Irksallaştırılmış rejimin inşası sürecinde Kürt kurbanlar ‘feodal beyler’, ‘vahşiler’, ‘yobazlar’, ‘medeniyetsizler’, ‘ilkeller’, ‘şakiler’, ‘haydutlar’, ‘dağ ayıları’, ‘kıllı Kürtler’, ‘kuyruklu Kürtler’ ve ‘cahiller’ olarak adlandırıldılar. Bir yandan Kürtler bu tip aşağılayıcı tanımlamalar ve zora dayalı pratiklerle biyolojik ve kültürel olarak ırksallaştırılırken ve insan-dışılaştırılırken Türk üstünlükçü rejimin inşasında Kürtlüğün ve Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını ortadan kaldırmak ve uluslaşmasını engellemek amacıyla Kürtlerin ‘Doğulu’ veya ‘Doğulu Türk vatandaşı’ olarak inşa edileceği öne sürülmüştür.
Faik Bulut
Kaldığımız yerden Gülistan Yarkın’ın makalesine devam edeceğiz:
ŞARK’TA “MÜSTEMLEKE POLİTİKASI”
“Soykırımdaki ortaklıkları Kürtlerin, özellikle Kuzeyli Sünni Kürtlerin 1923 sonrası dönemdeki politikalara direniş gücünü önemli oranda zayıflattı. 1920 ve 1930’lar arasındaki birçok Kürt direnişi katliamlar ve yenilgilerle sonuçlandı.
Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından ortaya çıkan Kürt direnişlerine paralel olarak Türk devleti Osmanlı’dan miras aldığı medenileştirme iddiasına dayalı modern sömürgeci ve ırkçı politikaları daha da güçlendirerek uygulamaya devam etti. Bu yüzden olsa gerek inkar etme maksadıyla 1990’lı yıllara kadar gizli kalan devlet belgelerinde sömürge yerine ‘Doğu’ kelimesi kullanılıyordu. Kürt topraklarının ‘müstemleke’ kelimesi yani sömürge/koloni olarak yönetilmesi gerektiği ve yönetildiği, cumhuriyet dönemi devlet yetkilerinin yani valilerin, bakanların ve genelkurmayların hazırladığı gizli raporlarda açıkça dile getirilmekteydi.
Şark Islahat Planı da dâhil olmak üzere bu gizli raporlarda şu uygulamaları içermekteydi:
*Açık bir şekilde ‘Doğu’da sömürge idaresinin ve askeri hâkimiyetin kurulmasını, sömürge yetkileriyle donatılacak valiliklerin yani umumi müfettişliklerin kurulması,
*Devlet yetkililerine Türkiye Anayasasında yazılı olmayan özel yetkiler verilmesi,
* Yoğun askeri ‘müdahaleler’ (tedip ve tenkil yani uslandırma ve şiddet yoluyla bastırma operasyonları),
*Kürt milliyetçiliğinin ve Kürt milliyetçilerinin ortadan kaldırılması,
*Kürtlerin yatılı okullara ilaveten mecburi iskân politikaları yoluyla Türklüğe asimilasyonu, *Anadolu’daki Türklerin ve Balkanlardan gelen muhacirlerin Ermeni ve Kürt köylerine yerleştirilmesi,
*Kürtçe konuşan, Kürt ulusal ayaklanmalarına katılan ve Türk devletine itaat etmeyen Kürtlerin idam, hapis ve sürgün yoluyla ağır şekilde cezalandırılması,
*Yerli halkın Kürt bölgelerinde-FB) memur olarak çalıştırılmaması.
Devletin kamuyla paylaştığı Kürtlerin varlığını inkâr eden resmi söyleminin aksine, bu raporlarda ‘Kürtler’ ve ‘Kürtçe’ kavramları ile sömürge kavramları defalarca kullanıldı. Aynı zamanda bu raporlarda ‘Kürdistan’ yerine ‘Doğu’ kavramı kullanıldı.
Cumhuriyet döneminde devlet bürokratları tarafından hazırlanan gizli raporların kopya sayısı çok düşüktü ve sadece özel devlet yetkilileri arasında paylaşılmıştı. Bu raporlar yalnızca devletin inkâr politikalarını ortaya çıkarmaları açısından değil, aynı zamanda bahsi geçen sömürge rejiminin Kuzey Kürdistan’da (aynı zamanda Batı Ermenistan) nasıl kurulduğunu da açıkça ortaya koymaları açısından son derece önemlidir.
Bu belgeler devletin kamuyla paylaştığı resmi ideolojisine, uluslararası anlaşmalara ve yazılı Türk hukukuna karşı bir meydan okumayı ve Türkiye Anayasası’nın ihlal edilişini de temsil ediyorlar. Uzun yıllar boyunca devletin söz konusu gizli raporları sır olarak kalmış ve bir kısmı Kürt tarihçi Mehmet Bayrak tarafından ilk defa 1993 yılında Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri isimli kitabında yayımlanmıştır.
Kuzey Kürdistan’ın (‘Doğu’) sömürge olarak tanımlanışını birçok gizli devlet raporunda görmek mümkün. Örneğin 1925-1927 yılları arasında Türkiye’nin içişleri bakanlığı görevini gerçekleştirmiş olan Osmanlı döneminden gelme asker ve siyasetçi Cemil Uybadın, yazdığı gizli raporda 1925 yılında umumi müfettişlikler yoluyla ‘şark’ta ‘müstemleke’ yani sömürge idaresinin kurulması gerektiğini önermiştir. Mehmet Bayrak’ın eski Türkçeyle aktardığı şekliyle ifadeleri şöyledir:
‘Şarkta vasi salahiyet ve bütçeye malik idari bir Müfettiş-i Umumilik teşkil ‘vali-i umumilik tesisi ve müstemleke tarz-ı idaresinin aynen Şarkta tatbiki’ istiklal heyetinin mütalâası- min küllil vücuh mucib-(her bakımdan gerekli ve faideli) görülmekte ise de halen bu teşkilâtın vücudu zaman ve paraya mütevakkıf olduğundan bunun husulüne kadar Ordu Müfettişliği karargâhında idare-i asayiş ve istihbarat şubeleri teşkili ile Şark intizam-ı içtimaiyesinin müfettişlik mürakabe (denetim) ve idaresi tahtında ceryanı münasib (yürütülmesi) mütalâa edilmiştir.’
Bu alıntıda Uybadın, umumi müfettişlikler yoluyla sömürge rejimi kurulması için zaman ve paraya ihtiyaç olduğunu ifade ediyor. Bu önerisi, 1925 yılında kendisi, Mahmut Esat Bozkurt, Orgeneral Kazım Orbay ve Abdülhalik Renda tarafından hazırlanan Şark Islahat Planı’nda kabul edilmiştir ve ardından Kürdistan’da umumi müfettişlikler kurulmuştur.
İçişleri Bakanlığının çöplüğünde bulunarak Mehmet Bayrak tarafından 1990’lı yıllarda gün yüzüne çıkarılan Şark Islahat Planı, Cumhuriyet Türkiye’sinin Kürt toprakları üzerinde tesis ettiği ve adı kamusal alanda ilan edilmeyen sömürge rejiminin planlanmasını içermektedir. Devlet yetkililerinin ve Şark Islahat Planı’nın önerilerine paralel olarak, Türk devleti Kuzey Kürdistan’da askeri, ekonomik, siyasi, kültürel ve dilsel Türk üstünlükçülüğüne (mutlak hâkimiyetine) dayalı politikalar uyguladı. İsmail Beşikçi’nin iddia ettiği gibi, devlet bölgeyi bir sömürge olarak yönetti ve dört parçadan oluşan Kürdistan sömürge statüsüne sahip olmayan devletlerarası bir sömürge olarak yönetildi.
“DOĞU’DA” TEHCİR VE İSKÂN POLİTİKALARI: AFRİKA ÖRNEĞİ
Bu politikalar sırasında yerleşimci sömürgecilik (settler colonialism-iskân sömürgeciliği-FB) politikalarına benzer biçimde kuzey parçasına sürekli olarak Türk ve Çerkes (kimi zaman Orta Asya kökenli Türki topluluklara ilaveten Balkan-FB) göçmenler yerleştirildi. Kürtlere karşı ise sürgün politikaları uygulandı. Örneğin 1927 yılında devlet bir sürgün yasası çıkarmıştı. Bu yasanın ardından 1400 Kürt aile Türk bölgelerine sürgün edilirken, aynı dönemde Kıbrıs, Bulgaristan, Dobruca ve Kafkasya’dan gelen Türk ve Çerkes göçmenler sürgün edilen Kürtlerin ya da Ermenilerin evlerine ve topraklarına yerleştirildiler.
Söz konusu sürgün ve yeniden yerleştirme politikaları sonraki dönemlerde de yoğun olarak devam etti. Bölgede gelirleri devlete aktarılan ve devlet tarafından kontrol edilen birçok kamu işletmesi kuruldu. Örneğin Diyarbakır’da tonlarca bakır çıkarılan bakır madenleri, Elazığ’da da gene tonlarca kromun çıkarıldığı krom madenleri devlet tarafından işletiliyordu.
Kuzey Kürdistan’ı müstemleke/sömürge olarak tanımlayan başka bir rapor ise 1943 yılında Yozgatlı Umumi Müfettiş Avni Doğan tarafından hazırlanmıştı. Gizli sömürge valisi statüsündeki Avni Doğan bölgedeki faaliyetlerini açıkça dile getirerek, Türkiye’nin Kürdistan’daki varlığını Avrupalı sömürgeci ülkelerin Afrika’daki varlığına benzetmiş ve bu görüşünü şöyle ifade etmiştir:
‘Cumhuriyet’in Doğu’ya yerleşmesi, medeni milletlerin Afrika’ya yerleşmesi’ gibidir ve ‘Afrika’nın Diyarbakır’a nazaran birkaç misli daha ağır olan hava şartlarını yenerek oralarda yerleşen medeni milletlerden, bizim bir eksiğimiz olduğunu iddia etmeye kimin hakkı vardır?’
Burada Doğan, ‘Doğu’yu Afrika’ya benzetmekte ve Türk devletinin de sömürgecilik açısından Avrupalı ülkelerden hiçbir eksiğinin olmadığını gururla iddia etmektedir.
FEVZİ ÇAKMAK RAPORU: “DERSİM’DE MÜSTEMLEKE İDARESİ KURULMALI!”
Cumhuriyet’in kuruluşundan 1938 yılına kadar geçen süreçte Osmanlı geçmişini ‘geri’ olarak aşağılayan Kemalist elitler ve askerler, Osmanlı’nın sömürgeci amacını Dersim’de 1938’deki soykırımla, köylerin yakılmasıyla ve ardından yolların, okulların, camilerin, karakolların ve diğer devlet binalarının bölgeye kurulması yoluyla tamamlamıştır.
Dersim’in sömürge olarak yönetildiğini gösteren raporlardan en önemlisi ilk Türk Başbakan ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a aittir. Çakmak, 1931 yılında Dersim politikalarını yansıtan bir rapor hazırlamıştır. Raporunda modern Türkçeye çevirisiyle şunları tavsiye etmiştir:
Kürt kökenli yerli memurlar tümüyle bölgeden çıkarılmalı,
Dersim’e iyi yetişmiş idealist memurlar tayin edilmeli,
Yüksek memurlara sömürge yönetimlerindeki yetkiler verilmeli.
…….
Dersimli okşanarak kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve iyileştirmenin esasını oluşturur.
Dersim’in yönetimi, sömürge yönetimi gibi ele alınmalı ve burada bir sömürge idaresi kurulmalıdır.
Türk toplumu içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra yavaş yavaş Türk hukuku uygulanmalıdır.
Modern Türk devletinin 1930’lardan bugüne kadar gelen süreçte yürüttüğü Kürt politikasının belirleyicilerinden biri olan Fevzi Çakmak’ın Dersim raporundaki görüşleri son derece önemlidir. Bu raporda ifade edilenler bire bir hayata geçirilmiş, Dersim’de sömürge hukuku uygulanarak bir sömürge olarak yönetilmiş ve yazılı Türk hukukuna göre değil yazılı olmayan sömürge hukukuna uygun olarak soykırım gerçekleştirilmiştir. Buradaki ifadeler Kürt coğrafyasında sömürge hukukunun uygulandığının da göstergesidir.
Soykırımın ardından Avrupa’nın sömürgelerinde, özellikle yerleşimci sömürgecilikte yani Avusturalya’da ve ABD’de olduğu gibi, soykırımdan arta kalan yerliler, örneğin Dersim’in yetim kızları, Türk askerlerine hizmetçi olarak verildi. Bu kızlar yeni evlerinde şiddet ve cinsel tacizlere maruz kaldı. Ayrıca bazı yetim çocuklar dünyanın diğer sömürge bölgelerinden taklit edilerek inşa edilen yatılı okullara gönderildi. Yetim erkeklere devlet tarafından Kemal ve Cemal gibi isimler verildi. Soykırımdan kurtulan Dersimli kız çocukları ve genç kızlar askerler tarafından zorla kaçırıldı ve Elazığ Kız Enstitüsü’ne getirildi.
Yukarıda kendisinden alıntı yaptığım Fevzi Çakmak’a benzer biçimde Kürdistan’da yazılı Türk hukukunun uygulanmadığı gerçeği Niğdeli umumi müfettiş Abidin Özmen tarafından da 1935 yılında yazdığı raporda dile getirilmiştir: ‘Kürtlük hakkında ne şekilde hareket edersek edelim, idaresi başında bulunduğum bölgenin, memleketin diğer tarafına hiçbir yönden benzeyişi olmadığını, aynı kanunlarla idaresine devam etmenin bu bölgede arzu edilen huzur ve sükûnu ve temsil işini halledemeyeceğini kabul etmek zarureti vardır.’
Şark Islahat Planı’nın da dâhil olduğu gizli raporlara yansıyan adı konmayan sömürge hukukunun Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na yansıtılmaması ve Kürdistan’da uygulanan sömürge hukukunun da kamuya açık yazılı kaynaklara yansımaması nedeniyle gizli telgraflarla Ermeni Soykırımının gerçekleştirilmesine benzer bir şekilde, kamuya açık yasal araçlarla değil de gizli raporlar ve gizli görüşmelerle yetkilendirilen valiler, kaymakamlar, askerler, jandarmalar, umumi müfettişler, kararnameler, olağanüstü hal rejimleri, sıkıyönetimler, özel timler, Jitemler ve en son gelinen noktada kayyımlar aracılığıyla hayata geçirilmiştir.
FRANTZ FANON: YERLİNİN AŞAĞILANMA BİÇİMLERİ
Frantz Fanon, sömürgelerde polis ve askerlerin sürekli olarak yerlilerle temasta olduğunu dile getirir. Polis ve askerler dipçik, dayak ve bombalarla yerliye yerinden kıpırdamaması gerektiğini öğütler. Saf şiddet gizlenmeyen bir yönetim biçimi olarak sömürgede karşımıza çıkar. Fanon ayrıca şunları dile getirir:
‘Yerleşimci sanki sömürünün totaliter karakterini göstermek istercesine, yerliyi bir tür kötülüğün özü olarak tasvir eder. Yerli toplum, basit bir şekilde değerleri olmayan bir toplum olarak tanımlanmaz. Sömürgeci için bu değerlerin sömürge dünyasından kaybolduğunu ya da iyi bir şekilde hiç var olmadığını doğrulamak yeterli değildir.
Yerlinin ahlak kurallarına duyarsız olduğu ilan edilir; yerli sadece değerlerin yokluğunu değil, aynı zamanda değerlerin reddedilişini de temsil eder. Hadi bunu itiraf etmeye cesaret edelim; yerli değerlerin düşmanıdır, bu bağlamda mutlak kötüdür. Yerli çürütücü elementtir, yanına gelenleri yok eder; o, deforme edici unsurdur, güzellik ya da ahlakla ilgili olan her şeyi çirkinleştirir; zararlı güçlerin deposu, kör güçlerin bilinçdışı ve telafi edilemez aracıdır.’
Fanon, sömürgecilerin zorbalıklarını ve zulümlerini meşrulaştırmak için yerlileri resmederken zoolojik (hayvanlara ait) terimler kullandıklarını ve bu şekilde onları insanlıktan çıkarmaya çalıştıklarını belirtir. Benzer bir biçimde askerler Dersimli çocukları kaçırırken onları ‘dağ ayıları’ ve ‘kuyruklu Kürtler’ gibi ırkçı ifadelerle aşağılamışlardır. Esir olarak kabul edilen bu çocuk ve gençlerin saçları kazınmış ve geleneksel kıyafetleri alınmış; okul idareleri tarafından temizlik ve diğer işler için hizmetçi olarak kullanılmışlardır.
Irksallaştırılmış rejimin inşası sürecinde Kürt kurbanlar ‘feodal beyler’, ‘vahşiler’, ‘yobazlar’, ‘medeniyetsizler’, ‘ilkeller’, ‘şakiler’, ‘haydutlar’, ‘dağ ayıları’, ‘kıllı Kürtler’, ‘kuyruklu Kürtler’ ve ‘cahiller’ olarak adlandırıldılar. Bir yandan Kürtler bu tip aşağılayıcı tanımlamalar ve zora dayalı pratiklerle biyolojik ve kültürel olarak ırksallaştırılırken ve insan-dışılaştırılırken Türk üstünlükçü rejimin inşasında Kürtlüğün ve Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını ortadan kaldırmak ve uluslaşmasını engellemek amacıyla Kürtlerin ‘Doğulu’ veya ‘Doğulu Türk vatandaşı’ olarak inşa edileceği öne sürülmüştür.
Pratik anlamda Türk üstünlükçü devlet, medeniyet dışı olan doğuluları vahşet, soykırım, katliamlar, ırksallaştırma ve asimilasyon politikaları yoluyla ‘medeni modern sadık Türk vatandaşlarına’ dönüştürerek Kürdistan’ı Türkiyelileştirme projesini tamamlamayı hedefledi. Dolayısıyla Kürtlerin medeniyetsizlikten ve vahşilikten kurtularak insanlık mertebesine erişebilmesi için, insan olabilmeleri için kendilerini Türklüğe entegre etmeleri, Türk milletine, devletine ve bayrağına sürekli olarak bağlılıklarını kanıtlamaları ve kendilerini Türk olarak inşa etmeleri gerekiyordu.
TÜRK ŞEHİRLERİNDEKİ IRKSALLAŞTIRILMIŞ REJİM İÇİNDE KÜRTLER
Yukarıda ifade ettiğim gibi polis şiddeti, jandarma şiddeti veya asker şiddeti ırkçı rejimin inşasında Kuzey Kürdistan’da gündelik uygulamalardır. 1920’ler ve 1930’lardaki savaş süreci boyunca birçok Kürt, Türk devleti tarafından Türk nüfusun egemen olduğu bölgelere sürüldü. Bu süreçte devlet Kürt toprak ağalarının, şeyhlerin, topraklı köylülerin ve aşiretlerin topraklarına el koydu ve bu toprakları çoğunlukla muhacirlere dağıttı. Bununla birlikte, Kürt sürgünler Türk bölgelerine gittiklerinde topraksızlar ve işsizler haline geldiler, kendilerine az miktarda toprak verildi.
Dersim soykırımının ardından Sünni Kürtler, Sünni şeyhler ve Sünni Kürt toprak ağalarının yanı sıra birçok Alevi Kürt, ‘kara trenlerle’ Anadolu’nun Kürt olmayan bölgelerine gönderildi. Bu sürgünlerin bir kısmına ev ve toprak verildi. Birçoğu Türk coğrafyasında Türkçe konuşamama halinin yarattığı sorunlar ve hastalıklar nedeniyle ortaya çıkan kayıplarla mücadele etti. Bu süreçte sürgündeki bazı Alevi Kürt kızları kaçırılmıştı.
Aynı dönemdeki sürgün Kürtlerle yapılan görüşmeler Türklerin ‘kuyruklu Kürtler’ mitine (mavalına) inandığını gösteriyor. Türkler bu sözle Kürtlere seslendiler ya da Kürtlere kuyrukları olup olmadığını sordular. Ne yazık ki, biyolojik ırkçılığın izlerine taşıyan ‘kuyruklu Kürtler’ efsanesinin tarihsel yörüngesini inceleyen kapsamlı bir çalışma yoktur. Ancak bu biyolojik ırkçı mitin kökeni büyük olasılıkla Osmanlı dönemine kadar uzanmaktadır.
Türkçe bir ifade olan ‘kuyruklu Kürt’ sözü ile ırkçı Türk imgesinde Kürtler ırksallaştırılarak insan-dışılaştırılmıştır. Türk şair Nâzım Hikmet’in şu dizeleri bu biyolojik ırkçı mitin Türkler arasındaki yaygınlığını gösterir:
Hüsnü Çavuşla on beş yıl,
bayan hemşire,
kalmadı gezmediğim yer.
Karadeniz’de içinde Lazların,
şarkta Kürtlerin arasında.
Kürtlere kuyruklu derler, yalan.
Kuyrukları yok.
Yalnız çok asi, çok fakir insanlar.
Zenginleri de var ama az, beyleri…
Sömürgecilikten beslenen Türk üstünlükçü imgede Kürtleri biyolojik ve kültürel olarak ırksallaştırarak aşağılayan diğer Türkçe sözler şu şekildedir:
- “Ayıdan post olmaz, Kürt’ten dost olmaz.”
- “Kürt ile itin Allahı birdir.”
- “Acemi nalbant Kürt eşeğinde dener kendini.”
- “Ağaçtan maşa, Kürtten paşa olmaz.”
- “Kürde bir verme iki ister yatmaya yer ister.”
- “Alavere dalavere, Kürt Memet nöbete.”
- “Eşeğe Kürt demişler eşek kırk yıl yem yememiş.”
- Kapına iti, yakana Kürdü bulaştırma.”
- “Kürdü koyma avluya, Kürtten olmaz evliya.”
- “Kürt ne bilir bayramı, hor hor içer ayranı.”
Bütün bu ırkçı deyim ve ifadeler Kürtlerin ekonomik ve kültürel olarak Türkler tarafından inşa edilen ırkçı rejimdeki alt pozisyonda olduklarının göstergesidir. 1990’lı yıllar sonrasında bu ırkçı ifadelere yenileri eklenmiş ve sadece Kürdistan’da değil Türk şehirlerine göç eden Kürtler de birçok yeni ırkçı uygulama ve hakarete maruz kalmışlardır.
İstanbul örneğine baktığımızda özellikle 19. yüzyılda İstanbul’un muhalif Kürt soyluları ve aileleri için bir sürgün yeri olduğu görülür. Osmanlı devleti bu aileleri izlemiş ve Kürdistan’daki topraklarına erişimlerini sınırlamıştır. 19. yüzyıldan itibaren birçok Kürt İstanbul’a kolonyal/sömürgesel göçmen (colonial migrants) olarak göç etmiş ve emek piyasasına en alttan düşük ücretli, güvencesiz ve istenmeyen işlerde çalışarak entegre olmuşlardır.
Kürtler İstanbul’da 19. ve 20. yüzyılın başlarında çoğunlukla hamal ve deri tabaklama işçileri olarak çalıştılar, yoksulluk içinde yaşadılar, bekâr evlerinde kaldılar ve çok kötü koşullarda çalıştılar. Türk şehirlerine dönük en yoğun Kürt göçü ise 1990’lı yıllarda PKK ile Türk devleti arasında yaşanan savaş sırasında devletin faili meçhul cinayetler, işkence, köy yakma, köy boşaltma ve zorunlu göç politikaları sonucunda ortaya çıktı. 1990’lar ve sonrası döneminde yaklaşık 3.000.000 (üç milyon) Kürdün zorunlu göç politikalarına maruz kaldığı ve İstanbul, Diyarbakır, İzmir ve diğer şehirlere göç ettikleri bilinmektedir.
1980’lerden bu yana İstanbul’a ve diğer Türk şehirlerine göç eden Kürt sömürgesel göçmenlerin çoğu, ucuz ve güvencesiz işgücü olarak neoliberal kayıt dışı ekonomiye entegre olmuş ve güvenceli, formel ve yüksek ücretli işlerden dışlanmıştır. Bu nedenle bugün Kürtler, İstanbul’un da dahil olduğu büyük Türk şehirlerindeki enformel, güvencesiz ve ucuz işgücünün önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.
Modernite/Sömürgecilik Grubuna ait Porto Rikolu bir sosyolog ve Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de Etnik Çalışmalar Bölümünde Chicano/Latin Araştırmaları fahri profesörü olan Ramón Grosfoguel çalışma arkadaşlarına göre durum şöyledir:
“Göçmenler boş ya da tarafsız bir mekâna değil, uzun bir sömürge tarihi, sömürge hayali, sömürge bilgisi ve ırksal/etnik hiyerarşileri olan ırkçı iktidar ilişkileri ile ‘kirletilmiş’ metropolitan yerlere gelirler. Bu metropollere gelen göçmenler sömürgecilikten beslenen ve bilgisini ondan alan güç ilişkileri mekânına giriş yaparlar. Bu durum sömürgeselliğin (coloniality) örneğidir.
Benzer şekilde, Kürt göçmenler de boş ve tarafsız bir mekâna değil, uzun yıllar boyunca Kürdistan’ın sömürge tarihinde gömülü olan ırksallaştırılmış güç ilişkileriyle ‘kirletilmiş’ şehirlere göç ettiler. Böyle sömürgeci bir tarihle kirletilmiş mekânlara vardıklarında çeşitli biçimlerde ırkçı şiddete maruz kaldılar.
Kürdistan’da inşa edilen sömürgeci rejim Türk şehirlerinde sömürgesellik olarak ortaya çıktı. Kürt göçmenler, ‘kirli Kürtler’, ‘yobaz Kürtler’, ‘teröristler’, ‘kırolar’, ‘kekolar’ gibi adlandırmalara veya ‘Geldiğiniz yere geri dönün!’, ‘En iyi Kürt ölü Kürttür’ benzeri birçok ırkçı hakarete maruz kaldılar.
Kürt erkeklerin insan-dışılaştırılarak ırksallaştırılması, Türk dili ve Türk kültürü üzerinde derin bir etkiye neden olmuştur. Öyle ki Kürtlere karşı kullanılan birçok ırkçı hakaret kelimesi, yalnızca Kürtlere karşı değil, Türklerin kendi aralarında da kullandığı sıradan Türkçe gündelik küfür ve aşağılama sözleri haline gelmiştir.
Türkçedeki ‘kıro’ kelimesi Kürtçe ‘kuro’ kelimesinden türetilmiştir ve Kürtçede ‘oğul’ anlamına gelmektedir. Kürtler arasında gündelik yaşamda genç erkeklere seslenme sözü olarak kullanılmaktadır. ‘Kuro’dan devşirilen ‘kıro’ ise Türkçede nerede nasıl davranacağını bilmeyen, kaba, geri, medeniyetsiz ve şehirli olmayanları belirtmek için kullanılmaktadır. Dahası, Kürtçede ‘abi’ yerine geçen ‘keko’ kelimesi, bazı Türkler tarafından Türkçede Kürt erkeklere hakaret etmek amacıyla kullanılmaktadır.
Türklerden kaynaklanan ırkçı hakaretler ve baskılar nedeniyle, bazı kiracı Kürtler evlerinde yaşamaya devam edememiş ve ev sahipleri ve komşuları tarafından kiraladıkları evleri terk etmeye zorlanmışlardır. Irkçılığı, sömürgeselliği ve sömürgeci etnik hiyerarşileri yeniden üreten bu pratikler nedeniyle Kürtlerin barınma hakkı ihlal edilmiştir. Irksallaştırılmış toplumsal rejim ve sömürgesellik nedeniyle zorla yerinden edilmiş Kürtler, yalnızca Kuzey Kürdistan’daki memleketlerinde evsizliği yaşamakla kalmamış, aynı nedenlerle bu pratikleri Türk metropollerinde de yaşamışlardır.
Özellikle 2000’li yıllarda göçmen Kürtler polis ve ana akım medya tarafından, ‘hırsızlar’, ‘suça meyilliler’, ‘teröristler’, ‘olağan şüpheliler’ ve ‘terör örgütünün destekçileri’ olarak damgalandılar, suçlandılar veya ırksallaştırıldılar.
1990’lı yıllardan bugüne Türk şehirlerinde yaşayan ve çalışan Kürtler birçok yerde bazıları ölümle sonuçlanan ırkçı saldırılara ve linç girişimlerine maruz kaldılar. Mevsimlik Kürt tarım işçileri, Kürt öğrenciler, işsiz Kürtler, inşaat işçileri, esnaf, tekstil işçileri ve farklı sektörlerde çalışan diğerleri farklı derecelerde ırkçı şiddete maruz kaldı. Hemen hemen tüm Türk şehirleri veya Kürtlerin yaşadıkları ilçelerde Kürtlere yönelik toplu saldırılara tanık olundu. Bazıları çok organize ve büyük ölçekliydi.
Kürtlerin dayak, kundaklama, bıçaklanma gibi doğrudan fiziksel ırkçı şiddete maruz kaldığı bazı şehirler şunlardır: İzmir-Kemalpaşa (Bianet, 23 Mayıs 2006), Balıkesir (Birgün, 7 Temmuz 2008), Hatay-Dörtyol (Evrensel, 28 Temmuz 2010), Bursa-İnegöl (Bianet, 27 Temmuz 2010), Samsun (Evrensel, 22 Nisan 2014), Bayburt (Evrensel, 8 Ağustos 2016), Bolu-Mudurnu (Cumhuriyet, 14 Eylül 2015), Trabzon (Birgün, 21 Şubat 2011), İstanbul-Zeytinburnu (Milliyet, 22 Temmuz 2011), Uşak (Agos, 29 Nisan 2016) vb.
Gazete haberlerinde bu saldırıların gerekçeleri şu şekilde dile getiriliyordu: Kürtçe konuşmaları, askerlerin ölümü, PKK saldırıları, asker cenazeleri, Kürtlerin bayrakları yaktığı iddiaları vb. Bu türden iddialar, failler tarafından saldırıların nedeni olarak gösterilmiş ve saldırganların çoğu devlet tarafından cezalandırılmamıştır.”
YAZI HAKKINDA ŞERHİM:
Gülistan Yarkın’ın yazısının muhteva ve ana çerçevesi isabetlidir. Ancak birkaç noktada şerhim var. Mesela;
*Türkiye’deki ırkçılığın bilhassa Kürtlere yönelik yapıldığı tespiti eksiktir. Benzer açık veya ırkçı duygular ile söylemler hem etnik hem de inançsal olarak Ermeni, Rum, Süryani ve Keldani gibi topluluklara yönelik de yapılmıştır.
*Kürt Alevilere yönelik ırkçı söylem katmerlidir; bir yandan onun etnik varlığı toptan inkâr edilirken diğer yanında Alevi inancını yok saymak ve ötekileştirip dışlamak (bütün Aleviler Türk’tür, Alevilik demek Türklük demektir, Horasan’dan gelen erenler silme Türk’tür gibi söylemler gibi) mezhepsel asimilasyon ve Türkleştirme projesi çerçevesinde ele alınmalıdır.
*Türk Alevilere yönelik olumsuz davranışlar için ırkçılık denemez, olsa olsa ayrımcılık ve mezhepçilik denilebilir. Buradaki asıl hedef ise Kızılbaş Alevileri elverdiğince Sünnileştirmektir. Geçmişte Osmanlı Bektaşi-Alevi katliamları sürecinde birçoğunu Hanefilik ve Nakşilik çatısı altında toplama politikası gütmüştü.
* Gülistan Yarkın, Kürdistan genelinde sömürgeci (müstemleke) bir yönetimi kurulduğu hususunda doğru olmakla birlikte Uybadın/Fevzi Çakmak-Abidin Özmen üçlüsünün raporlarından alıntı yapmak suretiyle makalesine bir seviye kazandırmıştır.
Buna karşılık halk içinde egemen Türk söyleminin Kürtlere yönelik aşağılayıcı özdeyiş ve ibarelerini çoğalttıkça makalenin seviyesi düşmüştür. Kaldı ki “Kekko” veya “Keko” Türk toplumunda her zaman hakaret ve küçümseme anlamında değil, bazen de onurlandırma maksadıyla da kullanılmaktadır.
*Kaldı ki bir ülke, diyar, şehir, köy ve hatta mahallede yaşayan farklı inanç mensupları ile etnik kümeler, egemen kültürün ayrımcı politikalarının da teşviki ve tesiriyle birbirlerini bazı kelimelerle yaftalayıp aşağılayabiliyorlar. Dolayısıyla bu gibi ayrımcılıklar sadece “Türk toplumuna mahsustur” diye teşhis koymak eksiktir.
*Anadili Türkçe olmayanların bu dili çok iyi bilmiyorlarsa eğer (ki % 90’nına yakını böyledir) uzun cümleler kullanmaktan kaçınmalıdırlar. Gülistan Yarkın’ın en dikkat çeken eksiği budur. Upuzun cümleler de sıkça (ve) bağlacıyla birbirine bağlanıp uzadıkça, anlatılmak istenen iyice karmaşık hale gelmektedir.







