NAMIK KEMAL DİNÇ
Ankara’da İki Çizgi, İki Siyasal Eğilim
1918’de İttihatçılar dünya nezdinde savaş suçlusu kabul edilmelerinin yanında Osmanlı toplumunda lanetle anılmaktadırlar. Ancak zamanın en örgütlü gücü olmanın ötesinde adeta bütün bürokrasiye hakimdirler. Önce İzmir’in ardından İstanbul’un işgali Müslüman kamuoyunda büyük bir infiale sebep olur. I. TBMM’nin kuruluş hikayesinin ardında bu yatar. I. TBMM, Müslümanlık Sözleşmesi çerçevesinde kısmen “çoğulcu” ve kısmen “demokratik” bir niteliğe sahiptir. Kürtlerin ve farklı kesimlerin temsiline önem verilir. Ama bir taraftan tekçi bir eğilimin hâkim olmasına dönük yoğun bir baskı altındadır. Bu iki eğilim hep bir çatışma halindedir. Kürt meselesi bağlamında bu iki eğilimi en somut gördüğümüz vakıa Koçgiri kırımı olacaktır. Koçgiri’nin faalini Meclisin vicdan sahibi sesleri suçlu bulup, idamını istemiş ama diğer eğilim cezasız bırakma yoluna gitmiştir.
Bu bürokratik, devletçi eğilimin güçlenmesinin uluslararası plandaki değişimlerle de alakası var. Wilson Prensipleri Ocak 1918’de yayınlanmıştı. UKKTH ise daha eski bir ilkeydi. Savaşın sona erdirilmesinde istifade edilen bu ilkeden, savaş sonrasında büyük güçler adım adım uzaklaştılar. Sömürgeciliğin daha gevşetilmiş bir biçimi olan mandacılık fikrinin Haziran 1919’da ortaya atıldığı düşünülecek olursa işgallerini meşrulaştırma çabasına girdikleri anlaşılıyor. Kendileri mandacılığa yönelirken, UKKTH’nı tutarlı bir şekilde savunmalarını beklemek mümkün değildir. Çoğunlukla rakiplerini sıkıştırmak, yön vermek, taviz koparmak için koz olarak kullanmışlardır.
Bir diğer majör değişimde kapitalist dünyanın kısa sürede yıkılmasını beklediği Sovyet Devrimi’nin kalıcı olması ve küresel dengede yeni bir çığırın açılmasıdır. Adım adım iki kutuplu bir dünya kurulurken batılı emperyalistlerin kaygıları ve öncelikleri değişmiştir. Sovyet devriminin önüne baraj çekmek, Orta Doğu’ya yayılmasını önlemek ve bunun için güvenilir, güç bir müttefik bulmak temel arayışları olmuştur. Her iki kutupla da ilişkiler kurup, denge siyaseti izleyen Ankara, kapitalist bloka Sovyet yayılmasını durduracak bir müttefiklik karşılığında Kürt dosyasını adım adım kapatacaktır. Sovyetlerle ise daha 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması’nda varılan, kendi ülkelerinde muhalif unsurların faaliyetlerine destek verilmeyeceği kararıyla dosya erkenden kapatılmıştır. Nihayetinde, 1923 sonrasında anti-Kürt nizamın kurulmasında iki kutuplu dünya düzeninin belirleyici bir yeri olacaktır.
1921’in başlarından itibaren İngiliz ve Fransızlar Ermeni meselesini tamamen gündemlerinden düşürdükleri gibi Kürt meselesine yaklaşımları Ankara’yı kendi politikalarına çekebilmek ve başta Musul olmak üzere (yani Cenubi Kürdistan) Kürdistan’ın zenginliklerinden yararlanmaktır. Ankara’da İttihatçı gelenekten gelmiş, bürokraside hâkim güçler Kürdistan hakkında pazarlık yapmaktan çekinmezken, I. TBMM’de içerisinde Kürtlerin de bulunduğu muhalifler karşı duracaklardır. Misak-ı Milli onlar için temel mutabakat metni olacaktır. Dönemin Kürt mebuslarının temel feryadı ve talepleri şudur: Kürdistan bütün olarak Osmanlı’ya bağlı kalsın, Kürtler parçalanmasın. Eğer bu gerçekleşirse İngilizlerin yüzyıllar sürecek kışkırtmalarından kurtulamazsınız. Muhaliflerinde katıldığı bu hassasiyete müdahale Ali Şükrü’nün öldürülmesi ve I. TBMM’nin kapanmasıdır. Bu tarihten itibaren öyle bir baskı düzeni kurulur ki, bir tek muhalif mebus seçim kazanamaz. Bu, bir avuç oligarşi dışında bütün Türkiye toplumunun kaybetmesi anlamına gelir.
İttihatçı gelenekten gelen, bürokratik güce sahip kesimler adım adım tekçi bir siyasetin taşlarını döşerken tek kurtuluş yolunun bu olduğunu vazedeceklerdir. Oysa o zamanda tek kurtuluş yolu o değildi, bugün de değil. Birinci Dünya Savaşı’na girerken İttihatçılar, Balkanlar’dan kovulmanın ve üst üste yaşadıkları yenilginin sorumlusu olarak Gayrimüslim halkları gördüler ve faturayı öncelikle onlara kesip, onların yokluğu üzerine bir vatan inşa etmek istediler. İttihatçı kırım ve eritme politikaları savaş sonrasında da yoğunca eleştirildi. Ama bürokraside yaşamaya devam eden bu akıl, alternatiflerini bastırmak suretiyle zamanla kendi hakimiyetini kurdu ve bu kez de Müslüman ama gayri Türk olan Kürtleri hedef aldı.
Bu noktada Türk tarafı için yüzleşmenin elzem olduğunun bir kez daha altını çizmekte fayda var. Yüzyıl sonra meseleleri daha sükunetle ve birbirini anlama temelinde ele almak gerekiyor. Yaşanan kıyımların bir insanlık suçu olduğunu teslim ederek, 20. Yüzyılın başında inşa edilen ulus devletlerin tamamının benzer pratikler üzerinde inşa edildiğini unutmamak gerekir. Bir gerekçe olarak değil ama cumhuriyetin kuruluşuna sirayet eden bir travmanın altını çizmekte özellikle fayda var: Bu, 1912’de başlayan ve 1923’ten sonrada on yıllarca devam eden Balkan göçleridir. Öncesinde Kafkaslar’dan yaşanan göçler de hesaba katılacak olursa, Türkiye’yi oluşturan göçmen nüfusun büyüklüğü anlaşılır. Travma çalışanların çok iyi bildiği gibi atlatılabilmesi en az birkaç nesil gerektirir. Bu acıların faturasını başka halklara çıkarmak yanlıştır. Ulus inşa politikaları, ulus inşa edeceğim adına başkalarını kıyımdan geçirmeyi meşrulaştırma insanlık suçuna ortak olmaktır. Asıl suçlunun bu politika ve zihniyet olduğunu bilirsek birbirimizin acısını anlamak, hemhal olmak, yeni bir başlangıç yapmak mümkün olacaktır.
Yüzyıl Önce Yüzyıl Sonra Kürtler
Peki, yüzyıl önce Kürt cenahındaki durum neydi? Öncelikle belirtmek gerekir ki, dönemin Kürt toplumunun kimlik yapısını oluşturan temel öğeler din ve aşirettir. Osmanlı bünyesindeki unsurlar içerisinde milliyetçi fikirlerin en az sirayet ettiği toplumsal grup Kürtlerdir. Hilafet makamına bağlılık Kürtler arasında güçlü bir eğilimdir. İdeolojik düzeyde milliyetçi fikirler çoğunlukla ana vatandan uzakta, İstanbul, Kahire gibi merkezlerde okul okuyan gençler arasında yeni yeni gelişmektedir. Örgütlenme düzeyleri diğer halklarla kıyaslandığında zayıftır. Siyasal taleplerle ortaya çıkan ilk yasal örgüt olan Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC), Kasım 1918’de Osmanlı’nın yıkılmakla karşı karşıya geldiği mütareke koşullarında kurulmuştur.s
Örgütsüz, önderliksiz ve dağınık bir görüntü verirler. Özne olamadıkları, kendi hikayelerini yazamadıkları için ya başka hikayelere eklemlenirler ya da tamamen senaryo dışında kalırlar. Ciddi, etkili, bağımsız bir siyaset yürütememişlerdir. Aşiretler, güç merkezli bir siyaset izlediklerinden, dengeleri kollamış, kolaylıkla hilafet ve saltanata bağlılık söylemine eklemlenebilmişlerdir. Osmanlı Devleti’ne ve İslam kimliğine bağlılık, ortak tarih birlikte hareket etmeye neden olmuştur. Elbette, Dünya Savaşı sırasında İttihatçıların kırım politikalarına ortak olmanın bazı kesimler üzerinde motive eden bir etkisi olduğunu da unutmamak lazım. Kürtlerin bu hassasiyet ve kaygılarını çok iyi okuyan dönemin kadrolarının geliştirdiği politika ve söylem; onlara eklemlenip, yönetilmelerini kolaylaştırmıştır.
KTC dışında geleneksel Kürt yapılarının da hareket halinde oldukları, işgale karşı mücadeleye yöneldikleri (özellikle Şeyh Mahmut Berzenci, Kürddağı’ndaki Okçuizzettunlu Aşireti ve Simko Ağa’nın faaliyetlerini sıralamak mümkün) hatta yer yer Ankara ile de ilişkili oldukları ama kendi içinde dağınık hareket ettikleri, yeterli bir örgütlülük ve siyasal, ideolojik donanıma sahip olmadıkları görülmektedir. KTC, kısa sürede kendi içinde ikiye bölünecek, Mustafa Kemal ve İstanbul hükümetinin kararlarıyla Cemiyetin ve şubelerinin kapatılması, yayın faaliyetlerinin engellenmesi, Kürdistan’a giden üyelerinin tutuklanmasının ardından umutlarını İngilizlerin desteğiyle bir Kürdistan kurmaya bağlayacaklar ki, bu aynı zamanda kendilerine karşı kullanılan ve bugüne kadar gelen bir propaganda aracına dönüşecektir.
İstanbul Hükümeti etkisini yitirip Ankara ve TBMM öne çıktıkça Kürtlerin ezici bir kısmı yönünü buraya çevirir, çözümü orada arar. Koçgirilerin Ankara’ya bağlı özerk bir yönetim istemesi bununla bağlantılıdır. Suriye’de kalan Kürddağlı Kürtlerin Ankara’ya kadar gelip bizde Türkiye’ye bağlanmak istiyoruz demesi ya da 1923’te Süleymaniye’yi Ankara’ya bağlamak isteyen Mahmut Berzenci’de aynı eğilimi göstermektedir. TBMM’de Misak-ı Milli bağlamında buna destek veren kesimler olmasına rağmen devletin menfaatini, Kürtsüz, farklılıkların olmadığı, inşa edilmiş bir ulusta gören akıl, kendi meşruiyetini uluslararası güçlerin onayında görmek suretiyle bir Türkiye dizayn etmiştir. Bu ayrımcı, hiyerarşik, otokratik cumhuriyetin yüzyıldır geniş toplum kesimlerine katkısı da olmamıştır.
1990’larda iki kutuplu dünyanın yıkılmasından bu yana anti-Kürt nizamda adım adım yıkılmaya başladı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Rojava gerçekliğinin ortaya çıkışı ve Türkiye’de Kürt inkarının adım adım aşılması bunun açık ifadesi olmaktadır. Kürtler yüzyıl önceki Kürtler değil. Kimlik ve hak talepleriyle dünya kamuoyuna mal olmuş, mücadeleleriyle örnek gösterilen bir halk konumundadırlar. Yaşadıkları coğrafyada diğer halklarla eşit bir özne olarak yaşamak istiyorlar. Nesne olarak kalmaya, nesneleştirilmeye karşı mücadele ediyorlar. Yüzyıl öncesiyle kıyaslanamayacak derecede kimliklerini sahipleniyorlar. Her bir parçada kendi örgütlülüklerini kurmuş durumdalar. Siyaset ve diplomaside göz ardı edilemeyecek derecede aktörleşmeleri söz konusu. Türkiye özgülünde de bütün eksik ve yetersizliklerine rağmen azımsanmayacak bir örgütlülüğe, en önemlisi de kimliğini sahiplenen direngen bir halk gerçekliğine sahipler.
Direngen bir halk gerçekliği, güçlü bir örgütlülük ve yön veren bir önderlik bugünkü sürecin teminatları olmaktadır. Ancak, hala uluslararası bir kıskaç olan terör parantezinden çıkamamak büyük bir engel olarak durmaktadır. Kendi iç demokrasisini oluşturmak konusunda kat edeceği hayli mesafe bulunmakta. Siyaset ve diplomaside kat etmesi gereken uzun bir yol var. Kendi içinde bir araya gelememe, çekememezlik, birlikten kaçış, dar kalma en önemli zaaflarıdır. Konjonktür ve bütün koşullar ulusal birliği zorlarken, Güney Kürdistan örneğinde olduğu gibi kaybetmek pahasına bir araya gelmekten imtina etmek, acilen aşılması gereken bir zaaftır.
Türkiye Devleti’nin değişen Kürt gerçekliğini görmediğini söylemek mümkün değil. Anti-Kürt nizamı sürdürmenin imkansızlığının da farkında. Kürtler eski Kürtler değil; dünya eski dünya değil; Orta Doğu eski Orta Doğu değil. Bu karmaşık denklemde yeninin ne olacağı tam olarak bilinmese de Kürtleri eskisi gibi nesneleştirip statüsüz bırakmaya kimsenin gücü de cesareti de yok. Kürtleri tümüyle denklem dışına bırakıp kaybettirecek olanın, kazanma şansı bulunmuyor. Bu politika, geride bıraktığımız yüzyıldan çok daha ağır bir tablo yaratacaktır. Tersinden, Kürtlerle birlikte kazanmak isteyen çok daha büyük kazanacaktır. Ancak, tıpkı yüzyıl öncesindeki gibi Türkiye’de iki eğilimin uç verdiğini ve neo-İttihatçı bir aklın Kürtleri dışlayan, hesaba katmayan bir politikayla yol alabileceğini düşündüğünü görmekteyiz. Bunun için Türkiye’nin jeopolitik konumu ve askeri güç ve yeteneklerini diplomasi masasına sürekli koz olarak sürdüğü anlaşılıyor. Çözümden yana ikinci eğilimin en büyük handikapı ise hala kuruluş sürecindeki ulusçu paradigmayı aşamamış olmasıdır. Bu eşiğin temelinde egemenliği Kürtlerle paylaşmaktaki çekingenlik kadar, eşit yurttaşlık ekseninde yeni bir vatandaşlık tanımı yapmaktaki zorluklar yatıyor.
Son olarak Türkiye özgülünde söylemek gerekir ki, Kürtler bu toplumun yaklaşık %20’sini oluşturmaktadır. Türkiye’nin demokratikleştirilmesi Kürtlerin tek başlarına başarabilecekleri bir şey değil. Türkiye’de barış ve demokrasi isteyen kesimlerin Kürt meselesi konusundaki ikircikli tavrı bir yana bırakmaları Kürt gerçeğini kabul etmeleri gerekiyor. Yüzyıl önce Kürtlerle birlikte bütün Türkiye toplumu kaybetmişti. Yeniden kaybetmemek için demokrasi talebinde bulunan en geniş kesimlerin birlikteliği zorunludur. Belki de en doğrusu, yüzyıl önceki gibi yeni bir sözleşme hazırlamak ve bunda ısrarcı olmaktır.






