Programda ülkenin en önemli sorunu olan yoksulluk bir kere bile geçmiyor. Oysa programın merkezine koyduğu enflasyonun kronik ve yüksek olmasının başat sebebi, yüksek yoksulluk düzeyidir çünkü yoksul kesimlerin harcamalarında gıda ve barınma gibi kalemler yüksek paya sahiptir.
İlhan Döğüş
Orta Vadeli Program kamuoyunda oldukça tartışıldı. Ülkenin ekonomi sorunlarıyla baş edecek bir perspektiften yoksun olduğuna dair önemli vurgular yapıldı.
“Nas ekonomisine geri mi dönülüyor?” yönünde yorumlar yapıldı lakin faizin indirilerek döviz kurunun zıplatılacağına dair bir emare yok. Dolar-TL kurunun 2028’de 53’e, 2029’da 68’e yükseleceği varsayılmış. Yani şimdiye kadar yapıldığı ve önceki Orta Vadeli Programlar’da projekte edildiği gibi kurda kademeli ve kontrollü bir artış öngörülmüş. Bütçe açığına dair öngörüler de önceki yıllardaki projeksiyonlarla paralellik arz ediyor- herhangi bir sapma arz etmiyor.
“Nas var” söyleminin de Erdoğan’ın laiklerin dikkatini dağıtmak hedefiyle ortaya attığı bir söylem olduğunu, aslolanın düşük faiz ile inşaat sektörünü, yüksek kur ile AKP etrafındaki ihracatçı Anadolu sermayesini desteklemek hedefi olduğunu ve bankacılık sektörüne hakim olan, ithalatı yapan ve küresel finans ile yakın olan İstanbul sermayesinin de düşük kur ve yüksek faiz istediğini vurgulamalı.
Ben daha ziyade programın hem gerçek hayatla hem de kendi içindeki çelişkilerine odaklanmak niyetindeyim.
- ‘Orta vadeli’ program deniyor ama program iki yılı kapsıyor. İktisatta iki yıl orta değil, kısa vadedir çünkü iki yıl içinde üretimin temel girdileri olan sermaye stoğu ve işçi sayısı artırılamaz.
- Yeşil digital dönüşüm, dış ticaret teknoloji kompozisyonunun dönüştürülmesi gibi orta vadede gerçekleştirilemeyecek, daha uzun vade gerektiren vaatler var programda. Bunların ne kadar sürede ne düzeyde gerçekleştirileceği ayrıntılandırılmamış.
- Her yıl yenilenen bir program orta vadeli olamaz. Daha önceki Orta Vadeli programlarda belirtilen hedeflerin neden başarılamadığına değinilmiyor. Örneğin daha önceki programlarda enflasyonun 2026’da tek haneye indirileceği belirtilmişti. Ağustos 2026 enflasyonu %31 düzeyindedir.
- Programda ülkenin en önemli sorunu olan yoksulluk bir kere bile geçmiyor. Oysa programın merkezine koyduğu enflasyonun kronik ve yüksek olmasının başat sebebi, yüksek yoksulluk düzeyidir çünkü yoksul kesimlerin harcamalarında gıda ve barınma gibi kalemler yüksek paya sahiptir.
- Kalkınma, ülkenin küresel üretim zinciri içindeki konumunu yükseltmesini ima eder. Ya mevcut hakim sektörlerde daha verimli üretimin yapılmasını ya da daha yüksek verimli sektörlere geçişi gerektirir. Program bunu detaylı tartışmıyor.
- Programda büyümenin arz-yönlü olduğu zannına dayalı bir perspektif hakim. Oysa büyüme ve büyümenin temel motoru olan yatırım, talep-güdümlüdür. Firmalar daha çok satacakları beklentisi altında üretim kapasitelerini artırma yoluna giderler. Arz faktörleri olan maliyetlerin (faiz, ücretler, vergiler) düşürülmesi ile artan karlar, reel yatırımlara değil, finansal yatırımlara akmaktadır. 1980’den beri Türkiye ve Batı ekonomileri bunu deneyimlemiştir.
- Talebin ana kaynağı ise ücretlerdir çünkü toplumun büyük kısmını işçiler oluşturur. Ücretler toplam maliyetlerin %25’i kadar iken, toplam tüketim harcamalarının %65’ine denk gelmektedir. Bu, ücretlerin maliyet olmaktan çok talep kaynağı olduğunu; ücretleri baskılamanın maliyetlerden çok talebi ve büyümeyi baskıladığını gösterir.
- İhracatta yüksek teknoloji yoğunluğunun artırılması hedefi yerindedir, fakat bunun gerçekleşmesi kısa vadede mümkün değildir ve bunu özel sektör kendi başına yapamaz. Kamunun buna desteği ve öncü rolü üstlenmesi ise, programın perspektifine göre enflasyonisttir.
- Yüksek katma değerli üretim ve ihracat ve yüksek verimlilik, düşük ücretlerle gerçekleştirilemez. Yüksek katma değerli üretimi gerçekleştirecek işçiler, eğitimli ve o sektöre özgü yeteneklere olmak durumundadır. Eğitimli ve spesifik yeteneklere sahip işçilere düşük ücret ödemek, mümkün ve adil değildir. Daha önemlisi, teknoloji düzeyinin yüksek olduğu sektörlerde rekabet, emek-yoğun sektörlerdeki gibi fiyat üzerinden yürümez; ürün farklılaştırma ve inovasyon üzerinden yürür. Program, bu kritik ayrıma sahip bir perspektiften yoksundur.
- Verimlilik düzeyi, teknoloji düzeyine bağlıdır evet ama verimlilik artışı talebe bağlıdır. Firmalar, daha verimli bir üretim teknolojisini daha çok satacakları beklentisine ve o makinanın kendisini yeterli kısa sürede amorti edeceğine inanıyorlarsa satın alırlar. 1980 sonrasında teknoloji ilerledi fakat verimlilik artışı zayıfladı çünkü talebin kaynağı olan ücretler baskılandı.
- Özel sektördeki ücretlerin artması ise kamu istihdamının ve kamudaki ücretlerin artırılmasıyla ve işçilerin pazarlık gücünü artıracak işsizlik maaşı, işten atılmanın zorlaştırılması gibi düzenlemelerle mümkün. Zira kamu çalışanlarının harcamaları özel sektöre kar olarak gidecek ve tetikleyeceği talep ile üretimi ve istihdamı destekleyecektir. Yani sıra, kamudaki yüksek maaşlar, yüksek talep ortamında firmaları işçileri ikna etmek için yüksek ücret ödemeye zorlayacaktır. Üretim ve verimlilikteki artış, ücret artışındaki maliyet artışını emerek enflasyonu baskılayacaktır.
- Yurt içi tasarrufların artırılması hedefi de programın enflasyonu talep kaynaklı gören neoliberal bakışıyla çelişmektedir. Yurt içi toplam tasarrufların artırılması için bütçe açığının cari açığın üzerinde olması gerekir. Ya da bütçe fazlası verilmek isteniyorsa, cari fazlanın bütçe fazlasının üzerinde olması gerekir. İthalat bağımlılığı kısa vadede düşürülemeyeceğine göre, özel sektörün tasarruf fazlası verebilmesi için bütçe açığının cari açığın üzerinde olması gerekiyor. Aksi takdirde özel sektör tasarruf açığı verecektir. (Ulusal muhasebe denkliği gereğince, Kamu harcamaları- Vergi Gelirleri+İhracat-İthalat=Tasarruflar-Yatırım Harcamaları; S-I=G-T+NX).
- Programı yazanlar bu denklikten bihaber olduklarından olsa gerek, kamu sektörü bütçe fazlası ve cari denge açık verirken özel sektörün tasarruf fazlası vereceğini sanmışlar. Bu, temel muhasebe bilgisinden yoksun fahiş bir hatadır.
- Devlet bütçesi fazla verirken, ekonomi potansiyeli kadar büyüyemez çünkü bütçe fazlası ekonomideki para miktarını azaltır. Ekonomik büyümenin vergi gelirlerini artırarak bütçe açığını düşürmesi veya bütçe fazlası yaratması mümkün fakat Türkiye’nin mevcut ithalat bağımlılığı düzeyi ve vergi gelirlerinde dolaylı vergilerin ve gümrük vergilerinin payı veri iken bütçe fazlası verilmesi için dış ticaret açığının artması gerekir. Ancak programda dış ticaret açığının GSYİH’ya oranının düşürüleceği öngörülüyor. Özetle, iki öngörü birbiriyle tutarsız.
- Programa sirayet eden Kamu Maliyesi’ne dair bakış, baştan sona yanlış ve kalkınmayı mümkün kılmayan bir anlayış. Kamunun vergiden harcadığı ve kamu borcunun bütçe açığını finanse ettiği, artan kamu borcunun faizleri artırdığı gibi tamamen yanlış varsayımlar üzerine kurulu. Devlet harcadığı anda, Hazine adına ödemeyi yapan, Hazine’nin bankası olan Merkez Bankası yoktan para yaratır. Kamu borcu ise faizleri, MB’nin politika faizine yakın tutmak amacıyla yapılır.
- Kamu harcamalarının çarpan etkisi, programa hakim bakışın göz ardı ettiği bir önemli husus. Kamu harcamaları, toplumdaki tasarruf eğilimine ve harcamaların yapıldığı sektörlere ve toplumsal kesimlere bağlı olarak kendisinden daha büyük katma değer yaratır. Tasarruf eğilimi düşük- yani harcama eğilimi yüksek- alt-orta gelir gruplarına ve ekonomide kritik konumda olan sektörlere dönük kamu harcamaları, kamu yatırımı/GSYİH oranını düşürür çünkü bu harcamalar kendisinden daha büyük GSYİH üretir. Programın bahsedilen alanlara ve toplumsal gruplara harcanmayacağını varsaydığı söylenebilir fakat programda dış ticaretin teknoloji düzeyinin artırılması vaat ediliyor.
- “Gıda harcamalarının hanehalkı bütçesi üzerindeki yükünün hafifletilmesi ve özellikle düşük gelirli kesimlerin refahının desteklenmesi hedeflenmektedir” denilmekte ama bunun nasıl gerçekleştirileceği ayrıntılandırılmamakla beraber, bunun yapılması için gereken hanehalkının gelirinin artırılması, programın enflasyonu talep kaynaklı gören neoliberal bakışıyla çelişmektedir.
- Özel emeklilik ve özel sağlık sigortaları, borsaya ve diğer finansal varlıklara aşırı düzeyde bir nakit akışı sağlayarak finansal varlıklardan beklenen karların reel yatırımdan beklenen karların üzerine çıkması sayesinde finanşallaşmayla ve reel yatırımların baskılanmasıyla sonuçlanmıştır Batı ülkelerinde. Harcadığı anda yoktan yaratan kamunun batma riski yoktur ve kamu kurumları yurttaşlara ucuz ve kaliteli hizmet sağlamak için sosyal refahı artırmak yönünde zarar yapmalıdır. SGK için zarar ediyor, emekli maaşlarını ödeyemeyecek” söylemi neoliberal bir yalandır. “Kamu kurumları zarar ediyor” gibi korkutan gereksiz söylemler, özelleştirmeler üzerinden tekelci rantlara meşruiyet sağlamıştır.
- KOBİler için finansmana erişimlerinin kolaylaştırılması ve verimliliklerinin artırılmasının desteklenmesinden bahsediliyor fakat enflasyonla mücadele için devreye sokulan kemer sıkma politikalarının ve faiz artışlarının en çok KOBİleri etkilediği gerçeğinden bihaber bir anlayış hakim programa.
- “Çekirdek enflasyon göstergeleri birçok ekonomide görece ılımlı seyrini sürdürmekle birlikte enerji ve enerji dışı emtia fiyatlarındaki yükseliş manşet enflasyon üzerinde yeniden yukarı yönlü baskı oluşturmuş ve beklenen faiz indirim süreçlerinin ötelenerek daha ihtiyatlı bir politika duruşu benimsenmesine neden olmuştur.” denmiş fakat uygulanan enflasyon hedeflemesinin dayandığı Taylor Kuralı’na göre, enflasyon hedefi %5 olan Merkez Bankası’nın güncel enflasyon %31 iken faiz indirmesi değil, faiz artırmaya devam etmesi gerekiyor. Bu tutarsızlığın sebebi, Merkez Bankalarının gerçekte enflasyonu değil banka karlarını hedeflemeleridir. Daha önce enflasyonu indirme bahanesiyle artırılan faizler, yüksek enflasyon sebebiyle kredi talebinin faize duyarsız olmasından ötürü önce banka karlarını artırmış, sonrasında ödenemeyen kredilerle banka karlarını düşürmektedir. Merkez Bankaları da hem ödenme riski olan kredilerin yeniden yapılandırılmaları ve yeni ödenebilir kredilerin verilebilmesi yoluyla banka karlarının toparlanması için faizleri düşürmeyi tercih etmektedirler. Düşük faizlerin bankalara kredilerini paketleyerek securitizasyon yoluyla bilançolarından temizleme imkanı sunduğunu da eklemeli.







