BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Yusuf, Ertuğrul ve Berfo

Yusuf, Ertuğrul ve Berfo
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

Barışın ve sürecin konuşulduğu masada, Berfin’in anılarını dinleyen herkesin gözyaşları annelerin, evlatların, yıldız olanların umutlarına karıştı. Umuda sürgün olmadığımız, kamplara mahkûm edilmediğimiz ve birbirimizi yitirmediğimiz bir ülke için “barış” diyebilmenin anlamı, belki de buralarda saklıdır.

Akın OLGUN

Bir zamanlar, küçük bir çocuk olarak kaldığı göçmen kampında, yaşından büyük hikayelerin parçası olacağını bilmeden yıllarını geçirdi Berfin.

Bunların birer travma olduğunu ve nereye gitse peşinden geleceğini elbette o zamanlar bilemezdi.

Kamp; günlerin, ayların, yılların ve en çok beklentilerin, umutların toplandığı yerdi.

Bulunduğu ülkeye kabul lütfunun onur kırıcı ve kimi zaman yok edici tavrı içinde kendisi olarak kalmanın tüm zorlukları bu kamplarda yaşanıyordu.

Belirsizliğin, nasıl korkunç bir eziyete dönüşebileceğine hem tanıklık ediyor hem de parçası olarak iliklerine kadar hissediyordu orda kalanlar.

Berfin, ailesiyle birlikte sürüklendiği bu yolculuğun en küçük tanığıydı ve yaşadıklarının ruhunda bıraktığı ayak izlerini her takip ettiğinde, gözleri doluyor, bazen heyecanlanıyor, bazen öfkeleniyor ama en çok hatırlıyordu. Hatırlamayı hem seviyor hem de ondan uzaklaşmaya çalışıyordu. Hatırlamanın verdiği acı ile hafızasında yaşattığı sevinçli anların arasında bir yol bulmak pek de kolay değildi. Güç olanı başarmaya kodlanmış ruhu onu her zaman dik durmaya zorluyordu.

Kamptaki abileri onu ilk gördüklerinde telaşa kapılmışlardı. Herkes bir anda seferber olmuş ve bu küçük kız çocuğunun mavi gözlerinden boşalan yaşları dindirmek, karnını doyurmak ve güvende olduğunu hissettirmek için panikle koşturmaya başlamışlardı. Berfin, bu koşuşturmalara bakarak sadece “Annem” diyordu, “Annem çok aç.”

Annesi ile Türkiye’den uzak bir ülkede, bir kamptaydılar ve babası ile erkek kardeşi ise bir başka ülkede ilticacı olarak kalıyordu. Tek istekleri ailenin birleşip, birlikte, yan yana olmasıydı.

Olmadı. Sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kaldılar. Annesi bunu protesto etmek için açlık grevine başladığında, Berfin annesinin dizlerinin dibindeydi. Günler geçtikçe annesi kötüleşiyor ama yetkililerin tavrı değişmiyordu.

Annesi ona “Merak etme hep yanında olacağım. Benimle hep konuş, sana cevap veremeyebilirim ama seni duyacağım, elimi tut ve hiç bırakma, ben hep elinin elimde olacağını bileceğim ve merak etme seni hiç yalnız bırakmayacağım” demişti.

Onunla hep konuştu Berfin. Elini hiç bırakmadı. Yıllar sonra o anı “Annem konuşamıyor ama beni duyuyordu, elimi sıkıyordu” diye anlatacaktı.

Bir gece, açlık grevindeki annesine zorla müdahale yapılacak ve Berfin ile kapalı, karanlık bir aracın içine atılarak, uzun bir yola çıkarılacaklardı.

Saatler süren yolculuğun ardından getirildikleri bir başka ülkenin kampında, “Anne çok açım” diyerek ağlayan Berfin’e, annesi bütün gücünü toplayarak, kampın içinde yer alan diğer konteynırları işaret edip “Git kapılarını çal” diyecek ve cümlesinin devamını getirecek dermanı bulamayacaktı.

Gece yarısı gidip kapıyı çalmış ve kimsenin cevap vermeyeceği korkusuyla beklemişti ama kapı açılmıştı ve kapının dibinde küçük bir kız çocuğuyla karşı kaşıya kalanların bakışları, önce şaşkınlığa, meraka ve ardından gözyaşlarına boğulmuş, Berfin’i hızla içerip alıp “Çok açım, annem de çok aç” diyen sesiyle dört bir tarafa koşturmaya başlamışlardı.

“Yumurta yap”

“Durun, yumurta değil süt ısıtın”.

“Yok yok çorba pişirin” diyen seslerin, koşuşturmaların arasındaki Berfin, bu insanların hepsinin kendi hayatında derin izler bırakacağından habersizdi. Onlar, annesinden sonra tanıştığı ilk devrimci abilerdi.

Günler geçti, annesi ayağa kalktı. Devrimci abileri için Berfin herkesin çocuğu, kız kardeşi, arkadaşı oldu.

Kampta, devrimci abilerin arasında bir de ülkücü vardı.

Adı Ertuğrul’du.

Ertuğrul’u kimse ayrıştırmıyordu. Siyasi düşüncelerinden dolayı kimse onu suçlamıyor ve ötekileştirmiyordu. Kampta, herkes zorluklarda eşitti ve bu eşitlik siyasal düşüncelerin çok önündeydi.

Ertuğrul da diğerleri gibi çok düşkündü Berfin’e. Ayağı taşa değse koşturuyor, sesini duysa kafasını hemen kaldırıp dikkat kesiliyordu. Kampta herkesin gözü, küçük Berfin’deydi.

Bir çocuğun, bir kampa bu kadar hayat, sevgi ve neşe akıtabileceğini hiçbiri düşünemezdi ama bu küçük kız onlar için hepsi oluvermişti.

İlk fizik bilgilerini Osman abisinden aldı. ODTÜ fizik bölümünü okumuştu Osman abisi ama siyasi faaliyetlerinden dolayı gözaltına alınmış, gördüğü işkencelerden sonra ruhu ve aklı paramparça olmuş ve adım adım aklını koruyamayacak hale gelmişti. Berfin’e yıldızları, fiziğin yıldızlarla olan ilişkisini bir masal gibi anlatan Osman abisi, ileride bir hastaneye yatırılacak ve hayatının geri kalanını bu hastanede geçirecekti. Berfin onu yıllar sonra ziyaret edecek ve kendisini artık hatırlayamayacak durumda olsa da onunla gözyaşları içinde vedalaşacaktı.

Yusuf abisi kampın en çeviklerindendi. Ona “Berfo” diyerek sesleniyordu. Onunla arasında, sadece çocukların anlayabileceği bir büyülü ilişki vardı. Yusuf abisi onun için sırdaşı ve doğayı, insanı masalsı anlatan hocasıydı.

Deniz abisi, Ali abisi hepsi muhteşem insanlardı. Her biri için içinde kocaman sevgi odaları oluşturmuştu Berfin.

Hatırlamak istediğinde, o kutuları açıyor ve onlarla geçirdiği aylarda biriktirdiği anılarla tebessüm ediyordu geçmişe ama bazılarının yeri hiç dolmayacak, hep büyük bir boşluk olarak kalacaktı.

Yusuf ve Ertuğrul abileri onlardandı.

Bir gün kampa hemşireler ve doktorlar gelmiş ve Berfin’in olmadığı tüm aşıları yapacaklarını söylemişlerdi. Annesi, “Berfin’in tüm aşıları tam” demesine rağmen, Türkiye’de yapılan aşıları geçerli saymadıklarını anlatıp, aşı yapma konusunda ısrarcı olmuş, sesler yükselmeye başlayınca kamp toplanmış ve hemşirenin kucağındaki Berfin kurtulmak için çırpınmaya başlamıştı.

Hemşirenin aniden ve hızla Berfin’e sapladığı iğne bir sinire denk gelince, Berfin’in vücudu acı içinde ikiye katlanmış ve Ertuğrul bunu görür görmez hemşirenin elinden Berfin’i alıp koşmaya başlamıştı. Berfin’e bir şey olduğunu düşünen Ertuğrul hem onun acı içinde kıvranmasına dayanamamış hem de aynı şeyi tekrar yaşamaması için oradan uzaklaştırmaya çalışmıştı.

Yusuf, Ertuğrul’un kucağında Berfin’i görünce kötü bir şey olduğunu düşünmüş ve o da kucağında Berfin’i taşıyan Ertuğrul’a doğru koşmaya başlamıştı.

Yusuf “Berfo” diyordu. “Ne oldu Berfo’ya” biye bağırıyor, Ertuğrul ise kucağındaki Berfin’in sesinin çıkmadığı duyunca “Berfin, Berfin” diyerek daha fazla sarılıyordu.

Yusuf, Ertuğrul’u durdurmuş, Berfin’i birlikte kontrol etmiş, her ikisi de gözyaşlarıyla minik bedeni ıslatmışlardı. Ertuğrul’un Berfin’i, Yusuf’un Berfo’su iyiydi ve hemşireler bir daha aşı için gelmemişlerdi. Zafer, Berfin ve abilerinin olmuştu.

Birkaç ay sonra Yusuf onu yanına çağırmış, dizlerine oturtmuş ve “Berfo sana bir sır vereceğim ama kimseye söylemeyeceksin tamam mı” diyerek keskin bakışlarını ciddiyetle ona yöneltmişti. Berfo “Tamam Yusuf abi” deyince, “Söz mü!” diye tekrar ettirmişti. Berfo, Yusuf abisini taklit eden bakışlarla “söz” demiş ve Yusuf abisi ona “Ben yakında uzaklara gideceğim Berfo. Belki bir daha hiç karşılaşmayacağız ama sen ne zaman bana seslensen seni duyacağım” diyerek, sıkı sıkı sarılmıştı.

Ertesi günden sonra kimse Yusuf’tan bir daha haber alamadı. Ona sorduklarında “bilmiyorum” dedi Berfin ama annesi ne olduğunu ve Berfin’in de bildiğini biliyordu. Hiç ses etmedi.

Aylar sonra, her geçen gün biraz daha büyüyen Berfin’i annesi yanına alıp, kampın tel örgülerinin arkasındaki mısır tarlasının yanına götürmüş, uzun uzun mısır tarlasına bakan annesinin içindeki ağırlığı, elini sıkı sıkı tutmasından anlamıştı. Annesi, “Kızım Yusuf abin yıldız olmuş” dediğinde, Osman abisinin yıldızların nasıl öldüğünü anlattığı sözleri kulaklarında bir anda çınlamıştı.

Yusuf abisi, kampta daha fazla kalmayı içine sindirememiş, kaçarak uzun bir yolculuğun ardından dağa çıkmış ve bir çatışmada hayatını kaybetmişti.

“Belki hiç karşılamayacağız ama sen ne zaman bana seslensen, seni duyacağım” diyen Yusuf abisinin verdiği söz hep saklı kalmıştı Berfo’nun içinde.

Yusuf’un ardından Ertuğrul abisini de kaybetti Berfin. Ertuğrul yıldız olmamıştı ama artık cezaevindeydi.

Geceleri kamptan gizlice kaçıp, sonra gizlice geri dönen Ertuğrul abisinin cezaevine girdiğini duyduğunda çok ağlamıştı. Artık bir daha onu göremeyeceğini hissediyordu. İçine kapanmıştı Berfin.

Annesinin kıyamadığı her şeydi Berfin. Ona bir gün “Hadi hazırlan seni Ertuğrul abine götüreceğim” dediğinde dünyalar onun olmuştu.

Cezaevi kapısının önündeydiler.

Mısır tarlalarıyla, kamplarını birbirinden ayıran tel örgülerden çok daha büyüktü cezaevinin tel örgüleri. Görüş yerine geldiklerinde Ertuğrul abisi karşısındaydı. “Seni çok özledim” dedi Berfin. Ertuğrul abisinin gözleri doldu ve bu son görüşmeleri oldu. Ertuğrul abisinin mafya için tetikçilik yaptığını ve birini öldürdüğünü çok sonradan annesi söyledi ona. “Onu hep, bende kalan yanıyla hatırladım” diyordu Berfin.

Devrimci abilerinin her biri başka yerlere dağıldılar.

Berfin büyüdü, yetişkin bir kadın ve Osman abisine verdiği sözü yerine getiren bir bilim insanı oldu.

Yıllar sonra annesiyle, herkesin öve öve bitiremediği Dersim’i ve Munzur dağını ziyaret etmeye karar verdiler. İkisi de ilk defa görecekti.

Tepeye çıkma hedefine kitlenmiş olan annesiyle birlikte zorlu bir tırmanış yapan Berfin, yokuşu çıkarken yorgunluktan iki büklüm olan belini yavaşça doğrulttuğunda, dağların ihtişamı ile karşılaşacaktı.

Yüzüne çarpan esintinin, yüreğine ve aklına birden Yusuf abisini düşürmesiyle sarsıldı. O ana kadar hiç aklında yoktu oysa. Tüyleri diken diken olmuş, içi kabarmıştı.

Dağlara doğru bakıp “Beni duyuyorsun biliyorum” diye seslenmiş ve içinden “Seni çok özledim Yusuf abi” demişti.

Barışın ve sürecin konuşulduğu masada, Berfin’in anılarını dinleyen herkesin gözyaşları annelerin, evlatların, yıldız olanların umutlarına karıştı.

Umuda sürgün olmadığımız, kamplara mahkûm edilmediğimiz ve birbirimizi yitirmediğimiz bir ülke için “barış” diyebilmenin anlamı, belki de buralarda saklıdır.

Yani Berfo’nun özlemlerinde…

Akın OLGUN kimdir?

1975 yılında Ankara’da doğdu.
1990’larda siyasi faaliyetleri nedeniyle 7 yıl cezaevinde kaldı. 19 Aralık
2000 tarihinde adına “Hayata Dönüş” denilen kanlı operasyona maruz kalan tutuklulardan biri oldu.
2002 yılındaki tahliyesinin ardından İngiltere’ye yerleşti.
Akın Olgun çeşitli haber portallarında ve sitelerinde köşe yazarı olarak, insan hak ve özgürlüklerini konu alan yazılarıyla, düzenli olarak okurlarıyla buluştu.
Cezaevi ve ölüm oruçları sürecini anlattığı ilk kitabı Adları Saklıdır dışında, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri, Elalem, Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi isimli beş kitabı bulunmaktadır.
Olgun’un kitapları dışında İngiliz Film Enstitüsü’nün desteğiyle Kül Sesleri
ve Elalem kitaplarından uyarlanan Beyaz ve Elveda isimli kısa filmleri
yayınlandı. Ardından senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği kısa filmi
Fısıltılar, Feel The Reel International Film Festivali’nden ödülle döndü.

Benzer Haberler

Erdoğan BM Genel Kurulu için New York’a gitti

81. Genel Kurul’da 16’ncı kez konuşacak

Rojin Kabaiş’in telefonu açılabilir

Önce aynı model cihazda test edilecek

JİTEM tarafından katledilmişti

Musa Anter vurulduğu yerde anıldı

Meclis Başkanı Kurtulmuş açıkladı

Meclis’te 'süreci takip ve kontrol komisyonu' kurulacak

İmamoğlu’nu aday göstermişlerdi

Özel: Mansur Yavaş önemli bir seçenek

Yalova’da temaslarda bulundu

Özel, partisinin üç hedefini açıkladı

Özel’e yanıt, Hatimoğulları açıkladı:

Demirtaş, 'Öcalan yaparsa karşılık bulur, benim misyonum başka' dedi