3 Kasım 2026 Nûmedya24
Köşe Yazısı

Demirtaş ve tarihin şahitliği

10 yıldır yazan, üreten, anlatan bir Demirtaş gerçekliği var. Tarihi kendine şahit yazan tüm liderler gibi o da notlar düşüyor bugünden yarına. İçeriden dışarıya konuşanların, dışarıdan içeriye seslenenlerden daha derin, daha donanımlı olmasının nedeni, sanıldığı gibi düşünmeye çok vakit bulmalarından değil, düşünmenin ve üretmenin ayakta kalmanın tek yolu olduğunu bilmelerindendir. Duvarları aşan hayalin, aklın izleri bu yüzden edebiyata, sanata, siyasete çok güçlü şekilde akar.

Fotoğraf: Nûmedya24

Akın OLGUN

Geriye dönüp bakmanın, bazen insanın içini ısıtan, bazen tebessüm ettiren ama en çok da hüzünlendiren bir yanı var.

Hatırlamanın yüreğe oturan ağrısı, çektirenlerin hiç umursamadığı ama çekenlerin içini bir parça da olsa soğutan umudu, hemen hepsi bir an içinde yaşanıyor. O an hepimizin ortak vicdanıdır.

Demirtaş, o vicdanın ortak iç çekişidir hepimiz için.

Ömürden alınan on yılın birden çok çıktısı var hayata, insana, siyasete, dostluğa, yoldaşlığa dair elbette.

Bu yüzden, zamanın affediciliği her zaman insanın yüreğini soğutmuyor. Bir yerlerde hep bir küçük kor olarak kalıyor ve minik bir esintinin bile o ateşi hep harlayacağı gerçeği, tarihsel, sosyal ve ahlaki bir zaruret olarak kendini hatırlatıyor.

On yıl, insan ömründe büyük bir yer kaplar. Göz açıp kapanıncaya kadar geçen bir süre değildir.

Bunun yirmi, otuz yıllara varanı var bir yerlerde. Ömrünü dört duvar arasına bırakmışlara “teröristleri bırakıyorlar” diyen hadsizlik bu yüzden biçimsiz, şekilsiz. Yüzleşmeyenlerin yüzsüzlüğü kadar beter bir şey yoktur bu arada.

Kötülüğün çeperi öyle büyük, öyle yok edici, öyle ahmak ve öyle popülist ki baş etmek gerçekten çok zor.

“Her şey üstümüze geliyor” diyerek boğazımızda düğümlenen nefesi, omuzlarımıza çöken yükü söküp atmak pek kolay olmuyor bu yüzden.

Verilmiş sözlerin masumiyeti de olmasa, ne yapardık bilmiyorum.

Herkes sözünden sorumludur ve söz insanın aynasıdır. Danton’un tarihin içinden sıyrılıp “Hakikat, ah şu acı hakikat” diyen sesi, böylesi zamanlarda bir başka anlamlıdır.

Kimse üstlenmiyor insana, hayata, siyasete dair ettiklerini

Olanları bir başka evrende yaşanmış gibi yapan o utanmazlığın bir sınırının olmayışı, ne kadar da korkunç.

Demirtaş’a, Figen Yüksekdağ’a ve yoldaşlarına cezaevinin yolunu “cevval” savunularla, itaatin en alçak tutumuyla, en pespaye manşetlerle, siyasi lider yalakalığının en yılışık haliyle ve devlete sunulan sadakatin en iki yüzlü çıkarcılığıyla açanların, bugün en çok “Demirtaş” demesi gibi.

“Her şey o kadar hukuksuz, her şey o kadar ahlaksız, ilkesiz o kadar namertçe yürüdü ki” sözünün ağırlığı, onları cezaevine taşımanın yolunu meşrulaştıranların boynuna asılıdır hala.

Öte yandan, Demirtaş’ın adını anmadan konuşamıyor olmaları, sadece omurgasızlıkla ilgili olmasa gerek.

Yok edemediklerinin, baş edemediklerinin önünde eğilmeye gönüllü oluşlarının da payı büyük bunda.

Onu içeri atanlar huzur buldu mu peki?

Hayır! Bakın pul pul dökülüyorlar her yerlerinden. Ayıpla anılan her şeyin altından çıkıyorlar ve evet hala halkın yüzüne her gün bir başka yalanı üflüyorlar. Yalan dahi yoruldu oysa…

Zorbalığın, adaletsizliğin tarihini kendileriyle başlatan, hukuksuzluğun inşa edilmesindeki ortaklıklarını gizleyen ve suçu birbirlerine atarak, yürümeye çalışanlar için hazin bir dönem yaşanıyor.

İşte bu yüzden, Demirtaş’ ın vicdanlarda, siyasi ahlakta, dürüstlükte yükselttiği çıta öyle yukarıda ki, dün onu elbirliğiyle cezaevine gönderenler, o çıtanın altında kalmaktan kurtulamıyor.

Mahkeme savunmasında, “kendini bilmek, aynı zamanda haddini bilmek yani gücünü, güçsüzlüğünü ve kapasitesini bilmektir” diyen Demirtaş’ın ifadesi çok şey söylüyor duruma dair. Yeri gelmişken, Demirtaş’ın siyasi savunmasını okursanız, “büyük savunma “anlatısıyla ortaya atılan birçok savunmanın ne kadar içi boş olduğunu da görmüş olursunuz.

Omurganın ödeşmesidir bu aynı zamanda

Savunmasının birçok yerinde Demirtaş, “erdemlilik sözleşmesi” olarak tarif ettiği şeye, dikkat çekici şekilde atıfta bulunuyor.

Bu sözleşmenin bozulduğunu ve bugün yaşadığımız birçok şeyin sebebinin de bu bozumdan kaynakladığını anlatıyor. Sözleşmenin içi boşaldıkça nasıl her türlü ahlaksızlığın, yolsuzluğun, hukuksuzluğun “olur” hale geldiğinin altını çiziyor.

Ve anlıyoruz ki, erdem ortadan kalktığında haysiyet ayıplanır oluyor, dürüstlük ahmaklık sayılıyor ve hakikat ayak bağı. Tıpkı bugün olduğu gibi…

Bir durum tespiti olarak atıf yaptığı, üstünde durduğu bu şey, çareyi aramanın ve yarını kurmanın da bir formülü olarak kendini inşa edebilir ve Demirtaş, bunu ruhuna üfleyen bir yerde duruyor.

10 yıldır yazan, üreten, anlatan bir Demirtaş gerçekliği var. Tarihi kendine şahit yazan tüm liderler gibi o da notlar düşüyor bugünden yarına.

İçeriden dışarıya konuşanların, dışarıdan içeriye seslenenlerden daha derin, daha donanımlı olmasının nedeni, sanıldığı gibi düşünmeye çok vakit bulmalarından değil, düşünmenin ve üretmenin ayakta kalmanın tek yolu olduğunu bilmelerindendir. Duvarları aşan hayalin, aklın izleri bu yüzden edebiyata, sanata, siyasete çok güçlü şekilde akar. 

Bilen bilir ama tekrar etmekte fayda var. İnsan, gerçekten cezaevinde olduğunu, mahkemeye çıkıp, ardından tekrar hücresine geri getirilip, ağır demir kapının, büyük bir gürültüyle üzerine kapanmasıyla anlar. Siyasi mahkumlar için bu yeni bir başlangıçtır, diğerleri için ise yatamayışın sızısı. O sızı hiç dinmez ve katlanarak büyür ve dışarıya, bir tahliye anahtarı olarak görülen “devletim”, “milletim”, “bayrağım” üçlemesiyle taşar.

Demirtaş, 10 yıl boyunca cezaevinin duvarlarını zihin dünyasında kaldırıp, dışarı çıktı. Gezdi, dinledi, baktı, gördü ve üzerine düşündü. Böyle olmasa kaleme alınmazdı onca kitap, şarkı, türkü, binlerce not ve kendisine gelen her selama yazamazdı bir cevap.

Bunu yapabilmek, erdemi içinde büyütebilmekle mümkün sadece. Erdemli olmak sorumluk almak, hissetmek demek çünkü. Yoksa her derdin kıymetli, her sözün anlamlı, her acının fedakâr olduğunu başka türlü anlayamaz ve anlamlandıramazsınız.

Savunmasında, siyasetin ve toplumun, yeni bir “erdem sözleşmesi” ne duyduğu ihtiyacı tartışan Demirtaş’ın, dışarının en çok ihtiyaç duyduğu şeyi duruşunun da temeline aldığını anlayabiliriz. Ona duyulan saygının, sevginin, özlemin temelinde de aynı şey var. Yani erdemlilik.

Bir küçük ama etkili bir örnek olarak, Figen Yüksekdağ ile vedalaşmadan hemen önce, Yüksekdağ’ın Demirtaş’a “üzerinde paran var mı” diye sorup, cebindeki iki yüz liranın yarısını Demirtaş’a vermesidir. Burada mesele onunla paylaşması değil, bunu o an içinde düşünebilmesidir. Bu erdemdir işte.

4 Kasım hepimizin hafızasında bir dönüm noktasıdır özetle. Kimsenin üstünden atlayamayacağı ve kendisini dışında tutamayacağı bir milattır.

Ve hiçbir şey boşuna yaşanmamıştır.

Vedat Türkali’nin dizelerindeki gibi;

“Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye'nle bekle
Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul’’

Mesele, beklemenin çok uzun olup, olmaması değil, bekleyenlerin umudunun dipdiri kalmasıdır. O günü görmenin inancı bile başlı başına heyacan vericidir.

İlgili Haberler

Faik Bulut yazdı

Çakal Carlos: Dünyanın en ünlü militanının paralı askere dönüşünün hikâyesi (1)

Çakal Carlos’un “devrim adına” yapıp ettiklerinden çıkarılacak en büyük ders bence şudur: İster bireysel isterse grup halinde olsun; öncü vuruşlara dayalı kitlesiz şiddet, halktan kopuk silahlı eylemler ve bilhassa dogmatizme dayalı radikalizm en masum militanları bile asıl amacından saptırıp devletlerarası büyük güçlerin oyuncağı, kiralık katili, paralı askeri, vurucu gücü haline getirmektedir. Varılan sonuç çoğu zaman hüsrandır ve halkın menfaatlerine aykırıdır.

Akın Olgun yazdı

Baro seçimlerinden taşan şey

DEM Parti’nin, demokratik siyasetteki boşluğu dolduracak şekilde bir hat kurma ve bu hattı muhalefetin merkezi haline getirme politikasından ve bunu son dönemde görünür kılmasından, en çok ana muhalefet içindeki İYİ Partili hücrelerin ve İmamoğlu çevresinin rahatsızlık duyduğu malum. Çerçeve yasa için “hayır” kampanyası örgütleyen aklın nereye ait olduğunu ve bu tavrın nasıl karşıtlık havuzuna akıtıldığını bilenler için bu bir tartışma konusu da değil ayrıca. O havuzdan Kocasakal çıktı işte…

Ercan Jan Aktaş yazdı

Sırbistan’da gençlerin zaferi

Fransa, Almanya ve Sırbistan başta olmak üzere farklı ülkelerde ortaya çıkan bu hareketler, karar alma süreçlerini belirli bir liderliğin ya da merkezi yapının tekelinde toplamak yerine, yerel inisiyatifler, özerk örgütlenmeler, yatay koordinasyon ağları ve öğrenci meclisleri aracılığıyla ilerlemektedir. Bu pratiklerde doğrudan demokrasi, yalnızca siyasal taleplerden biri değil, mücadelenin örgütlenme biçimini belirleyen temel bir ilke olarak öne çıkmaktadır.

Anasayfa