ABD’lilerin bir demecinde arzulanan dayanağını buluyor: “Sınır boylarındaki Kürtlere, isyan için silah gönderdik, sevkiyat yolda!”

İsrail İstihbarat teşkilatının (MOSSAD) bir yetkilisinin “Kürtlerle görüştüm ve ülkem adına onların ülke içindeki bölgelerin derinliklerine gidebilmeleri için yöredeki İran karakol, kışla, karargâh, kontrol noktası gibi bombalamaya söz verdik” demesi ise işin tuzu biberi olarak kullanılıyor.

Bu tür gerekçeleri doğru belleyen İran ise Trump’ın başyardımcısı J.D. Vance’ın el altından Cumhurbaşkanı Erdoğan’a şu mesajı gönderdiği gerçeğini göz ardı ediyor: “Sayın Erdoğan, lütfen Başkan Trump ile konuşup onu gönderilmekte olan silahların durdurulması konusunda ikna ediniz. Kürtlere ulaşmasının engellenmesi için gerekirse bizzat devreye giriniz!”

Esasen ABD’nin yarı yolda bıraktığı Rojavalı SDG’nin dramatik halinden ders çıkaran İranlı Kürtler, Barzani ve Talabani gibi Irak’taki Kürdistanlı liderlerin öğütlerine uyarak ABD ile İsrail’in cazip tekliflerini reddetmişlerdi. Günümüz İran’ı, bu gerçeği de göz ardı ederek kendisine muhalif Kürt örgütlerine karşı saldırısını sürdürüyor.

Londra merkezli Suudi Arabistan dergisi El Mecelle’nin köşe yazarı Badiye Fahs, bu noktada İran medyasının haber-yorumlarını şöyle eleştiriyor:

“İran medyası; Kürt örgütleriyle Amerikan ve İsrail subayları arasındaki görüşmelerden söz eden kimi resmi raporları haberleştirmek suretiyle Kürtlerin İran rejimi, toprak bütünlüğü ve milli egemenliği için tehdit oluşturduğu yolunda algı yaratmaya çalışıyor. Bahsi geçen ‘raporlar’ gerçekte ikna edici delillerden yoksun olmasına rağmen İran, buna aldırmadan kendi ‘önleyici vuruşunu’ başlatarak Kürt muhalefetinin mevzilerine ve sivil kamplarına top-füze yağdırıyor.” (5 Ağustos 2026)

Aynı kadın Yazar Badiye Fahs olaylara Kürtler açısından da bakabiliyor:

“İran Kürt muhalefeti; İran-ABD savaşında herhangi bir rol oynamayacağını zaten belirtmişti. Ayrıca Rojava (Suriye) Kürtlerinin Amerikan yönetimi tarafından nasıl yalnız bırakıldığını görerek, güven vermeyen sözler ile vaatler üzerine hiçbir şekilde ittifak kurulamayacağını vurgulamıştı. Bu aralar Türkiye ile Amerikan yönetimi ilişkisinin çok güçlü olduğu bir dönemde Washington’dan gönderilen vaatlerin güvensizliğini artırdığını da söylemişti.

ABD, her durumda Kürt haklarının aleyhine olacak şekilde Ankara’daki iktidara siyasi ve güvenlik garantileri vermektedir. İran medyasının ön plana çıkarmaya çalıştığı, sınır ötesinden içeriye sızmaların yeni olmadığı, ABD-İran savaşıyla ilintisinin bulunmadığı ve Kürt peşmergesinin rutin faaliyetlerinden sayıldığı herkesçe iyi bilinmektedir.

Kaldı ki çok güçlü Devrim Muhafızları (Pasdaran) ile karşılaştırıldığında Kürt peşmergelerinin sayı, askeri donanım, mühimmat, erzak ve lojistik destek bakımından son derece mahrum ve zayıf kaldığı ortadadır. Üstelik İran, sınır boylarını etkin silahların ateşiyle koruyabilmektedir.

Bunu iyi bilen yetkililerin, gerçekleri daha doğrusu Kürt hareketlerinin kudretini abartarak ifade etmeleri esasında oradaki Kürt halkının rejime karşı kararlı tutumundan ve Kürt yığınlarının siyasi ve toplumsal gücünden ürktüklerini göstermektedir.

Son zamanlarda ön plana çıkan ‘Kürtlerin birliği, Birleşik Kürdistan ve Peşmerge destanı’ gibi sloganlarla simgelerin toplumsal, siyasal, kültürel ve duygusal (psikolojik) açıdan motive edici, harekete geçirici işlevler görmeleri İran sistemini ve mevcut düzenini ciddi biçimde endişelendirmektedir.

Buna karşılık da Kürt kimliğinin sadece bir silahlı oluşum olarak değil, çok daha geniş anlam ve zeminde tahkim edilmesine yol açmaktadır.”

“Onulmaz Kürt illeti!”

Burada şöyle bir tespit yapmak yanlış olmasa gerek: Kürt muhalefeti karşısında İran rejimi, tarihi mücadelenin seyri içinde etrafa yayılan kıvılcımları görür görmez onulmaz bir illete tutulmuştur!

1979 yılından itibaren yeni kurulan İran İslam Cumhuriyeti kurucu lideri Ayetullah İmam Humeyni; ulusal, siyasal, toplumsal, idari ve kültürel haklarının verilmesini talep eden iki Kürt partisine (KDP-İ ile KOMALA) çok kızıp cem gazabını halka yöneltmiş ve Kürtlerin sert direnişiyle karşılaşmıştı.

1980’lerin başından itibaren acımasızlığıyla bilinen Pasdaran, Kürtleri bitirmek üzere seferber edilmiş; Her çeşit direnç, mukavemet, silahlı çatışma ve sivil itaatsizliğe rağmen yenilmiş olan bu siyasi partiler/hareketler Kürt halkının kimliğinin bir sembolü haline de gelmişlerdi.

O tarihten buyana İran rejiminin Kürtlerin sınır ötesindeki kamplarını ve Irak Kürdistan bölgesinin şehirleriyle farklı hassas noktalarını bombalamak suretiyle Kürtleri imha etmek istemeleri anlaşılabilir ama sonuca ulaşmaları imkânsızdır.

Evet, eskiden de İranlı Kürtlerin sınır ötesindeki sivil-askeri kamplarını bombalayıp duruyorlardı ve Tahran’a göre bunlar tehdit olmamakla birlikte varlıkları bile zararlıydı. Şimdiki İran saldırıları ise önleyici vuruşla tehdit/tehlike kaynağını bertaraf etmeye yöneliktir.

“Ola ki bu Kürtler ABD ve İsrail ile iş tutup, birlikte İran’a yönelik kara operasyonuna katılır ” hesabını yapan İranlı yetkililer, sindirme-korkutma-fiziki olarak etkisiz hale getirme amacıyla sınırın her iki tarafına bomba yağdırma talimatı veriyorlar. Askeri bir deyimle ifade edilirse, sınır güvenliğinin mühendisliği ve mimarlığını yeniden tasarlama planıyla hareket ediyorlar.

*****************

Misilleme Kabilinden Seri İdamlar ve Tutuklamalar

İran’da ölüm cezaları sadece insan hakları kuruluşlarıyla Tahran yönetimi arasındaki en hassas dosyalardan biri olmakla kalmıyor; ülkedeki muhalif kesimler arasında giderek yaygınlaşan bir tartışmaya da yol açıyor. Hemen tüm muhalif çevreler farklı kaynaklardan çeşitli yollarla elde ettikleri verileri fırsat buldukça gün yüzüne çıkarıyorlar.

Örneğin 7 Ocak 2026’da İran kolluk kuvvetleri, hayat pahalılığını protesto etmek için sokaklara dökülen kitlelere karşı amansız bir şiddet uygulayarak rejimin kuruluşundan (1979) bu yana en büyük operasyonu gerçekleştirmişti. Çok sayıda ölü ve yaralı vardı, insanlar ölümcül silahların kurbanı oldu. İnternet ve video dolaşımı yasağına rağmen bir şekilde dışarıya sızdırılan görsellerle video paylaşımları, hadiselerin hacmine ilişkin somut bilgiler sunabildi.

Firdevs şehrindeki bir otoparkta gerçekleşen görüşme ise yaşanan fecaatin derecesini göstermekteydi. Kahrizak-ı Gar şehri Adli Tıp merkezindeki morg ve soğuk hava depolarındaki siyah torbalara konulmuş yüzlerce cesetten gerçeği anlamak mümkündü. Hem depolar hem de morglarda öldürülmüş yakınlarını teşhis etmek için şaşkın şaşkın dolaşan ailelerin görüntüleri dünya kamuoyuyla da paylaşılmış oldu.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da başlattığı askeri saldırıların ardından İran İslam Cumhuriyeti’nde ölüm cezalarının infazı büyük ölçüde durdurulmuştu. Ancak 18 Mart’tan itibaren infazlar yeniden başlatıldı. İran’da gelişmelerin seyri giderek değişti ve şunlar oldu:

  • 14 Ocak 2026’da “Kadın, Yaşam, Özgürlük” protestosu sürecinde 11’i yasaklı muhalif gruplarla bağlantılı en az 26 siyasi mahkûmun yanı sıra, casuslukla suçlanan 6, uyuşturucuyla ilgili suçlardan hüküm giymiş en az 8 ve cinayetten hüküm giymiş 17 mahkûm idam edildi.
  • İran İnsan Hakları Aktivistleri haber ajansı HRANA’ya göre: Ülke çapında gerçekleşen protestoların ilk on gününde (6 Ocak dâhil) en az 34 protestocu hayatını kaybetti; yaklaşık 2.076 vatandaş 285 farklı yerde gözaltına alındı.
  • 7 Ocak’ta 13 protestocunun daha öldüğü bildirilmiş ve toplam ölü sayısı 45’e ulaşmıştı.
  • Doğrulanmış raporlar ve video kayıtlarına göre; protestoların ilk yedi gününde güvenlik güçleri gerçek mermi, göz yaşartıcı gaz ve kalabalık kontrol silahlarını yoğun biçimde kullandı ve şiddet içeren gözaltılar gerçekleştirdi.
  • The Guardian gazetesi, sekiz günlük protestolar sırasında en az üç çocuk yaşamını yitirdiğini ve 40’tan fazla reşit olmayan kişinin gözaltına alındığını yazdı.
  • Muhalif Iran International sitesinde 10 Ocak 2026’da yayımlanan bir tahmine göre, önceki 48 saat içinde 2000 protestocu öldürüldü.
  • Time Magazine sitesi ölü sayısının 6000 kadar olabileceğini yazdı.

Yukarıdaki veriler ışığında; “Dış saldırı öncesindeki protestolarda ve saldırılar sonrası kitlesel tutuklama furyası sonucunda yakalanıp hapse atılan on binlerce tutuklu-tutsak ve mahkûmun varlığı İran rejiminin intikamını çatıştığı devletlerden değil de kendi vatandaşlarından almaya çalıştığı” yolunda bir sonuca varmak sanırım abartılı olmayacaktır.

Bazı örnekler

Ocak 2026’da İran’da meydana gelen ülke çapındaki protestolara katıldıkları iddia edilenlerin idamları sürüyor. 55 yaşındaki Muhammed Abbasi, görüşme için bekleyen ailesi geri çevrildikten sonra infaz edildi, durum ailesine telefonla bildirildi. Muhammed Abbasi’yi bir polis memurunu “öldürmekle” suçlayan İslam Cumhuriyeti Yargısı, “polisin ailesinin kısas (misilleme) talebi” üzerine idam edildiğini açıkladı. Davada diğer sanık olan kızı Fatime Abbasi ise 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve Yüksek Mahkeme hem babanın hem de kızının cezalarını onayladı.

İran İslam Cumhuriyeti Yargısının organı Mizan Haber Ajansı’na göre bu mahkûm; “Çocuk katili Siyonist rejim, ABD hükümeti ve düşman gruplar ve onların bağlantılı ajanlarıyla doğrudan işbirliği ve katılım yoluyla polis memuru Albay Şahin Dehgani Kakavandi’nin çok sayıda bıçak darbesiyle şehit edilmesine yol açmak, savaş ve güvenlik koşulları altında kesici silah çekerek korku ve terör yaratmak, kamu güvenliğini sarsmak ve polis memurunun öldürülmesinde doğrudan yer almakla” suçlanıyordu.

Muhammed Abbasi ve diğer 13 protestocunun idamını kınayan IHRNGO’nun (İran İnsan Hakları Kuruluşu) sorumlusu Mahmud Amiri Muqaddem, siyasi mahkûmların idam edilmesine yönelik olarak yaptığı açıklamada uluslararası toplumu şöyle uyarıyordu:

“Şu anda onlarca protestocu idam edilmeyi bekliyor ve yüzlercesi de idam cezasına çarptırılma riskiyle karşı karşıya. İslam Cumhuriyeti idamlar için daha yüksek bir siyasi bedel ödemekle karşı karşıya bırakılmadığı sürece önümüzdeki haftalar ve aylarda her gün idam cezalarının infazına tanık olmaya devam edeceğiz.

Bu nedenle, idam cezasına çarptırılma ve cezaların infazına derhal son verilmesi, uluslararası toplum ile İslam Cumhuriyeti arasında yapılacak herhangi bir diyalog, müzakere veya anlaşmanın temel koşullarından biri olmalıdır.

Son bir ziyaretin engellenmesi sadece ailenin psikolojik işkenceye tabi tutulması değil, aynı zamanda Cezaevleri Örgütü Yürütme Yönetmeliği’nin ve mahkûm haklarına ilişkin uluslararası standartların açık bir ihlalidir ki bu standartlar, ölüm cezasının infazından önce veda hakkını vurgulamaktadır.

Bu ihlallerin amacı, bireyi cezalandırmanın ötesine geçiyor; toplumu psikolojik olarak felç etmeyi ve protestocular arasında ‘felç edici bir şok’ yaratarak kamuoyunun adalet arama iradesini bastırmayı hedefliyor!” (15 Mayıs 2026)

Devam ediyoruz:

  • 18 Temmuz 2026: 18 ve 23 yaşlarındaki 2 genç idam edildi.
  • 13 Haziran 2026: Qezel Hesar (Kızıl Hisar) Hapishanesinde 1500 idam mahkûmu 6 mahpusun idam edilmek üzere hücreye alınmasını önlemek üzere açlık grevi başlatıp dudaklarını diktiler. Bazı insan hakları sitelerinde yayınlanan videolarda hücrelerinin dışında oturma grevi yapan mahkûmlar “idama hayır” sloganı atarken görülüyor. Çoğu adli suçtan ceza almış hükümlülerin, bilhassa uyuşturucu ticareti yapanların “aslında hayatın ve mahrumiyetin dayattığı yoksulluktan ötürü bu işi yaptığını, dolayısıyla affedilip hayata kazandırılması gerektiğini” dile getiriyorlar.
  • 28 Temmuz 2026: 5 bin kadın gözaltına alındı, 9 kadın idam edildi.
  • 11 Ağustos 2026: İran’da cinsel saldırıya karşı kendini savunduğunu söyleyen kadın idam edildi.
  • İran’da 16 kişiye hapis ve idam cezası verildi.
Vahid Beni Amiran’ın acı hikâyesi

Fransız Haber Ajansı (AFP), 26 Temmuz 2026 tarihli bülteninin başlığına “Savaş idam etme çılgınlığını tetikledi” ibaresini koymakla, mesleki bir hizmeti yerine getirmiş oldu; birlikte okuyalım:

“Vahid Beni Amiran’ın ailesi İran’ın resmi kaynaklardan ilettiği haberlerde evlatlarının idam cezasına mahkûm edildiğine ancak Yüksek Mahkemenin davayı yeniden gözden geçireceğine dair haberi okuduklarında feci durumu anlayabilmişti.

Beni Amiran’ın yurtdışından yaşamakta olan arkadaşı adının yazılmaması şartıyla fikrini açıkladı: Aslında idam edilecek mahkûma önceden herhangi bilgi verilmez. Avukatı bile bundan haberdar edilmez. Oysa bu yasaya tamamen aykırı bir durumdur, her ne kadar kanunlar baskı için çıkarılmış olsalar da!’

34 yaşındaki Amiran fizik öğretmeni bir akademisyendi. Beş arkadaşıyla birlikte tutuklandı. İllegal Halkın Mücahitleri örgütüne üyelik suçlamasıyla yargılanarak beşi birden idam edildi. Hayatının son günlerini kendisi gibi ölüm yolcularının moralini düzeltmekle geçirdi. Her nasılsa güvenliği atlatıp ailesine gönderdiği bir notta şöyle diyordu: ‘Sizlere elveda diyorum; bizi neyin beklediğini de bilmiyorum!’

Adını vermeyen gurbetteki arkadaşının anlattığına bakılırsa, idam edilmek üzere tecrit hücresine götürüldüğünde, rastlayabildiği tutsaklara ‘Sakın düşman önünde ağlamayın; bizler yaptıklarımız için ağlamak yerine övünürüz! Asla diz çöküp eğilmeyin!” demişti.

İnsan hakları kuruluşlarının verilerine bakılırsa Beni Amiran, ABD-İsrail saldırısı sonrasında tutuklanıp idam edilen onlarca kişiden biriydi. Normalde darağacına gönderilenlerin çoğu savaş öncesinde sokaktaki kitlesel protestolara katılmışlardı. Ne var ki içlerinden çoğu illegal örgüt mensubu olmak, bazılarını da İsrail lehine casusluk yapmak suçlamasıyla infaz edildiler.

Rejim, savaşın başlangıcında, Mart 2026’dan itibaren seri idamları gerçekleştirdi. Muhalifler, bu tür girişimlerin toplumu sindirmeye ve protestolara katılmaktan vazgeçirmeye yönelik olduğu iddiasındalar.

IHRNGO sorumlusu, Mahmud Amiri Muqaddem şöyle diyor:

“ABD ile İran arasındaki ateşkesin kalktığı her tarihte, rejim idam furyasını başlatıp hızlandırmaktadır. Durumun istismar edilmesinin sonuçlarından çok endişeliyiz! Yüzlerce mahkûm, idam suçlamasıyla duruşmalara getiriliyor. Zaten şu anda 100 kişi idam cezasına çarptırılmış durumda. Söz gelimi İsfahan’daki Destkerd Cezaevinde 70 tutsak idamlık olarak bekliyor.”

Katlanarak artan şiddet, ceza ve ölüm

İnsan hakları kuruluşu verilerine bakılırsa; 2025 yılında toplamda 2015 idam gerçekleştirildi. Yasadışı Halkın Mücahitleri üyesi olmak suçuyla yargılanan 23 kişi idam edildi, bunlardan 10 kadarı casusluk suçlamasıyla infaza maruz bırakıldı. 2026 yılı itibarıyla ise idam edilenlerin sayısı 400 kişiyi buldu. Bunların hepsi siyasi suçlardan değil; bir kısmı uyuşturucu kullanımı-ticareti yüzünden bir bölüğü de adli cinayet işlemekten cezaya çarptırıldı.

Yukarıda sıralanan örnekler sadece yurtdışına çıkarılan bilgi ve belgelerden ibaret değil. Kimi İranlı üst düzey yetkililer de protestolar hakkındaki konuşmalarında çelişkili ifadeler kullanmaktadırlar. Söz gelimi İran’ın müteveffa dini lideri Ali Hamaney’e göre: “Katledilen binlerce gösterici ABD ve İsrail bağlantılıdır ve protestoların (fitnenin) arkasındaki iki ülke ve bilhassa sokaktakiler ABD Başkanı D. Trump tarafından teşvik edilmektedir!”

Gelgelelim bu resmi demeç, iki gün sonra Fox News televizyon kanalına konuşan Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin şu sözlerine ters düşmektedir: “Bundan böyle fitne (protesto) maksadıyla sokaklara kimler çıkarsa, onlar eskisinden daha fazla şiddetle (7 Ocak 2026’daki) karşılaşacaktır!”

İndependent persia gazetesine konuşan mağdurlar baskının bireylerle toplumda yarattığı ruhsal ve zihinsel rahatsızlıklar hakkında ayrıntılı örnekler veriyor; “Meşhed, Şiraz, Sari gibi şehirlerde gözaltına alınan kişilerin serbest kalmalarına rağmen peşlerinin bırakılmadığını; kendilerine baskı yapıldığını, günlük faaliyetlerinin kısıtlandığını, özel hayatları hakkında sorguya çekildiklerini hatta ölümle tehdit edildiklerini; dışarıda da kendilerini hapiste hissettiklerini” söylüyorlar.

Bu ve benzeri baskılar toplumun sindirilmesine, özellikle de gençlerin psikolojisini bozmaya yönelik olarak sıkça uygulanıyor. Nitekim Şirazlı bir genç, “Telefonum her çalındığında, yeniden tutuklanacağım korkusuyla sıçrayarak ayağa kalkıyorum” diyerek mevcut ruh halini bizlerle paylaşıyor.

Son zamanlarda eğitimleri yarıda kalan, çalışma alanları kısıtlanan, seyahat yasağı uygulanan veya elektronik kelepçeyle dolaşan gençlerin sayısı oldukça fazla. Gece kâbuslar gördüğünü söyleyen, evde siyasi konuları ağzına bile alamayan pek çok kişinin varlığı da biliniyor.

Bu tür sorunlar yakın geçmişte çözülecek mi? Belki de bir temenni ve umut cümlesidir sorumuz, bilemiyoruz.

Faik BULUT kimdir?

Gazeteci, tarihçi ve yazar. 1990'lardan itibaren Alevilik, Kürtler, Filistin Devleti, FKÖ, Ortadoğu ve İslam tarihi, İslamcı örgütler, laiklik, tarih, siyaset, kültür vb. konular üzerine 40'a yakın tarih, araştırma, gezi yazısı ve anı kitabına imza atmıştır.

Benzer Haberler

PISA 2025 sonuçları açıklandı

Türkiye, matematikte 38 ülke arasında 23.

Melih Gökçek’in ifadesi ortaya çıktı:

"Emekli maaşıyla geçiniyorum, oğlumun somut bir işi yok"

Elazığ’da yangın:

İki kişi yaşamını yitirdi

“Yurt dışına para aktarılması” soruşturması

Gökçek’in oğlu ve gelini için yurt dışı yasağı

Demirtaş’ın mesajını iletti

Selçuk Mızraklı tahliye edildi: 'Bu mücadeleye güç verin'

Mansur Yavaş, Kılıçdaroğlu’nun davetini reddetti

Kılıçdaroğlu: İmamoğlu siyasi tutuklu değildir