BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

İhya ile imha arasında Kürtler-I

İhya ile imha arasında Kürtler-I

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

NAMIK KEMAL DİNÇ

Yüzyıl Önce

Mustafa Kemal’in, 16-17 Ocak 1923’de İzmit Basın toplantısında Ahmet Emin Yalman’ın Kürt meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz sorusuna verdiği cevap, Kürtler hakkındaki son konuşmasıdır. Yazılı kayıtlarda (belgelerde, anılarda) bu tarihten sonra yapılmış herhangi bir konuşmaya rastlamıyoruz. Lozan’ın ilk tur görüşmelerinin devam ettiği, Birinci TBMM’nin hala İttihat-ı İslam ve Kürt-Türk ittifakı temelinde ortak mücadele anlayışıyla hareket ettiği bir zaman aralığında bu konuşma yapılmıştır.

Mustafa Kemal’in bu konuşması sadece resmi anlamda Kürtlere ilişkin yaptığı son konuşma olmanın ötesinde söylem ve politika değişikliğini göstermesi açısından da kıymete haizdir. Kürt politikacılar bu konuşmayı referans verirken sıklıkla hatalı kullanmakta ve doğru analiz edememektedir. Hatanın temelinde tarihsel bağlamdan kopukluk var. Genellikle pozitif referans için kullanılan bu konuşma, Kürt inkarına yönelişin bir dönüm noktasını ifade eder.

Bu konuşmanın yapıldığı günlerde Lozan’da kapalı kapılar ardında Musul meselesi İngilizlerle müzakere edilmektedir. 6, 7 gün sonra yani 23 Ocak 1923 tarihinde resmi oturumda Musul meselesi heyetler tarafından müzakere edilecektir. İşte bu kritik zaman diliminde konuşan Mustafa Kemal, 1919-1922 aralığında yaptığı konuşmalardan farklı bir perspektifle birliktelik, kardeşlik, tarihsel ortaklıktan öte biz ve onlar ayrımına giderek soruya cevap vermekte.

Genellikle görmezden gelinen ilk cümlede aynen şunları söylüyor Mustafa Kemal, “Kürt sorunu, bizim yani Türklerin çıkarlarına olarak da kesinlikle söz konusu olamaz”. Daha önce bütün konuşmalarında Türkler ve Kürtlerin ayrı değerlendirilemeyeceğini söyleyen Mustafa Kemal, biz ve onlar ayrımı yapmaktadır. Sadece ayrıştırmakla da kalmıyor, Kürt meselesini Türklerin menfaatlerine aykırı olarak tanımlıyor. Bir anlamda Kürtlerin hak kazanımlarını Türklerin kaybı olarak gören bir bakış açısına kaydığı görülüyor. Karşıtlık, zıtlık üzerinden kurulan bu denklem, ortak bir kurtuluş, birlikte ihya yerine Kürtler için imhaya dönüşün işareti oluyor. Bu bakış açısının iki yıl sonra vardığı nokta Abdülhalik Renda’nun şu ifadesinde karşılık bulacaktır: “Elde kalan topraklarda iki milletin aynı kudret ve yetkiyle hâkim bulunması katiyen mümkün değildir”.

Bu yazıyla maksadım, 1919’daki Türk-Kürt ittifakından bu noktaya nasıl gelindiğini sorgulayarak; bugünkü sürecin akıbetinin aynı doğrultuda ilerlemesine karşı çıkan bir müdahilliği tarihsel arka planla izaha çalışmaktır. Bir anlamda yüzyıl önce ve yüzyıl sonrayı karşılaştırarak süreci anlamaya çalışacağım. 1919-23 aralığı ihya için çıkılan bir yolun Kürtler için imhaya dönüşünün hikayesidir. Bu akıbete nasıl varıldı? Buna sebep olan iç ve dış faktörler nelerdi? Uluslararası güçlerin rolü ve müdahilliği ne oldu? Türkler ve Kürtlerin ideolojik, siyasal, örgütsel perspektif, yaklaşım ve ilişkileri neydi? Nasıl bir seyir ve değişiklik izledi? Buna etki eden faktörler nelerdi?

Geçmeden belirteyim ki, 1919-1923 arası bir “Ara Dönem”dir. Bu ara dönemin başlangıç noktasını tespit etmek zorsa da bitiş tarihi bellidir: 15 Nisan 1923’tür. Yani I. TBMM’nin kapatılmasıdır. Bu tarihten sonraki Türkiye’nin hikayesi adım adım Kürdün ve bütün farklılıkların sistem dışına atılmasıyla paralel otoriter bir rejimin inşa edilmesi hikayesidir. Önce muhalefetsiz bir meclis inşa edilmiştir. Yani çokça vurgulanan milli irade dışlanmıştır. II. TBMM, tek bir kişinin isimlerini belirlediği milletvekillerinden oluşmuştur. Bunların ekseriyeti ise asker ve sivil bürokratlardır. O günkü tabirle millet iradesinin ve siyasetin dışlandığı, bürokrasinin ve bürokratik aklın bütün ipleri ele geçirdiği bir sürecin başlangıcıdır.

Bu anlamda 15 Nisan 1923, Osmanlı sonrası Kürt meselesinin başlangıç tarihidir. Resmi tarihin bize vazettiği gibi Kürt meselesi Cumhuriyetin ilanı sonrasında 1925’te Şeyh Said Hadisesi ile başlamamıştır. Cumhuriyetin arifesinde, 1919’da Kürtlerle varılan mutabakatın hilafına, önce siyasal sistemin dışına atılmaları, ardından tekçi bir ulus anlayışıyla dışlanmaları, sonrasında da bunun hukuki enstrümanlarla koruma altına alınmasıyla inşa edilmiştir.

Yüzyıl Sonra Yeni Bir “Ara Dönem”

İçinden geçtiğimiz süreç bir çeşit Ara Dönem özelliğine sahip. Ara dönemler; risk ve tehlikelerin arttığı, hegemonyanın, tek bir otoritenin zayıfladığı, demokrasinin zemin bulduğu dönemlerdir. Aynı zamanda yeni bir kuruluşun hazırlıklarının yapıldığı kurucu dönemlerdir. Tıpkı yüzyıl önceki gibi dünyanın ve bölgenin kaderini belirleyecek bir hercümercin, altüst oluşun içinden geçiyoruz. Kurulu düzenin taşları yerinden oynamış ama yeniden nasıl dizileceği belirsizliğini koruyor. Yeni bir güç ve hegemonya savaşı yaşanıyor. Herkesin gardını aldığı ve kendi hesabını yaptığı bu savaşta Kürtler yüzyıl öncesi gibi yeniden kaybetmek istemiyor.

20. yüzyılın başından beri bölgede inşa edilen anti-Kürt nizamın yıkılması için yürüttükleri varlık mücadelesinde ağır bedeller ödediler. Bu yüzyıllık mücadele ile kendini var edip, tarih sahnesine bir özne olarak çıkmak çabasındayken yeniden bir imha ile karşılaşma korkusu Kürtleri tedirgin ediyor. 1 Ekim 2024 tarihinde başlayan sürecin devlet nezdindeki muhataplarının tarihsel referanslarını 1919-1923 Ara Dönemi’ne yapması tesadüf değildir. Yeniden Kürt-Türk ittifakına, tarihsel ortaklığına, kültürel birlikteliğine vurgu; başlayan savaşla birlikte ortaya çıkan jeopolitik değişim ve yeni Orta Doğu planının yarattığı tehlike nedeniyledir. Maalesef yeni sürecin en zayıf noktası da burasıdır. Yani iç dinamiklerle değil, dış dinamiklerin zorlayıcılığı ile başlamasıdır.

Bugün tıpkı yüzyıl önceki gibi Kürt halkının büyük çoğunluğu, Kürt siyasal hareketinin ana aktörleri yine Türkiye ve Türklerle ile birlikte hareket etme yaklaşımı göstermekteler. Ancak ihtiyatı ve tedirginliği üzerlerinden atabilmiş değiller. Tedirginliklerinin kaynağındaki temel faktör, zorluk döneminde Türk tarafının hatırına gelmek ama konjonktür ve zorluklar aşılınca unutulmaktır. Yani yüzyıl öncesi gibi birlikte ihya olmayı beklerken payımıza yine imha düşer mi korkusudur. Türk siyasal elitlerinin açık davranmaması, sürekli erteleyip, ismini koymak ve somut adımlar atmaktan sakınmaları bunu besleyen faktörler olmakta.

Yüzyıl Önce Türk-Kürt İttifakı Neden Kuruldu?

1919 koşullarında fiili duruma bakılacak olursa elde kalan topraklarda Osmanlı’nın egemenlik iddiasının tek yolu Kürtlerle ittifak yapmaktır. Zira, Wilson Prensiplerinin 12. maddesinde Osmanlı İmparatorluğu ele alınırken etnik, ulusal bir ayrıma gider. Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerde egemenlik, bağımsızlık hakkını tanır. Ama bu sınırın nereleri olduğunu söylemez. Aynı şekilde diğer etnik, ulusal gruplarında özgür gelişimlerini ve bir nevi kendi kaderini tayin edecek bir hakka sahip olmasını öngörür. Yine isim verilmez ama özellikle Rumlar, Ermeniler ve Kürtler bu hükmün muhataplarıdır. Burada problem, Türklerin çoğunlukta olmadıkları bölgelerde devlet egemenliğinin nasıl meşrulaştırılacağıdır.

Mustafa Kemal’den önce İstanbul’da padişaha bağlı hükümet Kürtlerle ilişki kurar ve özerklik vaadinde bulunur. Hatta Hürriyet ve İtilaf Partisi ile Kürdistan Teali Cemiyeti bir protokol bile imzalarlar. Osmanlı’ya bağlı özerk bir Kürdistan sözü verilir. Savaş sırasında tehcir ve kırım nedeniyle Ermeni nüfus zaten hayli seyreltilmiş durumdadır. Baskılar nedeniyle Rumların Yunanistan’a göçleri savaş öncesine kadar uzanmaktadır. Elde kalan topraklarda fiilen Türkler ve Kürtler çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu dönemde İstanbul Hükümeti’nin de sonrasında ortaya çıkacak Ankara Hükümeti’nin de Kürtlere özerklik söyleminin temelinde bunlar yatmaktadır.

Yani Wilson Prensipleri ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) çerçevesinde hem Kürtlerin ayrılma hakkının önüne geçmek, kendi yanında tutabilmek ve bunun üzerinden egemenlik hakkını tesis etmek için hem de Ermenilerin bu ilkeler çerçevesinde hak iddialarının önünü alabilmek için böyle bir politika belirlemiştir. Uluslararası platformlarda eldeki topraklarda yönetme hakkını savunurken “memleketin işgale uğramamış kısımlarında Kürtler ve Türkler çoğunluktadır. Wilson Prensipleri çerçevesinde yönetme hakkı bize aittir” denilir. Ermeni ve Rumların toprak ve yönetim taleplerine karşıda diplomatik platformlarda onların azınlık olduğu, bu yönetme hakkına sahip olmadıkları ileri sürülür.

22 Ekim 1919’da İstanbul Hükümetinin temsilcileriyle Mustafa Kemal’in başında bulunduğu Heyeti Temsiliye üyelerinin Amasya’da imzaladığı 2. Protokolde sınırları aynen şöyle çizer: “Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırının, Türk ve Kürtlerle meskûn olan araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılması imkânsızlığı izah edildikten sonra, bu sınırın en asgari bir talep olmak üzere temin edilmesi gerektiği ortaklaşa kabul edildi”. Mustafa Kemal hareketi de sınırları çizerken ve Osmanlı’nın egemenlik haklarını bunun üzerine bina ederken içeride üretilen resmi metinlerde Kürt isminin yer almamasına özel bir önem verir. Kürt ismi geçmeden dolaylı bir şekilde haklarının teslim edileceği belirtilir. Erzurum Kongresi’nin birinci maddesinde de Sivas Kongresi’nin birinci maddesinde de Misak-ı Milli’nin birinci maddesinde de etnik isim kullanılmadan dolaylı bahsedilecektir. Genelleme yapılarak Türk ismi de kullanılmadan Müslüman ahali belirlemesi yapılır ve Müslüman unsurların ırki ve sosyal haklarının kurtuluştan sonra tanınacağı ifade edilir.

Ama uluslararası platformlarda dil tamamen farklıdır. Kürt ismi özellikle açık açık zikredilir. Çünkü Kürtler üzerinden eldeki sınırlarda egemenlik hakkı meşrulaştırılır. Bunu yaparken Kürtlerin yerel idarelerini kurup, kendilerini yönetecekleri özellikle belirtilir. Ankara Hükümeti diplomasi sahnesine çıktığı ilk günden itibaren bu argümanları kullanmıştır. Özellikle I. TBMM kurulduktan sonraki bütün toplantılarda Kürtlerin ve Türklerin temsilcisiyiz vurgusunun altı çizilir. Şubat-Mart 1921’de gerçekleşen Londra Konferansı’na katılan Dış İşleri Bakanı Bekir Sami Bey, açıkça Kürtlerin haklarının tanınacağını Ocak ayında çıkarılan Anayasa’yı referans göstererek, Kürtlere bir nevi özerklik vereceğini belirtir. Çok ileri gittiğini düşünen Ankara yönetimi onu görevden alır. Kısaca şunu söylemek istiyorum ki, içeride başka bir dil, dışarıda başka bir dil kullanılmaktadır.

Bu ikili dil, meselenin aynı zamanda uluslararası bir boyutu olduğunu ve kararların sadece içeride değil, dışarıda yürütülen diplomasiyle alındığını bize göstermektedir. Ankara Hükümeti’nin bütün bunları iyi okuduğu anlaşılmaktadır. Elcezire Komutanı Nihat Paşa’ya gönderilen Haziran 1920 tarihli talimatın birinci maddesinde aynen şöyle yazmaktadır: “Aşamalı olarak bütün memlekette … mahalli idareler kurulması iç siyasetimizin gereklerindendir. Kürtlerin yaşadığı mıntıkalarda ise hem iç siyasetimiz ve hem de dış siyasetimiz açısından aşamalı olarak mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız”.

Daha fazla uzatmadan söylemek isterim ki, bu ikili dil, ikili yaklaşım Kürtlerle ilişkiyi taktik, konjonktürel bir düzeye indirgemek anlamına gelir. Ankara’daki yeni yönetimin güçlenmesi ve uluslararası dengelerin değişimine paralel 1919’da Kürtlerle varılan mutabakattan uzaklaşmasına tanık olacağız. Özellikle 1921 yılı bu politika değişiminde bir dönüm noktası olacak. Dolayısıyla ileri sürdüğüm tez şudur ki, Cumhuriyetin ilanından önce Ankara’nın elitlerinde Kürt politikasında bir değişim başlamıştı. Yazının ikinci bölümünde bu değişimin nasıl başladığına bakacağız.

İKİNCİ BÖLÜM: İhya ile İmha Arasında Kürtler- II | Ankara’da İki Çizgi, İki Siyasal Eğilim

NOT: Bu yazı 13-14 Haziran 2026 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşen İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansına sunulan tebliğin geniş halidir. Önceden okuma nezaketini gösterip, fikirlerini paylaşan değerli arkadaşım Alişan Akpınar’a katkılarından dolayı teşekkür ederim.

Namık Kemal DİNÇ kimdir?

Kürt tarihi, hafıza politikaları, sözlü tarih, azınlıklar, göç ve kimlik konuları üzerine tarih alanında çalışmalar yürütmektedir. İMC TV’de başlayan televizyon programcılığına bugün Numedya24 dijital platformlarında devam etmektedir. İmza attığı kitapların haricinde, çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış köşe yazısı ve makaleleri bulunmaktadır.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz