BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Yeni Parti ve “Hayır”

Yeni Parti ve “Hayır”

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Görünen o ki, Özel’in inatla kurduğu ve korumaya çalıştığı Kürt sorununun çözümüne dair pozitif tavrı, partisinin 54 milletvekili ve içinde yakın çalışma arkadaşlarının da olduğu isimlerce veto edildi. Böylece İmamoğlu, parti içinde belirleyici gücün kendisi olduğunu da ilan etmiş oldu. Özetle bu bir iletişim kazası değil, adım adım örgütlenmiş bir tavrın sonucuydu diyebiliriz.

Akın OLGUN

Kürt sorunun çözümü için meclise sunulan yasaya dair, örgütlü bir “Hayır” tavrı ile karşılaştı kamuoyu.

Bunun planlanmış ve adım adım sahaya sürülmüş bir tavır olduğu tespitini yapabiliriz.

Daha yakından bakarsak:

Yeni Parti’ye yakın TV kanallarının, “Hayır” için, İYİ Parti ve Zafer Partilileri programlarında başköşeye taşıyarak, nasıl psikolojik bir alt yapı inşa etmeye giriştiklerini ve yasaya karşı “psikolojik harp” yöntemlerini nasıl devreye soktuklarını gördük.

İmamoğlu’na yakın akademisyenlerden, gazetecilerden, yorumculardan yükselen “referandum yapılsın” söyleminin, böylesi bir ortamda gündeme geldiği dikkatlerden kaçmamıştır.

Kanallardan pompalanan şoven etkinin, “referandum yapılsın” temelli bir tepkiye akıtıldığına tanıklık ettik böylece.

Bu akış, elbette “Yasaya Hayır” algısında buluşacaktı ama daha etkili olabilmesinin yolu, partinin içinden yüksek oranda “Hayır” tavrının çıkmasına bağlıydı.

İmamoğlu’nun taktik sessizliği elbette bunun için kullanılacaktı.

Özgür Özel’i de kuşatan ve baskı altına alan bu politika, birkaç başlıkta konuşulmayı çok hak ediyor kanaatimce. Uzunca bir süre de konuşacağız gibi görünüyor.

Parti hakimiyeti ve politikaları üzerinde, İmamoğlu ve Özgür Özel arasında söylene gelen gerilimin ilk defa açık bir şekilde ortaya çıktığına şahitlik ettik.

Kürt sorununun çözümüne dair atılan tarihi adımda bunun görünür kılınması dikkat çekici oldu ve elbette bir anlamı var.

Özel’in, çözüm konusunda geliştirdiği pozitif yaklaşım ve bunun Kürt seçmenler üzerindeki etkisi hem liderlik ettiği “değişim” çizgisinin altını kalınlaştırıyor hem de süreç üzerinden yürüyen Türkiye’nin ikinci yüzyılı siyasetinin yeni liderleri arasında olmasının yolunu açıyordu.

Bunun anlamı, yeni yüzyıl siyasetinde olacak liderlerin, bu süreç içerisinde öne çıkarak, geleceğin Türkiye’sinde aktör olacağıdır ki işte bu noktada Yeni Parti liderliğinde durum çatallaştı diyebiliriz.

İmamoğlu’nun, parti içindeki gücünü “Hayır” üzerinden gösterme eğilimi, bu eğilimi örgütleme becerisi ve liderlik iddiasını parti içinde referandum anlamına gelecek temelde pozisyonlaması, gerçekten göz doldurucuydu (!) Böylece, İmamoğlu devlete muhatabın kendisi olduğu ve yok sayılamayacağı mesajını vermiş oldu. Bununla beraber bir başka şey daha yapmış oldu. Özgür Özel’in parti içindeki liderlik itibarını zedeledi ve onu sakatladı. Özgür Özel onu geride bırakmamıştı oysa.

Her şey olup bittikten sonraki destek mesajı da, tam anlamıyla keyifle kaleme alınmış bir zafer metni olmaktan başka bir anlam taşımıyor bu yanıyla.

Görünen o ki, Özel’in inatla kurduğu ve korumaya çalıştığı Kürt sorununun çözümüne dair pozitif tavrı, partisinin 54 milletvekili ve içinde yakın çalışma arkadaşlarının da olduğu isimlerce veto edildi. Böylece İmamoğlu, parti içinde belirleyici gücün kendisi olduğunu da ilan etmiş oldu. Özetle bu bir iletişim kazası değil, adım adım örgütlenmiş bir tavrın sonucuydu diyebiliriz.

Özgür Özel’in “Sürecin başında üç söz verdik: Destekleyeceğiz. Katkı sunacağız. Denetleyeceğiz. Her aşamada yapıcı olmaya gayret gösterdiğimiz bu süreçte başta ortaya koyduğumuz ilkelerden hiç sapmadık. Çünkü bizim tutumumuz günlük değil, tarihseldir. Konjonktürel değil ilkeseldir. Siyaset ilkeyle yapılır” cümlesine, 54 milletvekilinin “Hayır” tutumunun ne anlama geldiği çok tartışılacaktır.

Kürt sorununun çözümüne dair, “Hayır”ın, bir kambur olarak Ö. Özel’in sırtına bırakılması gerçekten hem acımasızca hem de yıllar sonra dahi, tıpkı “anayasaya aykırı ama evet” meselesinde olduğu gibi hep gündeme gelecek bir ağrı olması çok mümkün.

Özel’in “Evet” tavrını, “Hayır” diyerek boşa düşürenlerin, sorunun çözümüne dair atılan adımların karşılık bulmasıyla, bugün övünerek paylaştıkları tavırlarıyla baş başa kalacakları da şüphe götürmez bir gerçek.

Tarihin doğru tarafında durmayı, kurulan masayı boşa düşürmek, altına imza attığı metni itibarsızlaştırmak ve kendi kaderini tayin etme iradesini hiçleştirmek olarak görenler, ezilenlerin tarihinden bihaber olduklarını da ilan etmiş oldular.

Artık çok daha açık ve çok daha net konuşmalıyız.

Birbirimizin geriliklerini idare ederek, bir ortaklık kurmamız mümkün değil çünkü.

Demokrat, solcu, Kürt meselesine duyarlı bildiğimiz veya sandığımız birçok kesimin çözüme karşı kurdukları dilin, çözümü değil, çözümsüzlüğü inşa ettiği gerçeği oldukça can sıkıcı ve ileride kurulması muhtemel birlikteliklerin önünde bariyer olabilecek kadar da tehlikeli.

Eleştirilerini, çözüm mücadelesinin önüne koyan ve tek doğru olarak dayatan tutumlar, bir doğruyu değil, histeriyi yansıtıyor bu yanıyla.

İktidara duyulan öfke ve nefretin, Kürdün çözme iradesine ve beklentilerine yönelmesi, bu histerinin bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor biraz da.

Kürtlerin, kendi kaderlerini nasıl tayin edeceklerine dair kurulan üstenci ve lütfeden tavırların, ezen ulus milliyetçiliğinin içimizde kaynattığı katran olup olmadığına dair şüphe duymayı da dert edinmeliyiz bence.

Birçoğu hepimizin arkadaşı, dostu, yoldaşı olan cezaevindeki insanların isimlerini “Hayır” için ajite edenler hem etik hem de vicdani olarak bunu sorgulamalı diye de düşünüyorum.

Tam bu noktada, Demirtaş’ın toplumsal karşılığını, halkın vicdanındaki yerini, günü birlik siyasi hesaplar için kullanışlı kılmaya ve yukarıda bahsettiğim “Hayır” operasyonuna akıtarak, manipüle etmeye çalışan yaklaşımların bir karşılığı yok. Zaten Demirtaş ve Mızraklı’nın mesajları da bunu gösterdi. Ama denenmiş olması bile, ileride neler olabileceğini işaret ediyor bize.

On yıldır cezaevinde olan Demirtaş’ı kendi partisinden daha çok sahipleniyor-muş gibi yapan ucuz ve siyaseten ayıp tutumlar takınmanın da kimseye fayda getirmeyeceği umarım hızla anlaşılır.

Öte yandan, bunu yapabilme cesaretini veren boşluk ve bu boşluğu doldurmaktan imtina eden Dem Parti’nin tutumunun da ciddiyetle eleştirilmesi gerektiği ortada.

Tekrar konuya döner ve Yeni Partili 54 milletvekilinin gururla paylaştığı ve hatta paylaşmaya doyamadıkları “Hayır” tavrına dönüp bakarsak, yaptıkları en büyük kötülüğün, süreç ve barış karşıtlığını, temsil ettikleri illere taşımaları olduğunu görürüz.

Böylece İYİ Parti’nin yapamadığını, kendi elleriyle onlar için yaptıklarını anlarız.

Sözcü, Halk TV, Koza vb. kanallarda yükseltilen süreç karşıtlığı ile milletvekillerinin verdiği “Hayır” pozunun, süreci seçmen nezdinde manipüle etmenin bir aracı olarak kullanılması, yarın için dikkatlerden kaçmamalı.

Özgür Özel’in, “siyaset ilkeyle yapılır” sözünün arkasında durmayan parti içi popülist tavrın, yarının olası siyasi birlikteliklerini de “şüphe” içine alan bir duyguyu tohumladığı görülmeli.

“Hayır” tutumunu, ortak akılla ortaya konmuş bir taktik olarak göstermek, az buçuk bu meseleleri takip edenleri ahmak yerine koymak olacaktır. Düşünen, siyaset deneyimi olan herkes, tablonun, parti içi hakimiyet mücadelesinin bir büyük yansıması olarak görüldüğünü ve İmamoğlu’nun daha operasyonel bir güce sahip olduğunu, Özel’in ise Yeni Parti çatısı altında verdiği ilk sınavda boşa düşürülerek elinin zayıflatıldığını sezinler.

Tam da bu yüzden; her şey olup bittikten sonra, İmamoğlu’nun sürece dair kaleme aldığı ve kamuoyuyla paylaştığı “son onay” metnini, “Hayır”ın zaferi ve bunun üzerinden kendisinin yok sayılamayacağının ilanı olarak görmek pekâlâ mümkün.

Daha da ötesi, Özgür Özel’in “Evet” ini boşa düşüren tavrın sancıları, ileride daha çok görünür olacak büyük ihtimalle. Özel’in iddiasını hafife almanın bedelinin ağır olabileceğini söylemek de yanlış olmaz.

Yasa geçti ve bana göre, Kürt sorunun çözümünde, meclis çatısı altında ilk defa Kürt iradesiyle göz hizasında temas kurmak zorunda kalan devletin tutumunu ne küçümsemek doğru ne de göklere çıkarmak.

Yenen ve yenilenin olmadığı bir savaşın ardından, barışta ortaklaşmanın önemi açısından kıymetli olduğu ise tartışmasız.

Dolayısıyla hakkını vererek ilerlemek, atılacak yeni adımları demokratikleşme temelinde zorlamak ve talep eden değil, talebi örgütleyen, mücadelenin parçası haline getiren olmak şart.

Kürt’le göz teması kurmayan, onunla eşitlenmekten öcü gibi korkan ve yarınımızı şoven hasetlerle düğüm haline getirmeye çalışan popülist gerici siyasete karşı “dur” demenin yolunu bulma sorumluluğu da hepimizin üzerinde.

Kürt siyaseti hatasız değil şüphesiz ve hiçbir zaman da “hatasız” oldukları iddiasında bulunmadılar. Ancak, Türkiye siyasetinin tüm çıkmazlarını onların sırtına yükleyerek, ne yapmaları gerektiğine dair sürekli akıl vererek, üstlenmeyeceğimiz bedelleri onlara yükleyerek, içinden geçtiğimiz bu kritik süreci aşamayız.

Kürt hakikatini doğru anlamak; 5o yıldır süren savaşı, Kürt siyasal düzleminin aldığı boyutu ve sadece Türkiye’yi değil, tüm bölgeyi etkileyen niteliğini göz önünde bulundurmayı ve kaçınılmaz olanla yüzleşmeyi zorluyor.

Bundan kaçmak vasat alanlara sıkışmak demek. Bundan kaçınmak ezberlerde çoğalmak demek. Bundan kaçmak şoven söylemlerde ortaklaşarak, kirlenmek demek.

Kürtlerin elli yıllık mücadele deneyimlerini, siyaset becerilerini, strateji ve taktiklerini “sizi kandırıyorlar” parantezine alan “beyaz adam” kibri, aslında olmadığı şeye benzeme ezikliğini de tarif ediyor.

Dem Parti’ye dönük eleştirilerdeki sınırsızlığın altında, onu “muhalif” saymamak olduğunu anlıyoruz ki bu, Türkiye demokrasi mücadelesinde, onlarsız tarih yazma hevesinin de bir sonucu olsa gerek.

Hakikatin ölçüsüne uygun olmadan, sürekli olumsuzlayarak kurulan cümleler, eleştiriyi değil, kabalığı ve nobranlığı büyütür. Kaldı ki biz, yani yazan, konuşanlar da bunun hayli muhatabıyız.

Çatışma aşamasına ait olan bir yasanın, bu kadar tartışmanın ardından geçmiş olması, hala konuşabileceğimiz, tartışabileceğimiz bir zemin olduğuna da delalet.

Çözüm aşaması için, demokratik talepleri zorlayan ve ortak adım atmanın siyasetini kuran bir akıl hâkim kılınabilirse, barışın uzlaştırıcı yanı tüm siyasetin önünü açabilir.

Barışı kötülük siyasetinden korumanın da önemli bir yolu olacaktır bu.

Akın OLGUN kimdir?

1975 yılında Ankara’da doğdu.
1990’larda siyasi faaliyetleri nedeniyle 7 yıl cezaevinde kaldı. 19 Aralık
2000 tarihinde adına “Hayata Dönüş” denilen kanlı operasyona maruz kalan tutuklulardan biri oldu.
2002 yılındaki tahliyesinin ardından İngiltere’ye yerleşti.
Akın Olgun çeşitli haber portallarında ve sitelerinde köşe yazarı olarak, insan hak ve özgürlüklerini konu alan yazılarıyla, düzenli olarak okurlarıyla buluştu.
Cezaevi ve ölüm oruçları sürecini anlattığı ilk kitabı Adları Saklıdır dışında, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri, Elalem, Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi isimli beş kitabı bulunmaktadır.
Olgun’un kitapları dışında İngiliz Film Enstitüsü’nün desteğiyle Kül Sesleri
ve Elalem kitaplarından uyarlanan Beyaz ve Elveda isimli kısa filmleri
yayınlandı. Ardından senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği kısa filmi
Fısıltılar, Feel The Reel International Film Festivali’nden ödülle döndü.

Benzer Haberler

Rojin Kabaiş soruşturması

Kamu yetkilileri için soruşturma talep edildi

11 yıl sonra dosya açıldı

Fenerbahçe otobüsüne saldırı: 1 kişi tutuklandı

Katliamın yaşandığı Digor’dan çağrı:

'Barış yüzleşme ile mümkün olur'

Mazlum Abdi duyurdu:

Geri dönüşlerle ilgili anlaşmaya varıldı

Bilici’nin istifası zora sokmuştu

CHP’li Kasap Yeni Yol Grubu’na katıldı

Çerçeve yasa kaç dosyayı etkileyecek?

Bakırhan: Ekim’de daha somut adımlar atılacak

DEM Parti Kadın Meclisi:

'Kadınların olmadığı barış masası eksiktir'

25 yıllık iktidarın tartışmalı mirası

AKP 25 yaşında: Çeyrek asırlık 'demokrasi' karnesi