Devlete göre PKK’nin tasfiyesi bir final, Öcalan içinse yeni bir başlangıcın, “demokratik toplum” ütopyasının kurucu anı. Beklenen yasa iki zıt tasavvuru uzlaştırmayacak, yalnızca onları aynı masaya oturtacak.
ALİ DURAN TOPUZ
Başlangıçta devrimci ulusal kurtuluş vardı, PKK böyle yola çıktı. (Evrensel) Komünist devrim ile ulusal kurtuluş birlikte olacaktı. PKK, Fis köyünde “şimdi”yi reddederek işe koyulmuştu, yola çıktığı “şimdi”deki teşhise göre ulus yok edilme tehdidi altında sömürülüyordu. Komünist ütopyaya bağlı söylemlerle ulusal mitlere dayalı söylemlerin iç içe geçtiği, epik ve romantik bir dil başlangıca eşlik ediyordu.
Aradan geçen yarım yüzyıl boyunca bu kurucu anlatı defalarca değişti. Bugünkü dönüşüm ise önceki bütün dönüşümlerden daha köklü görünüyor. Abdullah Öcalan 27 Şubat 2025 tarihindeki çağrısında (ve sonraki metinlerinde) bu süreci kendi bakış açısına göre özetledi. 27 Şubat çağırısında silah bırakma ve fesih kararının özet gerekçesini, diğer tarihsel gelişmelerin örgütte “anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara” yol açtığı ibaresiyle ifade etti. Daha sonra yapılan açıklamalar (Son PKK kongresine yollanan perspektif metni gibi dökümanlar) Öcalan’ın yeni yaklaşımının gerçekte mevcut sürecin gidişatına göründüğü kadar bağlı olmadığını, kendisinin tamamen yeni ve silahsız bir mücadele stratejisi oluşturmaya koyulduğunu işaret ediyordu.
DEĞİŞEN DÜNYA, DEĞİŞEN DİL
Fis’ten 1984’e, oradan 90’lardaki politika ve strateji değişikliklerine, 99’dan 2014’e ve sonrasında 2013-15 arası “çözüm süreci”ne, en nihayet 2015’ten bugüne bütün kritik eşikler, kararlar hep bir tür “ütopya”nın eşlik ettiği dönüşüm hamleleriyle geçildi. Bu insan ömrü için çok uzun ama halklar, uluslar, devletler söz konusu olduğunda hayli kısa sayılacak zaman aralığında her şey değişti, Kürtler değişti, Türkiye değişti, “Ortadoğu” değişti, dünya değişti, değişiyor.
Değişikliklerin en önemli yanı belki de “ütopya”ların ortadan kalkması ve ona eşlik eden ortak ufka sahip toplumsal hareketlerin büyük gerilemesi oldu.
Tam da ütopyaların geri çekildiği bir dünyada komün, halkların ortak mücadelesi, halkların kardeşliği, ekolojik mücadele, toplumsal cinsiyet dönüşümü, devrimci dayanışma ve demokratik inşa gibi kavramlar bugün neredeyse “yabancı dil”den anlaşılması güç kelimeler gibi karşılanıyor. Bu aslında mevcut egemen güçler (ve bağlaşıkları) dışında inanç duyulacak faillerin olmadığına dair hakim ideolojik atmosferin bir sonucu. Öcalan bu atmosferde yeniden ütopya üretmeye çalışıyor.
İKİ YASAL DÜĞÜM NOKTASI
Bu atmosfer içinde Öcalan şimdi yeni bir dönüşüme yöneliyor. Görünüşe göre onu hapiste tutan devlet/iktidar da bu dönüşümü istiyor. Yine görünüşe göre zaten basit bir tanımı var bu dönüşümün: Örgütün PKK’nin silahları terk ederek kendi kendisini feshetmesi.
Kaç aydır bu feshin tamamlanması için gerekli olduğu düşünülen “yasa”lar bekleniyor. Yasa gelecek ve iş tamam olacak. İki düğüm noktası var: Biri münfesih örgüt üyelerinin dönüşünü sağlayacak (çerçeve) yasanın şekil ve içerik olarak nasıl düzenleneceği. Diğeri ise Öcalan’ın statüsü.
Çerçeve yasadaki “düğüm” tarafların beklentilerinin uyumsuzluğuyla ilgili; devlet “sadece tasfiyeyi tamamlayacak yasa yeterli” derken, Öcalan ve örgütü “devlet ve toplumla entegrasyonu mümkün kılacak” yasalar istiyor.
Bu basit pratik düğüm belki Öcalan’ın müdahalesiyle aşılabilir, fakat bu durumda da “Öcalan’ın statüsü” meselesi öne çıkıyor. Bahçeli’nin “yol haritası”nda önerdiği “tasfiye süreciyle sınırlı, Öcalan’ın hukuki statüsünü (mahkûm) değiştirmeyen koordinatörlük” fiilen ihdas edilebilir. Öcalan bu fiili durumu (anlaşıldığına göre şimdilik) yeterli görebilir. Çünkü bu fiili/idari statü yardımıyla Öcalan doğrudan PKK hiyerarşik yapılanması dahil, meselenin etrafındaki bütün yapılanmaların dönüşümünü yönetebilir.
MİTİK BAŞLANGIÇTAN REALİST BAŞLANGICA
Bugün yarın “çerçeve” yasa gelecek, gerisini ancak geldiği zaman ele alabileceğiz. O nedenle şimdi başlıktaki “ütopya” meselesine dönelim.
Öcalan “şimdi” Fis toplantısıyla oluşan PKK’nin bizzat kendisini yani “silahlı mücadele örgütü” oluşunu reddederek ileri atılıyor. Gerekçesini de şöyle anlattı: İlk başlangıç yok olmakta olanın (yani Kürt ulusunun) isyanını örgüt öncülüğünde örgütlemekti. Şimdiki başlangıç ise artık varlığı kanıtlanmış olanın (aynı Kürt ulusunun) silahsız, sivil mücadelesini örgütlemek. Eskiden çok yaygın olan “PKK halktır, halk burada” sloganı üzerinden söylersek, Öcalan, “Halk burada olduğuna göre (silahlı) PKK’ye ihtiyaç yok” demiş oluyor.
Devlet açısından, yetkililerin sözlerine bakarsak, “örgütün tasfiyesi” işin finali, her şey tasfiyeyi garantiye almak için yapılıyor. Öcalan tasfiyeyi kabul ediyor ama onun için bu “final” değil, yeni bir başlangıç, yeni bir “şimdi” için yapılıyor. Öcalan’ın ilk “şimdi”si yani PKK’nin kuruluşu, ulusal kurtuluş miti ve komünist ütopyaya yaslanıyordu; şimdi ise Komünist ütopya “demokratik toplum ütopyası”na, ulusal kurtuluş miti ise demokratik toplum/siyaset programına dönüşmüş durumda; Fis ile 27 Şubat arasındaki fark ise “aradaki 50 yıllık mücadelenin kazanımları” fikrine bağlı. Temel kazanım ise artık kendi hakları için silaha ihtiyaç duymadan mücadeleyi sürdürebileceği varsayılan bir ulus.
HER ŞEY HİLE Mİ? ÜTOPYA VE DİSTOPYA
Sürece kuşkuyla yaklaşanların temel itirazı bunun yalnızca bir tasfiye operasyonu olduğu yönünde. Oysa Öcalan’ın metinleri, tasfiyeyi kabul etmekle birlikte onu bambaşka bir gelecek tasavvurunun başlangıcı olarak kuruyor. Devlet (Cumhur İttifakı) ve Öcalan bakışı arasındaki fark, aslında birinin ütopyasının diğerinin distopyası olacak kadar büyük. Devletin ütopyası “terörsüz Türkiye”yken Öcalan’ın ütopyası “Demokratik Toplumun İnşası” olarak dillendiriliyor. Beklenen yasa bu zıtlığı çözemez. Çünkü tarafların aynı kelimeler altında farklı gelecek tasavvurları var. Bu yüzden biraz da Kavafis’in “Barbarları Beklerken” şiirindeki bekleyişi andıran bir yerde duruyoruz.
Abdullah Öcalan mevcut zıtlıkları görmüyor olamayacağına göre ne düşünüyor, ne talep ediyor olabilir? Bir yeniden yapılanma, bu kesin. Ama nasıl bir yeniden yapılanma? Silah “anlamsızlaştı” ama anlam nereden gelecek, yasadan bile gelmeyecekse?
Yazı çok uzadı, bu sorunun cevabını arayarak devam edeceğim.
NOT
BEKLENEN YASANIN ZORLUKLARI
Ana tartışmayı dağıtmamak için metin içinde ele almadığım bir hukuki noktayı burada kısaca ekleyeyim.
Yasaların içeriği, şekli ve niteliği açısından taraflar arasında bariz bir fark var, Öcalan’ın statüsüne ilişkin olanı şimdilik tartışma dışı bırakarak, çerçeve yasadaki sorunlara kısaca bakalım: Örgüte mahsus, isim zikrederek bir yasa yapılamaz, genellik ilkesi buna engel. İktidar tarafından gelen açıklamalar ya da sızdırılan haberler bize yasanın bu türden bir sınırlamayla çıkarılmak istendiğini anlatıyor, fakat bu hedefle sınırlı bir yasa şekil olarak çok zor.
Yasalar yazanların kafasında durduğu gibi durmaz. Her sınırlama öngürelemeyen yönlerin kapısını açar. Örneğin yalnızca “silaha dokunmamış örgüt üyeleri” gibi genel bir ölçüt benimsenirse, kapsamın beklenmedik biçimde genişlemesi ve bugün farklı dosyalar kapsamında yargılanan ya da hükümlü bulunan çok sayıda kişiyi de tartışmanın içine çekmesi ihtimali doğabilir.
Ceza hukuku alanında olduğumuz için yorum ve kıyas yoluyla istenildiği gibi eğilip bükülemez metin; bugün böyle yapılsa bile yarın durum değişir. O nedenle “ilk yasa” yeterli olmayacak, peş peşe başka düzenlemeler gerekecek, her düzenleme bir şeyleri çözerken, yeni sorunları yani yeni yasaları gerektirecek. Düğümün taraflar arasındaki bir diğer görünümü ise yasanın yürürlük zamanı: İktidar çevreleri diyor ki “silahsızlanma tamamlanınca yürürlüğe girer”, örgüt diyor ki “yürürlüğe girmeden silahsızlanma nasıl tamam olur?”







