29 Ekim 2026 Nûmedya24
Köşe Yazısı

Korkut Kanadoğlu niye hedef oldu?

İstanbul Barosu seçimlerinde yarışan avukatlardan Osman Korkut Kanadoğlu’na açılan soruşturma, mevcut rejimin “kamusal alan” bırakmama kararının bir sonucu. Soruşturulan sözler suç değil, tam aksine adalet daveti.

Fotoğraf: Nûmedya24

Ali Duran TOPUZ

1

ADALET HARİÇ

Yargı kararlarına uymayan yargıç (ve savcı) olabilir mi? Haydi savcı neyse de o yargıç yargıç mıdır? Kanunda yazılanlara uymayan yargıç ve savcı peki? Yargıç ve savcının yargı kararlarına uymadığı, kanunları önemsemediği yerde neler oluyordur? Adalet hariç, her şey oluyordur.

2

ÖNCE GÜRÜLTÜ SONRA SORUŞTURMA

İstanbul Barosu başkan adaylarından Avukat Osman Korkut Kanadoğlu’na soruşturma açıldı, “yargı kararlarına uymayan, hukuksuz kararlar veren yargıç ve hakimler”e ilişkin sözleri nedeniyle. İktidar güdümlü medya, iktidar kanaat yönlendiricileri yani troller ve trolleşmiş figürler konuşmayı “tehdit” olarak kodladı derhal. İş elbette bununla kalmadı, ünlü ünsüz birçok bot, sözü “baba”sına (eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu) getirerek “darbecilik” ithamında bulundu. Şaşırtıcı olmayan biçimde İstanbul Başsavcılığı hiç gecikmeden devreye girdi:

"… Av. Prof. Dr. Osman Korkut Kanadoğlu tarafından sarf edilen sözler nedeniyle, söz konusu ifadelerin içeriği ve bağlamı dikkate alınarak Cumhuriyet Başsavcılığımızca resen soruşturma başlatılmıştır."

“İÇERİK” NE “BAĞLAM” NE

Resen, yani bir başvuru, şikayet olmadan, kendiliğinden, görevi gereği. Savcılığın “kendiliği”yle iktidar kamusunun “kendiliği”nin böyle örtüşmesi şaşırtıcı değil. Gerçekten de “içerik ve bağlam” dikkate alınmayacak gibi değil. Peki ne var konuşmada? Bağlam ne, içerik ne? Yakından bakalım.

İlk bağlam konuşmanın mekanında beliriyor: İstanbul Barosu Genel Kurulu’ndaki seçim. Kanadoğlu, Avukat Hakları Grubu’nun başkan adayı idi. İkinci bağlam konuşmacının nutkunda kurduğu bağlam: İnsan hakları ve hukuk devleti için mücadele vurgusuyla başlayan konuşmada Kanadoğlu sözü, Ekrem İmamoğlu’nun avukatlığını sürdürürken tutuklanan Mehmet Pehlivan’a getiriyor, sadece avukatlık faaliyeti nedeniyle tutuklandığını belirtiyor. Ardından siyasal durum tespiti yapılıyor: “Türkiye sistematik bir hukuksuzluk içerisinde otoriter hatta totaliter olma yönünde ilerleyen bir iktidar tarafından yönetiliyor.”

Bu bağlamda şu “içerik”le devam ediliyor:

“Kürsüde görev yapan tüm hakim ve savcılara sesleniyorum. Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan yargıçlar, keyfi tutuklama kararı veren sulh ceza hakimleri, sizleri tek tek not ediyoruz. Sizin her kararınızı izliyoruz. Bu kararlarınızı raporluyoruz. Bunları kamuoyu ile paylaşacağız ve yargı bağımsız değil diyerek bir köşeye çekilmeyeceğiz. Bu yargıçlar ve savcılar bilsinler ki ‘Ben yasaya uymayacağım, ben avukata ve yurttaşa eziyet çektireceğim ve bundan da hiçbir sorumluluk taşımayacağım’ diye düşünüyorlarsa bilsinler ki iki elimiz yakalarında olacak.”

SEVK MADDESİ YOLDA DÜZÜLÜR

Savcılığın “içerik” dediği kısım bu, “bağlam” dediği kısım da kuvvetle muhtemel ki Av. Mehmet Pehlivan’la kurulan bağlantı, baro seçiminin kendisi bağlam olamayacağına göre. Savcılık açıklamasında suçlamanın ne olduğunu yani sevk maddelerini bilmiyoruz ama “bağlam” derken Av. Mehmet Pehlivan’ın zulmen tutuklu olduğu vurgusuna ilişkin sözleri kastettiğini çıkarabiliriz. Buradan muhtemelen “suçu ve suçluyu övme” ithamına varılmak isteniyor ama Av. Mehmet Pehlivan hüküm giymiş değil. “İçerik” derken de “yargı mensuplarını tehdit” suçlamasının geleceğini söyleyebiliriz, “devletin kurumlarına hakaret” denilen bir şey de var gerçi.

Sevk maddesi üretmek zor bu konuşmadan, Deniz Göktaş vakasında olduğu gibi maddeler yolda düzülebilir, olmadı değişebilir. Önemli olan soruşturma: Avukat konuşur, savcı lafı ağzına tıkıverir. Çünkü buralarda “yargı marangozluğu” hakim ve savcıyı eşit ve üstün kürsüde, avukatı mübaşirle katip arasında bir rafta konumlandırır.

3

“SUÇ VAR” DEMEK BİLE AYIPKEN

“Bu sözlerde suç var” demek yanlış bile değil, saçma ve ayıp. Gerçekte “suç yok” demek bile ayıp ama bu rejimin ayıbı, mecburen suç filan yok diyenlerin değil. Nitekim İstanbul 2 No’lu Baro bile “suç var” diyemediği için mecburen önce fikir özgürlüğünü savunur gibi yaptı, sonra “ama avukat dediğin de sözlerine dikkat eder” türü ifadelerle sanki konuşmada etik ya da beşeri sorunlar varmış gibi yapma yolunu seçti.

Peki sadece “aile bağları” nedeniyle mi iktidar “kamu”sunun ve savcılığın tepkisini çekti Kanadoğlu? Konuşmasında belirttiği gibi “Yargı bağımsız değil” deyip kenara çekilmediği için, “bağımsız değil”in hangi derekeye ulaştığını “yargı”nın iki süjesi hakkında açık, sarih sözlerle ortaya koyduğu için, yargının üçüncü süjesi olan avukatların ve elbette “adalet”le yakından ilgili “kamu”nun yapması gerekeni söylediği için.

“KAMUSAL ALAN” RİSKİ

İktidar cenahındaki “kanaat yapıcı”ların, trol şebekelerinin, bot ordularının derhal harekete geçmesinin nedeni, bu sözlerin sadece “avukat kamusu” ile sınırlı kalmayacağı, adalet derdi olan bütün “kamu”ların, kamuoyunun dikkatini çekeceği iyi bilindiği için. Yok edilmek istenen “kamusal alan”ı oluşturma kapasitesi taşıdığı için, yani “kamusal alan” tehlikesi belirdiği için.

Çünkü Kanadoğlu’nun savcılık ilgisine mazhar olan sözleri, herhangi bir ideolojinin, siyasi görüşün, yaşam biçiminin, dünya görüşünün karşısındakine kapalı sözlerinden değil, ortak bir sorunun ortak bir perspektifle dile getirilmiş sözlerinden. Bu sözler “ortaklığı” sadece hukuk üzerinden kuruyor. Elbette Kanadoğlu’nun konuşmasının tamamı birçok bakımdan eleştirilebilir, örneğin cumhuriyetin hukuk devrimi dediği şeyin bugünkü hukuksuzluklara yol açan boyutu uzun uzun tartışılabilir. Fakat konuşmanın “soruşturulan” kısmı tüm tartışmalardan azadedir, hukuken de, siyaseten de, ahlaken de bariz biçimde “adalet”in tecellisine yönelik arzuya dayanan sözlerdir. Babasının kim olduğu, en iyi arkadaşlarının kim olduğu, kendisine oy verenlerin ne düşündüğü filan hiçbir önem taşımaz bu noktada.

4

CUMHURİYET: BİR KONUŞMA REJİMİ

Konuşuyorsun, soruşturma açılıyor. Oysa “Cumhuriyet”, bir "konuşma" rejimidir. Her yurttaşın bir sözü olduğu bilinciyle, her yurttaşın bir söz söyleme hakkı olduğu ilkesini geliştirir. Ne konuşulacağı, konuşana aittir: Böylece cumhuriyet bir dinleme rejimi de olur. Konuşmaların sınırı, konuşmanın meşruluğunu koyan kurallar tarafından belirlenir; kurallar tarafından, kişiler tarafından değil.

Dinlemeye tahammül yoksa cumhuriyet yoktur. Varsa ya  yıkılıyordur ya da yıkılmıştır. Kanadoğlu’na tahammülsüzlük, “bağlam ve içerik” düşünüldüğünde, ortada bir cumhuriyet adı varsa da cumhuri bir durum olmadığını gösterir.

Eskiden yargı cübbesi üniforma filigranlıydı, cübbe ve yıldızlı ceketler kendilerine devletin çekirdeği diyordu, o çekirdekler DGM tarlasında korkuluğa dönüşmüştü. Sabih Kanadoğlu’nun ünlü 367 herzesi o eskinin son görünür işlerinden biriydi. Fakat bir Osmanlı anayasa kaidesi olarak “ata cürmü için evlada zulm olmaz” diyorsak, yani modern cumhuriyet ilkesi olarak “suç şahsidir” diyorsak, iktidara karşı düğme ilikleyen yargıç ve savcılarla yıldız/cübbe kudretine yaslanan yargıç ve savcıların gerçekte aynı şey olduklarını kabul etmemiz gerekir. Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan, açıkça hukuksuz biçimde tutuklama kararları veren yargıçlar elbette izlenecek, isimleri ve fiilleri akılda tutulacaktır. Yargı sacayağının üçüncü süjesi olarak avukatlar elbette bunu not edecek, raporlayacak ve kamuoyuna duyuracaktır. Çünkü avukat sadece duruşmada süs olsun diye var olan bir figür değil, “adalet” tecellisi için gerekli kamusal görev olan “savunma”nın görevlileridir. Korkut Kanadoğlu sadece mesleki görevini yerine getireceğini meslektaşları huzurunda ikrar etmiştir.

YARGIÇ KİME DENİR?

Hakim ve savcılar “iktidar”ların dediklerini hukuk diye bellemişse savcı ve yargıç basit idare memurlarına, avukatlar da “hukuk esnafı”na  dönüşür. Kanadoğlu’nun yaptığı gerçekte avukatlara esnaflıktan çıkmaları, savcıya savcı, yargıca yargıç olma davetidir.

Mecelle’ye göre yargıç, hakim, “hakîm, fehim, müstakim, emin, mekin ve metin…” olmalıdır. Hakîm: Bilgin, alim, hikmet sahibi, işlerini yerli yerinde ve hikmetle yapan. Fehîm: Zeki, anlayışlı, kavrayışı yüksek. Müstakîm: Doğru, dürüst, istikametten ayrılmayan, namuslu. Emîn: Güvenilir, emin olunan, hıyanet etmeyen. Mekîn: Temkinli, vakarlı, güçlü bir konuma ve itibara sahip. Metîn: Sağlam, iradeli, sarsılmaz, karakteri güçlü.

Yargıçlar sadece yargıladıkları, karşılarına gelen kişiler hakkında hüküm vermezler, kendileri hakkında da hüküm verirler. Kararlar alenidir, yani herkese açıktır, yani kamusaldır. Kararların eleştirisi de alenen yapılır. Bir baroda dile getirilmiş eleştirinin bağlamı ve içeriği hemen soruşturma sopasına sarılmayı gerektiriyorsa sadece “avukat kamusu” değil, “adalet kamusu” da istenmiyor demektir. Konuşma hakkının sopalandığı yerdeki rejime cumhuriyet denilmez.

NOTLAR

1

KONUŞMADA HİÇ SUÇ YOK

Tolga Şirin soruşturmanın hukuksuzluğu ve yersizliği hakkında eksiği yok fazlası var türünden bir mini makale paylaştı sosyal medyada, buyrunuz:

https://x.com/tolgashirin/status/2114833841432953316

Av. Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu @KKanadoglu tanıdığım ve görüşlerine çok değer verdiğim bir isim. Can kulağıyla dinlediğim konuşmasında herhangi bir suç unsuru yoktur. Dahası, hakkında açılan soruşturma, ironik biçimde, yine yeniden AYM ve İHAM kararlarının uygulanmaması sorunuyla malûldür. Şöyle ki:

BİRİNCİSİ: Korkut Kanadoğlu hakkında soruşturma açılması öncelikle Adalet Bakanlığı'nın iznine tabidir. Bu konuda çok yakın zamanda verilen Eyyup Akıncı kararında, avukatların savunma görevlerini mahkeme salonu dışında da yerine getirebilecekleri ve yargısal süreçlerde gözlemledikleri usulsüzlükleri kamuoyunun dikkatine sunabilecekleri belirtilmiştir. Kararda, bu tür açıklamalar nedeniyle yürütülen soruşturmalarda Bakanlıktan izin alınmaması, avukatları kendileri için öngörülen usule ilişkin güvencelerden mahrum bırakma olarak nitelendirilmiş ve hukuka aykırı bulunmuştur. - Bkz. Eyyup Akıncı, B. No: 2023/101443, 18/5/2026, özellikle §§ 56-57. - İHAM nezdinde bkz. Mor/Fransa, B. No: 28198/09, 15/12/2011, § 59.

İKİNCİSİ: Söz konusu konuşma herhangi bir suç tipine uymamaktadır. Türkiye’de “keyfî tutuklama kararı veren hâkimler” varsa bu hâkimlerin eylemleri hukuki ve disipliner denetime tabidir. Bu konuda gerekli incelemeleri yürütmek ve sorumluluk doğuran eylemleri değerlendirmek öncelikle HSK’nın görevidir. Dahası, yargı kararlarının raporlanması, kayıt altına alınması ve kamuoyuyla paylaşılması, Avukatlık Kanunu uyarınca avukatların ve baroların hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını koruma göreviyle ve şeffaflık ilkesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bir avukatın baro seçimleri sırasında, HSK’nın görevini yerine getirmesine katkı sunacak nitelikte bir çalışma yürüteceğini vaat etmesi de tek başına herhangi bir suç oluşturmaz.

ÜÇÜNCÜSÜ: Henüz herhangi bir rapor hazırlanmadığından, ortada gerçekleşmiş bir “hedef gösterme” fiili de bulunmamaktadır. Öte yandan, tasarlanan faaliyetin hayata geçirilmesi ve rapor hazırlanması ihtimalinde dahi, adli yargıda görev yapan sulh ceza hâkimleri veya AYM kararlarını uygulamadığı ileri sürülen yargıçlar, sırf bu sıfatları nedeniyle TMK kapsamında “terörle mücadelede görev almış kamu görevlileri” olarak değerlendirilemez. Zira yargı görevi ile terörle mücadele kapsamında özel olarak görevlendirilmiş personel statüsü birbirinden farklıdır. Hâkimlik görevi, kolluk görevi değildir. - Mutatis mutandis bkz. Ergin ve Keskin/Türkiye (No. 2), B. No. 63926/00, 16/06/ 2005; Korkmaz/Türkiye (No. 2), B. No. 42589/98, 20/12/2005.

DÖRDÜNCÜSÜ: Aksi varsayımlarda dahi, AYM kararlarına uymadığı ileri sürülen hâkimlerin isimleri basına zaten yansımış ve kamuoyunca öğrenilmiştir. İsimleri hâlihazırda kamuoyunca bilinen kişilerin adlarının yeniden zikredilmesi, tek başına, TMK’nin 6. maddesinde düzenlenen suç tipini oluşturmaz. Bkz. Fatih Taş / Türkiye, B. No. 36635/08, 05/04/2011, § 39-40; Saygılı ve Karataş / Türkiye, B. No. 6875/05, 16/01/2018, § 39.

BEŞİNCİSİ: Konuşmada herhangi bir terör örgütünün adı anılmamış, terör örgütlerinin eylem gerçekleştirmesine yönelik bir ima veya çağrıda bulunulmamıştır. Şiddet içeren herhangi bir söyleme de yer verilmemiştir. “İki elimiz yakalarında olacak” ifadesi, fiziksel şiddet veya tehdit içermemekte; Türkçede hukuki, mesleki ve siyasi alanlarda takipte bulunmayı, hesap sormayı ve sorumluların hesap vermesini talep etmeyi anlatan mecazi bir ifade olarak kullanılmaktadır. Nitekim AYM’nin Barzan Demirhan kararında ortaya konan ilkeler uyarınca, bir avukatın savunma faaliyetiyle bağlantılı sert ifadelerinin bağlamından koparılarak tehdit olarak nitelendirilmesi, ifade özgürlüğü ve savunma hakkının anayasal güvenceleriyle bağdaşmayabilir. Bkz. Barzan Demirhan, B. No: 2019/40007, 07.03.2024, § 58 vd.

ALTINCISI: Kamu yetkisi kullanan hâkim ve savcılar, verdikleri kararlar ve tutumları nedeniyle kamuoyu denetimine ve eleştirisine açıktır. İHAM'a göre "temelsiz ve ağır biçimde zarar verici saldırılar hariç olmak üzere, hâkimlerin Devletin temel kurumlarından birinin mensubu oldukları gözetilmelidir. Bu sıfatlarıyla hâkimler, yalnızca genel ve soyut düzeyde değil, izin verilebilir sınırlar içinde kişisel eleştirilere de konu olabilirler. Hâkimler, görevlerini yerine getirirken sıradan yurttaşlara kıyasla daha geniş bir eleştiri sınırına tabidir." Bkz. Morice/Fransa [BD], B. No: 29369/10, 23/4/2015, §131.

YEDİNCİSİ: Baro genel kurulu gibi demokratik ve mesleki bir platformda yapılan bu konuşma, kamusal yararı ilgilendiren bir tartışma alanına aittir. Kamu yararını ilgilendiren, yargı bağımsızlığı ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması gibi toplumsal meselelere odaklanan söylemlerde ifade özgürlüğüne müdahale marjı çok daha dardır. Yargı sisteminin işleyişi ve yargı bağımsızlığına ilişkin açıklamaların kamu yararı taşıdığı, böyle bir tartışmada ifade özgürlüğüne yüksek düzeyde koruma sağlanması gerektiği konusunda bkz. Baka/Macaristan [BD], B. No. 20261/12, 23/06 2016, §§ 165 ve 171.

X

HAKİMLER SORUMLU OLABİLİR Mİ?

Tolga hocanın engellenmiş T24’te yayınlanan makalesi de ilgilisi için gayet güzel, buyrunuz:

https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sirin/hkimlerin-kararlarindan-dolayi-cezai-sorumlulugu,59671?_t=1793263900751

XX

Cumhuriyet ve konuşma meselesi konusunda Lyotard’ın kısacık bir makalesini eski Anayasa Mahkemesi Başkanlarından Zühtü Arslan çevirmişti; başkanlık yaptığı dönemde çeviriden pişman olmuş mudur merak ediyor insan:

https://www.libertedownload.com.tr/LD/arsiv/14/13-jean-francois-lyotard-otekinin-haklari.pdf

 

İlgili Haberler

Faik Bulut yazdı

Çakal Carlos: Dünyanın en ünlü militanının paralı askere dönüşünün hikâyesi (1)

Çakal Carlos’un “devrim adına” yapıp ettiklerinden çıkarılacak en büyük ders bence şudur: İster bireysel isterse grup halinde olsun; öncü vuruşlara dayalı kitlesiz şiddet, halktan kopuk silahlı eylemler ve bilhassa dogmatizme dayalı radikalizm en masum militanları bile asıl amacından saptırıp devletlerarası büyük güçlerin oyuncağı, kiralık katili, paralı askeri, vurucu gücü haline getirmektedir. Varılan sonuç çoğu zaman hüsrandır ve halkın menfaatlerine aykırıdır.

Akın Olgun yazdı

Baro seçimlerinden taşan şey

DEM Parti’nin, demokratik siyasetteki boşluğu dolduracak şekilde bir hat kurma ve bu hattı muhalefetin merkezi haline getirme politikasından ve bunu son dönemde görünür kılmasından, en çok ana muhalefet içindeki İYİ Partili hücrelerin ve İmamoğlu çevresinin rahatsızlık duyduğu malum. Çerçeve yasa için “hayır” kampanyası örgütleyen aklın nereye ait olduğunu ve bu tavrın nasıl karşıtlık havuzuna akıtıldığını bilenler için bu bir tartışma konusu da değil ayrıca. O havuzdan Kocasakal çıktı işte…

Ercan Jan Aktaş yazdı

Sırbistan’da gençlerin zaferi

Fransa, Almanya ve Sırbistan başta olmak üzere farklı ülkelerde ortaya çıkan bu hareketler, karar alma süreçlerini belirli bir liderliğin ya da merkezi yapının tekelinde toplamak yerine, yerel inisiyatifler, özerk örgütlenmeler, yatay koordinasyon ağları ve öğrenci meclisleri aracılığıyla ilerlemektedir. Bu pratiklerde doğrudan demokrasi, yalnızca siyasal taleplerden biri değil, mücadelenin örgütlenme biçimini belirleyen temel bir ilke olarak öne çıkmaktadır.

Faik Bulut yazdı

Çakal Carlos: Dünyanın en ünlü militanının paralı askere dönüşünün hikâyesi (1)

Çakal Carlos’un “devrim adına” yapıp ettiklerinden çıkarılacak en büyük ders bence şudur: İster bireysel isterse grup halinde olsun; öncü vuruşlara dayalı kitlesiz şiddet, halktan kopuk silahlı eylemler ve bilhassa dogmatizme dayalı radikalizm en masum militanları bile asıl amacından saptırıp devletlerarası büyük güçlerin oyuncağı, kiralık katili, paralı askeri, vurucu gücü haline getirmektedir. Varılan sonuç çoğu zaman hüsrandır ve halkın menfaatlerine aykırıdır.

Akın Olgun yazdı

Baro seçimlerinden taşan şey

DEM Parti’nin, demokratik siyasetteki boşluğu dolduracak şekilde bir hat kurma ve bu hattı muhalefetin merkezi haline getirme politikasından ve bunu son dönemde görünür kılmasından, en çok ana muhalefet içindeki İYİ Partili hücrelerin ve İmamoğlu çevresinin rahatsızlık duyduğu malum. Çerçeve yasa için “hayır” kampanyası örgütleyen aklın nereye ait olduğunu ve bu tavrın nasıl karşıtlık havuzuna akıtıldığını bilenler için bu bir tartışma konusu da değil ayrıca. O havuzdan Kocasakal çıktı işte…

Ercan Jan Aktaş yazdı

Sırbistan’da gençlerin zaferi

Fransa, Almanya ve Sırbistan başta olmak üzere farklı ülkelerde ortaya çıkan bu hareketler, karar alma süreçlerini belirli bir liderliğin ya da merkezi yapının tekelinde toplamak yerine, yerel inisiyatifler, özerk örgütlenmeler, yatay koordinasyon ağları ve öğrenci meclisleri aracılığıyla ilerlemektedir. Bu pratiklerde doğrudan demokrasi, yalnızca siyasal taleplerden biri değil, mücadelenin örgütlenme biçimini belirleyen temel bir ilke olarak öne çıkmaktadır.

Anasayfa