Akın Olgun
İmralı Heyeti’nin Öcalan’a atfedilen notların gerçeği yansıtmadığına dair yaptığı açıklama, bana daha yenilerde okuduğum bir kitabı hatırlattı; Çevirisini Medya, Gazetecilik ve Kültürel Çalışmalar dalında öğretim görevlisi olan Can Koçak’ın yaptığı, Slovenyalı bir filozof ve kültür teorisyeni olan Mlader Dolar’ın “Söylentinin Felsefesi, Sokrates’ten Sosyal Medyaya” adlı kitap.
Günümüz Türkiye siyasetinden medyaya, siyasal örgüt ve yapılardan kültür-sanata kadar geniş bir alanı teslim alan “söylenti” konusunu irdeleyen bu kitap, durduğumuz yerin anlamına, işlevine dair de çarpıcı bir yüzleştirme yapıyor diyebilirim.
İmralı Heyeti’nin, Öcalan’a atfedilen cümlelere dair, “gerçeği yansıtmadığı” ifadesini de bu çerçevede düşünmeyi anlamlı buluyorum.
Belirsizliğe sürüklenen her cümlenin ardına zorunlu bir not olarak düşülen “gerçeği yansıtmıyor” yaklaşımı da “gerçeği yansıtmayan” olarak algılanıyorsa ve yeni söylentilere kapı aralıyorsa, burada daha büyük bir sorunla yüz yüze olduğumuz da söylenebilir.
İfade edilenlerin, doğru olup olmadığının bu noktada artık bir önemi yoktur. Siyaseti, olayları, olanı sürükleyen şey “söylentiler” olduğunda, belirleyici güç de o olacaktır doğal olarak.
“Prensipte söylentiler anonimdir; yaratıcıları belli olmaksızın, âdeta kendilerine, insan müdahalesi yokmuş gibi dolaşıma girerler. Biri duyar, sonra başkasına aktarır. İnsan müdahalesinden bağımsızmış gibi görünen bu dolaşımın kafa karıştırıcı, meşum bir yanı vardır: Havanın esintisi gibi gezinir söylentiler, sanki hiçliğin içinden çıkmıştır, bizi sarıp geçecektir. Oysa o esinti yolda, hareket halindeyken kolayca şiddetlenir, kasırgaya, önlenemez bir güce dönüşüp ortalığı darmaduman eder” diyor M. Dolar.
Yakın ve çarpıcı bir konu olduğu için Narin davasını buna örnek verebiliriz. Siyasetten medyaya, sivil toplumdan yargıya kadar, herkesi içine alacak şekilde “önlenemez bir güce” dönüşen söylentilerin, nasıl hepimizi ele geçirdiğini hatırlamak iyi olabilir. Bu dava üzerinden kendini aklamaya girişenlerin, yine aynı “söylenti” silahına sarıldığını da aklımızda tutalım. “O zaman şöyle denmişti”, “ben öyle sanmıştım”, “öyle yansıtılmıştı”, “ben öyle duymuştum” …
Söylentilerin iktidar tarafından nasıl kullanışlı hale getirildiğine, siyaseti nasıl belirlediğine, bugün CHP’ye dönük yapılan operasyonların kamuoyunda nasıl tartıştırıldığına ve algılara nasıl yön verildiğine bakarak bile anlayabiliriz.
Geçmişte Kürt Demokratik siyasetine dönük olarak yapılan ve hiçbir belgeye, bilgiye dayanmayan “belediyeler, teröristlere yardım gönderiyormuş” söylentisini yayanlar, bugün CHP’ye “belediyelerin içini boşaltmışlar” diyerek, -mışlı, -muşlu ifadelerle, toplumun tüm kılcal damarlarına nüfus ediyorlar. Ve tüm bu söylenti operasyonunun temelinde, “onlar da bizim gibi” algısının yaratılmaya çalışıldığı çok açık. Eğer herkes kendine benziyorsa, iktidarın değişmesine de gerek yok demektir!
“Onlar da hırsız-mış”, “onlar da ahlaksız-mış”, “onlarda da bal tutan parmaklarını yalıyor-muş”, “halk onların da umurunda değil-miş” söylentisinin boşa çıktığını söylemek pek mümkün değil. Bunda CHP’nin de payı az değil elbette.
Dün, Kürtlerin belediyelerine çöküldüğünde, “gelir, yargılanır, aklanırlar” diyen hâkim müesses dile sarılanlar, şimdi o sarıldıkları dille yargılanıyorlar. İronik.
“… söylentiler yalanla gerçeği arsızca birbirine karıştırır. Doğru çıkabilirler çıkmasına, ama yol açtıkları kasırga hakikat ile düzmece arasındaki basit ayrımı zedeler”
İşte, zedelenen o “ayrım”ın belirleyici gücü bir anda el değiştirir ve halk arasına “at izi it izine karıştı” tanımlamasında vuku bulan durum gerçekleşir.
Öcalan’a dair, yıllardır tekrar edilen “bebek katili” söyleminin arkasında da bu vardır. Susurluk davasının önemli isimlerinden biri olan Özel Harekatçı Ayhan Çarkın’ın, açık itiraflarından birinde, “bebek katili” demek için kullanılan fotoğraftaki bebeği, kendilerinin öldürüp, örgütün üstüne attıklarını söylemesi dahi durumu değiştirmemiştir. Söylenti ile yayılan yalan, bir “gerçek” olarak kabul edilmiştir.
Söylentiyi “muhteşem bir canavara dönüşen parçacık” olarak tanımlayan Dolar, “temelleri olmamasına rağmen etkileri büyüktür, dayanıksız ya da desteksiz yapıları tesirleriyle büsbütün tezat oluşturur. ‘Herkes bilir’ ki bu yalnızca söylentidir, aslı, astarı yoktur, ama kimse kendine kulak vermekten, söylentinin işlevini tamamlamasını sağlamaktan alıkoyamaz” der.
Medyaya hâkim olan söylenti haberciliğinin, bizi “canavara dönüştüren parçacıklar’’ haline getirmesine şaşırmamak gerekir. Hepimizin içindeki temelsiz şüphelerin, hissettiğimiz nefretlerin ortağı onlar.
“AKP ve Kürtler anlaşmış”, “anlaşıyorlar”, “anlaştılar” söylentisinin her seçim ve çözüm süreçlerinde çıkması da anlamsız olmasa gerek. “Söylentiler doğru da çıkabilir çıkmasına, ama doğru-yanlış kriterini umursamazlar, onları söylenti yapan budur” diyor yazarımız Mlader Dolar.
Davalara musallat edilen “gizli tanık”lar, “samimi ikrar”lar vb hemen hepsinin kapısı da aynı yere çıkar. Kobane davası da, İBB davası da bu yanıyla birbirine benzer özellikler taşır.
Demirtaş’ı somut olanla değil, “gizli tanık”, “itirafçı” söylentileri ile yargılayan ve bu mahkûm eden güç, çok sonraları İBB davasında “ci” demiştir.
Tarihten çarpıcı bir örnek verir Mlader Dolar ve Sokrates’i ele alır. “Onun sonunu getiren, düşüşünü kolaylaştıran, aleyhinde dava açılmasına, nihayetinde de ölümüne sebep olansa söylentilerdir” der ve MÖ 399 yılında Atina’daki mahkemede yargılanırken verdiği savunmadan bir kısmını Platon’un ağzından aktarır.
“Ey Atinalılar! Davacılar işte bu söylentileri dışarıya yaymışlardır. (…) Üstelik davacılar sayısı çoktur ve suçlamalarını uzun bir süredir devam ettirmektedir (…) Akıllara en sığmayanı ise (…) hiçbirinin kimliğini öğrenmemin ve adını zikretmemin mümkün olmayışıdır (…) haset ve karalama arzusuyla gözü dönmüşler sizi ikna etti; (…) bunlar da uğraşması en zor olanları çünkü hiçbirinin buraya çıkarılması, iddiasının çürütülmesi mümkün değil ama savunmamı yaparken gölgemle dövüşür gibi bunlarla da mücadele etmek, ortada suçlu yokken hüküm vermek zorundayım (…) Velhasıl, savunmamı yapayım, ey Atinalılar! Ve şu kısacık sürede, aklınızda bunca zamandır gezinen karalamaları ortadan kaldırmaya çalışayım”
Mlader Dolar bu savunmayı aktarırken, sonrasında çok çarpıcı bir cümle kurar ;
“aslı astarı yoktur bu söylentilerin ama, Sokrates’in itham edilmesine, mahkemeye çıkarılmasına, ceza almasına, ölümüne sebep olmuştur”
Evet, Sokrates’i söylentiler öldürmüştür!
- Dolar’ın sermaye ile söylenti arasında kurduğu bağ da çok çarpıcı bu arada.
“Söylentiler ile sermaye arasında benzerlik kurmak mümkündür” der ve “nitekim sermaye de yalnızca dolaşıma girerek büyüyormuş, katlanarak artıyormuş gibi görünen bir diğer kudretli olgudur” diyerek bu bağı ironileştirir.
Tekrar başa dönüp, İmralı heyetinin “gerçeği yansıtmıyor” açıklamasına bakarak, bilgi ile bilgilendirme arasında hakikatin bağını kurmamız ve onu toplumla paylaşarak, söylentilere alan açmayacak şekilde ele almamız mümkün. Daha doğrusu biz değil, heyetin ve süreci yönetenlerin böyle ele alması mümkün.
Hakikati hedeflemeyen her bilginin tuzağa dönüşmesi çok olası çünkü.
Bundan hareketle; gerçeği en doğru ve akılcı yöntemle topluma aktarmak bir sorumluluk, hassasiyetleri bilgi ile donatmak ve kitlelerle buluşturmak ise elzem olandır.
Bu yapılamadığı için belki de içeridekilerin sesini, ne düşündüklerini nasıl baktıklarını daha az duyuyoruzdur.
Belki de bu yüzden, “Terörsüz Türkiye” söylemi “Demokratik Toplum ve Barış” adlandırmasının önünde gidiyordur.
Belki de bu yüzden, süreç, söylentilerin etkisi altında kalıyor, “bilgi” kışkırtıcı başlıkların, manşetlerin altında eziliyor ve daha beteri hakikat “tık” almaya kurban ediliyordur.







