28 Ekim 2026 Nûmedya24
Köşe Yazısı

12 Eylül'ün mirası

12 Eylül’le hesaplaşmak, yalnız generallerle hesaplaşmak değildir. Asıl mesele, onların kurduğu devlet–yurttaş ilişkisinin mantığıyla hesaplaşmaktır.

Doğu ERGİL

12 Eylül yalnızca bir askerî darbe değildi; Türkiye’nin demokratik gelişme çizgisinde bir rejim kırılmasıydı. Parlamento kapatıldı, siyasal partiler ve sendikalar dağıtıldı, siyasetçiler yasaklandı, binlerce insan gözaltına alındı; işkence, idam ve ağır hak ihlalleri dönemin hafızasına kazındı. Fakat darbenin en kalıcı sonucu bunlardan bile daha derindeydi: Devlet, topluma siyasetin tehlikeli, yurttaşın ise denetlenmesi gereken bir varlık olduğunu öğretti. Böylece demokrasi, yurttaşların kendi geleceklerini birlikte kurdukları bir rejim olmaktan uzaklaştırılıp devletin izin verdiği sınırlar içinde kullanılan bir siyasal faaliyete indirgendi.

12 Eylül’ün asıl başarısı iktidarı ele geçirmek değil, darbe sona erdikten sonra da yaşayacak bir düzen kurmaktı. 1982 Anayasası devlet karşısında bireyi, güvenlik karşısında özgürlüğü, otorite karşısında çoğulculuğu ikincilleştiren bir siyasal mimari yarattı. Üniversiteden sendikaya, siyasal partilerden kamu yönetimine kadar birçok alan yeniden düzenlendi. Askerler zamanla kışlalarına döndüler; fakat kurdukları vesayetçi zihniyet kurumların içinde yaşamaya devam etti. Türkiye seçimlere döndü, ama demokrasinin yalnız seçimden ibaret olmadığı gerçeğini öğrenmekte zorlandı. Çünkü sandık geri gelmişti; yurttaşın devlet karşısındaki özerkliği aynı ölçüde geri gelmemişti.

12 Eylül Türkiye toplumunu yalnız depolitize etmedi; siyasetin toplumsal kaynaklarını da kuruttu. Örgütlenmek kuşkuyla, itiraz etmek düzensizlikle, farklılık ise tehdit ile özdeşleştirildi. Sendikalar zayıflatıldı, üniversitelerin özerkliği daraltıldı, sivil toplumun hareket alanı sınırlandı. Bunun sonucunda yurttaşlık giderek aktif katılımdan pasif itaate doğru çekildi. Oysa demokrasi sessiz toplumların değil, konuşabilen toplumların rejimidir. Bir ülkede yurttaşlar örgütlenemiyor, iktidarı eleştiremiyor, hak talep etmekten çekiniyor ve farklılıklarıyla kamusal hayata katılamıyorsa orada seçim yapılabilir; fakat demokratik kültür kök salamaz.

Daha önemlisi, 12 Eylül Türkiye’ye tehlikeli bir siyasal miras bıraktı: Devleti hukukun üstünde görme alışkanlığı. “Devletin bekası”, “milli güvenlik”, “kamu düzeni” gibi kavramlar gerektiğinde temel hakların önüne geçirilebildi. Bu anlayış yalnız askerî vesayetin değil, daha sonra ortaya çıkabilecek her türlü otoriter yönetimin de kullanabileceği bir siyasal araç kutusu yarattı.

Vesayetin aktörleri değişebilir; fakat devletin toplumdan üstün olduğu düşüncesi değişmiyorsa otoriterliğin özü yaşamaya devam eder. Bu nedenle 12 Eylül’le hesaplaşmak, yalnız generallerle hesaplaşmak değildir. Asıl mesele, onların kurduğu devlet–yurttaş ilişkisinin mantığıyla hesaplaşmaktır.

Soru şu:

“12 Eylül rejimi bitti mi, yoksa biçim mi değiştirdi?”

İlgili Haberler

Akın Olgun yazdı

Baro seçimlerinden taşan şey

DEM Parti’nin, demokratik siyasetteki boşluğu dolduracak şekilde bir hat kurma ve bu hattı muhalefetin merkezi haline getirme politikasından ve bunu son dönemde görünür kılmasından, en çok ana muhalefet içindeki İYİ Partili hücrelerin ve İmamoğlu çevresinin rahatsızlık duyduğu malum. Çerçeve yasa için “hayır” kampanyası örgütleyen aklın nereye ait olduğunu ve bu tavrın nasıl karşıtlık havuzuna akıtıldığını bilenler için bu bir tartışma konusu da değil ayrıca. O havuzdan Kocasakal çıktı işte…

Ercan Jan Aktaş yazdı

Sırbistan’da gençlerin zaferi

Fransa, Almanya ve Sırbistan başta olmak üzere farklı ülkelerde ortaya çıkan bu hareketler, karar alma süreçlerini belirli bir liderliğin ya da merkezi yapının tekelinde toplamak yerine, yerel inisiyatifler, özerk örgütlenmeler, yatay koordinasyon ağları ve öğrenci meclisleri aracılığıyla ilerlemektedir. Bu pratiklerde doğrudan demokrasi, yalnızca siyasal taleplerden biri değil, mücadelenin örgütlenme biçimini belirleyen temel bir ilke olarak öne çıkmaktadır.

Akın Olgun yazdı

Süreç, Riskler, Söylemler

Sürecin ve yol haritasının üstünde, ayrı bir irade olduğu ve bunu da Uçum’un temsil ettiği algısı, aslına bakarsanız üstünde oynanabilir bir güvenlik açığıdır ve bu açığın Uçum’un ifadelerinde hayat bulduğunu söylemek abartılı olmaz. Sürecin, türlü badireler atlatarak bugünlere kadar gelebilmesini, politik doğruculuktan, siyasal ezberlerden uzaklaşmasına, olan bitene karşı gerçekçi olmasına ve somut koşulların somut tahliline bağlayabiliriz. Bu, ilerlemenin ve zorluklar karşısında esneyebilmenin imkanını da sunuyor taraflara.

Akın Olgun yazdı

Baro seçimlerinden taşan şey

DEM Parti’nin, demokratik siyasetteki boşluğu dolduracak şekilde bir hat kurma ve bu hattı muhalefetin merkezi haline getirme politikasından ve bunu son dönemde görünür kılmasından, en çok ana muhalefet içindeki İYİ Partili hücrelerin ve İmamoğlu çevresinin rahatsızlık duyduğu malum. Çerçeve yasa için “hayır” kampanyası örgütleyen aklın nereye ait olduğunu ve bu tavrın nasıl karşıtlık havuzuna akıtıldığını bilenler için bu bir tartışma konusu da değil ayrıca. O havuzdan Kocasakal çıktı işte…

Ercan Jan Aktaş yazdı

Sırbistan’da gençlerin zaferi

Fransa, Almanya ve Sırbistan başta olmak üzere farklı ülkelerde ortaya çıkan bu hareketler, karar alma süreçlerini belirli bir liderliğin ya da merkezi yapının tekelinde toplamak yerine, yerel inisiyatifler, özerk örgütlenmeler, yatay koordinasyon ağları ve öğrenci meclisleri aracılığıyla ilerlemektedir. Bu pratiklerde doğrudan demokrasi, yalnızca siyasal taleplerden biri değil, mücadelenin örgütlenme biçimini belirleyen temel bir ilke olarak öne çıkmaktadır.

Anasayfa