BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Erdoğan’ın Toplumsal Mühendislik Çalışmaları-1

Erdoğan’ın Toplumsal Mühendislik Çalışmaları-1
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

CHP’yi kurultay davaları, yargısal müdahaleler ve “mutlak butlan” tartışmaları üzerinden ağır bir siyasal kuşatmanın içine alan iktidarın önündeki yeni hedef, bu kez birlikte masaya oturduğu Kürt Özgürlük Hareketi ve onun Meclis’teki temsilcisi DEM Parti’nin toplumsal ve siyasal bütünlüğünü zayıflatmak olarak görünmektedir. Burada iktidarın izlediği yöntem, doğrudan ve açık bir çatışmadan ziyade, süreci zamana yayarak belirsizliği kalıcılaştıran ve toplumsal beklentiyi siyasal bir bekleyişe dönüştüren bir strateji biçiminde okunabilir. Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısıyla ivme kazanan sürecin hukuki ve siyasal zemininin hâlâ tamamlanmamış olması, DEM Parti açısından da önemli bir belirsizlik alanı yaratmaktadır.

Ercan Jan Aktaş

Tayyip Erdoğan, yıllar öncesinde siyasal kariyerinin iktidar dönemlerini “çıraklık”, “kalfalık” ve “ustalık” kavramlarıyla tanımladı. 2011 genel seçimleri öncesinde de  “ustalık dönemi”ne geçtiklerini ilan etmişti. İlk bakışta bu “ustalık” siyasal bir başarı ve deneyim metaforu olarak görülebilecek bu kavramsallaştırma, geriye dönüp bakıldığında AKP iktidarının kendi içindeki dönüşümünü anlamak açısından da önemli bir eşik olarak okunabilir. Çünkü “ustalık dönemi” olarak adlandırılan yıllarla birlikte, iktidarın yalnızca devleti yönetme biçiminde değil, toplumu, siyaseti ve gündelik hayatı yeniden düzenleme iddiasında da belirgin bir değişim ortaya çıktı.

I – Muhalefetsiz Siyasal Hayat

AKP’nin iktidarının ilk yıllarında kendisini “muhafazakâr demokrat” bir çizgide tanımlayan Erdoğan; demokrasi, adalet, gelirlerin daha adil paylaşımı, askerî vesayetin geriletilmesi ve sivil siyasetin güçlendirilmesi gibi başlıkları siyasal söyleminin merkezine yerleştirmişti. Seçimleri, sandığı da milletin iradesinin tescili olarak ifade ediyordu. Bu dönemde AKP, özellikle askerî vesayet karşıtlığı ve demokratikleşme söylemi üzerinden geniş toplumsal kesimlere ulaşan bir siyasal hareket olarak kendisini konumlandırdı. Ancak 2011 sonrasında iktidarın siyasal pratiğinde ve topluma ilişkin tahayyülünde giderek daha belirgin hale gelen başka bir yönelim ortaya çıktı. Siyaseti yalnızca yönetmek değil, siyasal alanın sınırlarını ve toplumsal hayatın normlarını da yeniden belirlemek.

Bu nedenle Gezi’yi yalnızca 2013 yılının bir toplumsal hareketi olarak değil, “ustalık dönemi” ile birlikte belirginleşen Erdoğan/AKP siyasetinin sınırlarını görünür kılan bir kırılma noktası olarak ele almak gerekir. Gezi, iktidarın toplumu kendi siyasal tahayyülü doğrultusunda biçimlendirme girişimine karşı ortaya çıkan itirazların ne kadar geniş bir toplumsal zemine sahip olduğunu gösterirken, iktidarın da bu itiraza nasıl cevap verdiğini ve sonraki yıllarda siyasal alanı nasıl yeniden yapılandırdığını anlamak açısından bir dönüm noktası oluşturdu.

İlk Büyük Toplumsal İtiraz: Gezi

Gezi sonrasındaki toplumsal atmosferle gidilen 7 Haziran 2015 seçimlerinde değişen yalnızca Meclis aritmetiği olmadı. Türkiye’nin siyasal dengelerinde de önemli bir kırılma yaşandı. HDP, ilk kez kendi parti kimliğiyle %10 seçim barajını aşarak güçlü bir biçimde Meclis’e girdi ve Kürt siyasal hareketi, yalnızca “Kürt meselesinin temsilcisi” olarak değil, Türkiye genelindeki iktidar mücadelesinin aktörlerinden biri olarak siyasal alanın merkezine yerleşti. Bu sonuç, AKP’nin tek başına hükümet kurma kapasitesini kesintiye uğratırken, Erdoğan’ın başkanlık sistemi ve yeni anayasa için ihtiyaç duyduğu anayasal çoğunluğun oluşmasını da engelledi. Dolayısıyla 7 Haziran, AKP açısından yalnızca bir seçim başarısızlığı değil; iktidarın kurduğu siyasal mimarinin ilk kez ciddi biçimde sarsıldığı ve muhalefetin, özellikle de HDP’nin, bu mimarinin sınırlarını zorlayabilecek bir güce ulaştığı tarihsel bir kırılma noktasıydı.

Bu tarihten itibaren Türkiye siyaseti, giderek daha fazla çatışmalı ve kaotik bir siyasal alanın içine hapsedildi. AKP/Erdoğan, 7 Haziran sonuçlarını yalnızca bir seçim yenilgisi olarak değil, iktidarın mevcut siyasal düzen içerisindeki ayrıcalıklı konumunu tehdit eden bir kırılma olarak okudu. HDP’nin kendi kimliğiyle Meclis’e girmesi ve Kürt siyasetinin Türkiye genelinde daha geniş bir toplumsal ve siyasal karşılık bulması, iktidar açısından yalnızca sandalye kaybı anlamına gelmiyordu; aynı zamanda iktidarın devlet kaynakları, ekonomik imkânlar ve siyasal karar alma mekanizmaları üzerindeki belirleyici konumunun paylaşılması ihtimalini de gündeme getiriyordu.

Muhalefetin Etkili Sandık İttifakları

Bu noktada Erdoğan/AKP iktidarına karşı gelişen toplumsal ve siyasal itirazın önemli bir başka boyutu da, farklı muhalefet güçlerinin seçimler üzerinden ortaklaşma arayışında ortaya çıktı. Özellikle 31 Mart 2019 yerel seçimleri, CHP ile HDP arasında resmî bir ittifak kurulmamış olsa da, büyükşehirlerde iktidar adaylarının karşısında ortak bir muhalefet zemininin oluşabildiğini gösterdi. HDP’nin İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Mersin gibi kentlerde adaylık stratejisi ve seçmenlerinin tercihleri, CHP adaylarının kazanmasında önemli bir faktör olarak değerlendirildi. Nitekim 2019 seçimlerinde CHP İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerini kazanırken, HDP de Diyarbakır, Mardin ve Van dahil olmak üzere önemli sayıda yerel yönetimi elde etti.

Bu deneyim, Türkiye’de iktidar karşısındaki muhalefetin yalnızca ideolojik yakınlıklar üzerinden değil, belirli kentlerde ortaklaşan demokratik talepler, yerel yönetim anlayışı ve “iktidarın değişmesi” hedefi etrafında da yan yana gelebileceğini gösterdi. Daha sonra “Kent Uzlaşısı” olarak kavramsallaştırılacak bu yaklaşım, 2024 yerel seçimlerinde özellikle CHP ile DEM Parti arasındaki karşılıklı adaylık ve destek stratejileriyle daha görünür bir siyasal biçim kazandı. 31 Mart 2024 seçimlerinde CHP’nin Türkiye genelinde yüzde 37,77 oyla 35 il kazanması ve İstanbul ile Mersin gibi büyükşehirlerde önemli sonuçlar elde etmesi, bu tür yerel düzeydeki ortaklaşmaların seçim siyasetindeki ağırlığını yeniden gündeme taşıdı.

Erdoğan açısından ortaya çıkan tablo, iktidarın sandık yoluyla karşılaşabileceği siyasal sınırların giderek daha görünür hale geldiğini gösteriyordu. Özellikle 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde büyük kentlerde ortaya çıkan sonuçlar, AKP’nin uzun yıllardır sahip olduğu seçim üstünlüğünün artık kendiliğinden sürdürülebilir olmadığını ortaya koydu. 31 Mart 2024 seçimleri ise bu açıdan önemli bir kırılma yarattı: CHP İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyükşehirlerdeki konumunu korurken, AKP ülke genelinde ciddi oy ve belediye kayıpları yaşadı; Erdoğan da seçim gecesi sonuçları “dönüm noktası” olarak nitelendirdi.

Bu tablo karşısında iktidarın önünde iki farklı siyasal yol bulunuyordu: Sandığın ortaya çıkardığı mesajı kabul ederek siyasal ve toplumsal taleplere yanıt vermek ya da seçim rekabetinin koşullarını değiştirecek yeni bir siyasal alan kurmak. 1 Ekim 2024’te Devlet Bahçeli’nin DEM Parti milletvekilleriyle kurduğu temas ve 22 Ekim’de Abdullah Öcalan’a yönelik yaptığı çağrıyla başlayan yeni süreç, iktidarın Kürt meselesi ve DEM Parti karşısındaki söyleminde önceki dönemlerden farklı bir yaklaşımın ortaya çıktığını gösterdi. Bu yeni siyasal denklem içerisinde DEM Parti’yi geçmişte olduğu gibi doğrudan hedef alan bir siyaset yerine, Kürt meselesini ve DEM Parti’yi de içine alan farklı bir siyasal hesaplama öne çıktı. Ancak bu değişim, muhalefetin diğer ana aktörü olan CHP açısından aynı biçimde gerçekleşmedi.

19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması ve ardından tutuklanmasıyla birlikte CHP’ye yönelik hukuki ve siyasal baskı yeni bir aşamaya taşındı. İmamoğlu’nun 2019 ve 2024’te İstanbul’da AKP adaylarını yenilgiye uğratmış olması, onu yalnızca bir belediye başkanı değil, Erdoğan karşısındaki seçim rekabetinin en önemli aktörlerinden biri haline getirmişti. Böylece sandıkta ortaya çıkan siyasal sonuçlarla iktidarın bu sonuçlara verdiği tepki arasındaki gerilim daha da belirginleşti. Başka bir ifadeyle, seçim sonuçlarını değiştirmek mümkün olmadığında, seçimlerin sonucunu belirleyen siyasal aktörlerin hareket alanını daraltmaya yönelik hukuki ve idari müdahaleler gündemin merkezine yerleşmeye başladı. Türkiye siyasetinde asıl tartışma da tam burada düğümleniyor: Sandığın ortaya çıkardığı siyasal irade ile iktidarın bu irade karşısında kurduğu yeni siyasal ve hukuki düzen arasındaki mesafe giderek büyüyor.

CHP’yi kurultay davaları, yargısal müdahaleler ve “mutlak butlan” tartışmaları üzerinden ağır bir siyasal kuşatmanın içine alan iktidarın önündeki yeni hedef, bu kez birlikte masaya oturduğu Kürt Özgürlük Hareketi ve onun Meclis’teki temsilcisi DEM Parti’nin toplumsal ve siyasal bütünlüğünü zayıflatmak olarak görünmektedir. Burada iktidarın izlediği yöntem, doğrudan ve açık bir çatışmadan ziyade, süreci zamana yayarak belirsizliği kalıcılaştıran ve toplumsal beklentiyi siyasal bir bekleyişe dönüştüren bir strateji biçiminde okunabilir. Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısıyla ivme kazanan sürecin hukuki ve siyasal zemininin hâlâ tamamlanmamış olması, DEM Parti açısından da önemli bir belirsizlik alanı yaratmaktadır.

Bu nedenle “muhalefetsiz siyasal hayat” arayışı, zaman içerisinde muhalefetin bütünüyle ortadan kaldırılmasından çok, onun ortak bir siyasal özneye dönüşmesini engelleme arayışına evrildi. Bir yandan CHP’nin seçimlerde iktidarı zorlayabilecek kapasitesini sınırlayan siyasal ve hukuki müdahaleler yoğunlaşırken, diğer yandan Kürt siyasal hareketiyle yeni bir müzakere zemini açıldı. Bu iki farklı yaklaşımın aynı anda ortaya çıkması tesadüf olarak görülmemelidir. Çünkü iktidar açısından mesele, bütün muhalefet kesimlerine aynı yöntemi uygulamak değil; her bir siyasal ve toplumsal kesimi kendi özgül koşulları içerisinde yönetilebilir hale getirmekti. Böylece muhalefetin ortaklaşma ihtimali daha ortaya çıkmadan, onu oluşturan parçaların birbirleriyle kurduğu ilişkiler siyasal mücadelenin konusu haline getirildi.

Ancak bu çabanın önünde sürekli olarak aşılması gereken bir gerçeklik de ortaya çıktı. Türkiye toplumu, iktidarın bütün müdahalelerine rağmen tek bir siyasal ve toplumsal kalıba sığmıyor. Gezi bunun ilk büyük işaretlerinden biriydi; 7 Haziran ise bu itirazın sandıkta siyasal bir karşılık bulabileceğini gösterdi. 2019 ve 2024 yerel seçimleri ise farklı toplumsal ve siyasal kesimlerin ortaklaşması halinde iktidarın uzun süreli seçim üstünlüğünün kırılabileceğini ortaya koydu. Bu nedenle bugün gelinen noktayı anlamak için artık yalnızca “Erdoğan toplumu nasıl değiştirdi?” sorusunu sormak yeterli değildir. Asıl soru şudur: İktidar, kendisine karşı oluşabilecek toplumsal çoğunluğu nasıl parçalıyor ve bu parçaları birbirinden uzak tutmak için hangi siyasal araçları devreye sokuyor? İkinci bölüm tam da bu sorunun izini sürüyor: Sandıkta ortaya çıkan muhalefet ortaklığının neden iktidar açısından yeni bir tehdit olarak görüldüğü ve bu ortaklığı parçalamak için siyasal alanın nasıl yeniden düzenlendiği.

Ercan Jan AKTAŞ kimdir?

Sosyal bilimci, yazar ve aktivist. Çalışma alanları toplumsal barış, şiddet, militarizm, toplumsal cinsiyet ve vicdani ret. Sertav Çiya’ya Mektuplar – Yürümek (anı-belgesel), Yürümek (roman) ve Paris’te École des hautes études en sciences sociales’te tamamladığı tezine dayanan Vicdani Ret ve Sosyo-Politik Yaşama Etkileri kitaplarının yazarıdır. Fransa’da politik mülteci olarak akademi, basın ve aktivizm alanlarında çalışmalarını sürdürüyor.

Benzer Haberler

Milli Savunma Bakanlığı şikayetçi olmuştu

Yeni Yaşam Gazetesi yöneticilerine soruşturma

Yenilik Partisi 5 Ekim’e kadar süre tanıdı

AYM 'Yeni Parti' için kararını verecek

Bakan Gürlek duyurdu

Adliyelerde dijital ortam büroları kurulacak

Yenilik Partisi 5 Ekim’e kadar süre tanıdı

AYM 'Yeni Parti' için kararını verecek

Bakan Gürlek duyurdu

Adliyelerde dijital ortam büroları kurulacak

Katılımcı Bütçe ile öne çıktı

Varto Belediyesi'nden uluslararası başarı

Beşiktaş taraftarlarına da mesajı var

Mızraklı: Demirtaş dışarıda olmalı, halkıyla buluşmalı