Netanyahu’suz bir İsrail, Ortadoğu ve Dünya nasıl olurdu?
Trump ile Netanyahu arasındaki kişisel ilişkiden yola çıkılırsa ikisinin kimyası, huyu suyu birbirine uygundur. İsrail Başkanı, ABD Başkanı’na nasıl hitap edip yola getireceğini iyi biliyor. Onun psikolojik şifresini çözmüş durumdadır: Güç, kudret, zafer, itiraf/tanınma ve sadakat! Her ikisinin şekli şemailini tarih benzer şeklinde çizmiştir.

Faik BULUT
27 Ekim’de İsrail’de gerçekleşecek olan genel seçimler sadece Yahudi halkını değil, başta ABD ve AB olmak üzere dünya kamuoyunu, Türkiye ve İran ile bütün Ortadoğu ülkelerini yakından ilgilendiriyor.
Biz yaklaşan seçimle, başlıkta andığımız “Netanyahu’suz bir İsrail, Ortadoğu ve Dünya” konusunu ele almadan önce İsrail ve onun başbakanının dünyadaki mevcut konumuna ilişkin bazı haber-yorumlara yer vereceğiz.
Netanyahu, Batı kamuoyu nezdinde itibarını yitirmiş durumdadır!
Foreign Policy dergisinin 2026 Yaz sayısında yayınlanan “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” (The End of the World as We Know It) başlıklı dosyada siyaset ile ideolojinin baskın olduğu zamanların sona ermekte olduğu hususu irdelenmişti. Bu nokta, Amerikan siyaset bilimci Francis Fukuyama’nın 1989 yılında yazdığı bir makaleyi ve bu makale temel alınarak 1992’de kitaplaştırılan “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı eserin dayandığı ünlü siyaset felsefesi tezini çağrıştırmaktaydı.
Küresel kapitalist emperyalizmin teorisyenleri, Sovyet sistemi topyekûn bir çöküş yaşadığında sarıldıkları “tarih, siyaset ve ideolojilerin sonu” söylemini kanıtlamaya çalışırken bile hem siyaset hem de ideoloji eksenli değerlendirmeler yapmaktaydılar. Oysa Fukuyama’nın kehanetleri tutmamıştı, çünkü hayatın ve sahanın gerçekleri siyaset ve ideolojiden soyutlanarak ele alınamazlardı.
Bugünkü konumuz açısından biz derginin işlediği “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” dosyasında yer alan “Pek de özel olmayan bir ittifak” (The Not-So-Special Alliance) başlıklı analize yoğunlaşacağız. Yazar Joshua Leifer’in değerlendirmesinde işaret ettiği bazı noktalara işaret edeceğiz:
“ABD-İsrail ilişkileri tamamen kopmasa da iki ülke arasında ‘özel ilişki’ olarak tanımlanan dönem sona yaklaşıyor. Çünkü iki ülke arasındaki dış politika hedefleri giderek farklılaşıyor; ikili ilişkiler de Amerikan toplumundaki siyasi ve demografik dönüşümle yeniden şekilleniyor.
Biliniyor ki, yaklaşık 30 yıl boyunca İsrail’e verilen destek, Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler arasında geniş bir uzlaşı alanı oluşturmuştu. Kongre’de İsrail lehine kararlar büyük çoğunluklarla kabul ediliyor; Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) gibi güçlü lobi kuruluşları bu desteğin kurumsallaşmasında önemli bir rol oynuyordu.
Öte yandan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, yıllardan beri İsrail’i Amerikan iç siyasetinde ağırlıklı olarak Cumhuriyetçilerle özdeşleştiren bir strateji izlemektedir. Böyle bir politika kısa vadede kazançlı gibi görünse de ABD’li Demokrat seçmenlerin itirazlarına yol açmaktadır.
Kuşkusuz iki ülkenin güvenlik, istihbarat ve teknoloji alanındaki işbirliği sürecektir. Ancak ikili ilişkiler geçmişte olduğu gibi Amerikan siyasetinin tartışılmaz bir uzlaşı alanı olmayacaktır.”
İsrail medyası değerlendiriyor: Trump’tan fayda gelmez!
3 Haziran 2026’da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu son görüşmelerinde, ABD Başkanı Donald Trump’ın kendisine “Lanet olası deli!” diye çıkışmasıyla ilgili soruları geçiştirerek, aralarında sadece “taktiksel” anlaşmazlıklar olduğunu söylemişti.
Buna karşılık 22 Eylül 2026 tarihinde İsrail’in önde gelen 100 düşünürü “içsel çöküş” konusunda kamuoyuna yönelik ciddi bir uyarıda bulundular.
İstihbarat çevrelerine yakınlığıyla bilinen İsrail merkezli popüler haber portalı WALLA’da yayımlanan 19 Ekim 2026 tarihli ve ünlü gazeteci/siyaset analisti Ben Caspit imzalı makaleye göre Amerikan yönetimi Netanyahu’dan şöyle bir talepte bulunmuştu: “Bizi işin içine katmadan İsrail tek başına İran’a saldırıda bulunsun!”
Ancak Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, “Saldırı olursa İsrail’deki genel seçimler otomatik olarak ertelenmek durumunda kalır” gerekçesiyle bu talebe karşı çıkmıştı! Oysa Amerikalı yetkililer böyle bir saldırının “1 Kasım’daki kısmi seçimlerde Trump’a yarayacağını, Netanyahu’nun da bu sayede kendi ülkesindeki seçimleri kazanacağını” düşünmüşlerdi.
12 Ekim’de yayımlanan bir başka yoruma bakılırsa; İsrail Başbakanı, haftalar önce ABD Başkanının lehinde konuşuyor ve böylece Trump’ın İsrailli seçmenlerin kendisine oy vermesine yönelik bir çağrı yapması için kulis yapıyordu ama bir türlü istediğini alamıyordu. Üstelik Trump daha kötü bir tutum takınmış, “Ben kararlaştırırım, Netanyahu da uygular!” demişti.
Muhalif Maariv gazetesinde durumu değerlendiren Şlomo Şamir şöyle diyordu: “Netanyahu sürekli olarak Trump’a hayranlığını dile getiriyor ve kuyruğundan ayrılmıyor. Onun Amerikan kamuoyu nezdindeki yerinin gerilediğini ise görmezlikten geliyor. Böyle giderse bu hayranlık ileride İsrail’e zarar verebilir. Özellikle de ABD siyasetinde siyasi bir değişiklik olursa...”
İsrailli bir diplomata göre Netanyahu, ABD aracılığıyla Suudi Arabistan Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’a haber ulaştırmış ve ondan “Yemen cephesinde Suudilerin yanında Ensarullah’a karşı çatışmak üzere İsrail’in de dâhil edilmesini” istemişti. (13 Ekim 2026)
Aynı tarihte muhalif Haaretz gazetesindeki bir kadın yorumcuya bilgi sızdıran yetkili bir kaynak, “Veliaht Prensin bu teklifi kabul etmediğini” söylemiş ve ayrıca “İsrail’in savaşa katılmasının Suudi kamuoyu tarafından asla hoş karşılanmayacağını” belirtiyor. Son saha araştırmalarına göre de “Suudilerin %90’ının İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine karşı olduğunu” söylüyor.
Olaylar gösteriyor ki, Netanyahu seçimlerde kazanabilmek için herhangi bir ülkeye, harekete, cepheye saldırmaya her an hazırdır. Bunlar olmasa bile, planlı-plansız rastgele provokatif eylemler, tertipler ve sabotajlar da onun işine yarayabilir.
Tüm bunlara rağmen ortada şöyle de bir gerçek var: ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance, “İsrail’e Amerikan muhtırası!” vermek suretiyle “İsrail küstürülmeye ve karşı çıkılmaya gelmez ve hiçbir şekilde sorgulanamaz!” yolundaki bir tabuyu yıkmış oluyor. (24 Haziran 2026)
İngiltere, karşı tavır alıp yaptırım uyguluyor
İngiliz ekonomi ve finans gazetesi Financial Times’a göre İngiltere’nin İsrail politikasındaki değişiminin en önemli nedenlerinin başında İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü savaş geliyor. Bu değişim, fanatik Yahudi yerleşimci şiddetinin artması ve hükümetin işgal altındaki Filistin toprağı Batı Şeria’daki yerleşimleri genişletmeye yönelik planlarıyla giderek daha da derinleşiyor.
Üstelik kriz, İngiltere’nin 12 ülkeyi kapsayan uluslararası bir girişime öncülük etmesiyle daha da büyüdyor. İngiltere’nin yanı sıra Kanada, Danimarka, Finlandiya, Fransa, İzlanda, İrlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya ve İsveç de yerleşimlere yönelik ticari kısıtlamalar getirilmesi konusunda uzlaşıyor.
Netanyahu gitse kim ağlar peşinden?
Bu başlık, El Arabi El Cedid adlı sanal gazetenin köşe yazarı, Ürdünlü akademisyen, araştırmacı-yazar ve siyaset bilimci Muhammed Ebu Rumman tarafından kullanılmıştır. Aynı gazetenin 6 Ekim 2026 tarihli bülteninde yayımlanan yazıdan bazı alıntıları okuyucuyla paylaşacağız.
“ABD Başkanı Donald Trump, ünlü Amerikan dergisi Time ile söyleşisi sırasında (2 Ekim 2026) sorulan İsrail genel seçimlerinde Netanyahu’nun baş rakibi (Genelkurmay Eski Başkanı) Gadi Eisonkot hakkında ne düşünüyorsun?’ şeklindeki soruyu şöyle yanıtlamıştı: ‘Hakkında kötü bir şey duymadım!’
Bu yanıt, İsrail-ABD ilişkilerinin Amerikan kamuoyunda adamakıllı tartışılıp sorgulandığı bir sırada duyulduğunda ülke çapında büyük yankı yaptı; İsrail ile ilişkilerin faydası sorgulandı. Trump’ın Eisonkot hakkında kullandığı cümlenin dile getirilen veya getirilmeyen kısmından bir çıkarsama yapılacaksa, bunun manası şuydu: ‘Seçimde Netanyahu yerine Eisonkot kazansa daha iyi olur!’ Böylece İsrail başbakanına destek verilmeden rakibine açık kapı bırakılmış oluyordu.
Meseleye ideolojik açıdan bakılırsa Amerikan Evanjelistleri, 2024 yılında toplam beyaz seçmenin %17’sini oluşturuyordu. Cumhuriyetçi partideki oranları %30, Trump taraftarları arasında %29 kadarlar. Bu kesimin İsrail ile salt bir siyasi ittifakından söz etmek yetersiz kalmaktadır. Dinsel ideoloji açısından bunlar Hıristiyan-Siyonist bir zeminde buluşuyor; fiiliyatta İsrail’deki en radikal-fanatik sağcı çevrelerle iş tutuyorlar.
Trump ile Netanyahu arasındaki kişisel ilişkiden yola çıkılırsa ikisinin kimyası, huyu suyu birbirine uygundur. İsrail Başkanı, ABD Başkanı’na nasıl hitap edip yola getireceğini iyi biliyor. Onun psikolojik şifresini çözmüş durumdadır: Güç, kudret, zafer, itiraf/tanınma ve sadakat! Her ikisinin şekli şemailini tarih benzer şeklinde çizmiştir.
Şöyle ki: Kuşatılmış Başkan, baş hasımları sayılan kurumlara, seçkinlere ve medyaya karşı amansız bir mücadele başlatmıştır. Başkalarının bitti artık, sonu geldi diye düşündüğü bir anda küllerinden doğarak yeniden zirveye çıkmış bir şahsiyettir.
Trump bu benzetmeyi Time dergisinde bizzat anlatmıştı: ‘Karşıtlarımız bana yaptıkları gibi Bibi’nin (Netanyahu’nun) bittiğini defalarca ilan etmişlerdir!’ Lakin o zamandan bugüne birçok gelişme yaşandı. İkisi arasındaki ilişkiyi etkileyen birçok faktör ortaya çıktı: Mesela İran savaşı Trump’ın evdeki hesaplarıyla Netanyahu’nun aklından geçenler arasındaki uyumsuzluğu gösterdi.
ABD Başkanı savaşın çok boyutlu yükünün ne zaman sırtından kaldırılıp kazanca dönüşeceği planıyla meşgul olduğu için bir an önce savaşı kendi lehine bitirme gayreti içindedir. Hâlbuki Netanyahu, bütün planını sürekli savaş ve çatışma kurgusuna göre ayarlamıştır.
Amerika’yı Yeniden Büyük Yap (MAGA) hareketini oluşturan fanatik Trumpçı kesim bile Netanyahu’nun başkanlarını kandırıp savaşlara sürüklediği kanısıyla İsrail-ABD ilişkilerini sorgulamaktadır.
Şimdi asıl soruya gelelim: Netanyahu, İsrail ve ABD için hâlâ faydalı bir aparat mıdır?
Time dergisine verilen yanıta bakılırsa ABD yönetimi, İsrail devleti ve kurumlarıyla, onların dışında faaliyet gösteren Netanyahu arasında ince bir ayrım yapmakta; birincisini tutarken, ikincisinin gözden çıkmasına/düşmesine hayır demez. Çünkü Netanyahu sadece ABD kamuoyu nezdinde değil, Batılı kamuoyu ve resmi yetkililer açısından da itibar kaybına uğramış olup yaptıkları hem İsrail devleti hem de müttefiklerinin çıkarlarına zarar vermektedir.
Yapılan anketler Amerikan kamuoyunda gerek İsrail gerekse Başbakanı Netanyahu’ya yönelik olumsuz bakış açısının yükseldiğini, Cumhuriyetçi parti saflarında bu noktada tartışma ve bölünme yaşandığını gösteriyor.
Asıl soruya gelebiliriz: Netanyahu siyaset sahnesinden çekilirse ne olur?
Muhtemel cevaplar şunlar olabilir: Bir şekilde çekilmesi, siyaseten yok olması halinde İsrail’in bütün iç ve dış politikaları anında ve dramatik bir biçimde değişmez. Bilhassa milli güvenlik gibi stratejik politikalar altüst olmaz. Aklı başında, serinkanlı, kamu menfaatini kişisel ihtiraslarının üstünde tutan ve norm devlet (yani kaide ve kurallara uyan) ölçütleri doğrultusunda siyaset belirleyecek olan General Eisonkot gibi birinin kazanması halinde ise ne yapacağı az çok tahmin edilebilir.
Çünkü asker kökenli Eisonkot Netanyahu’nun aklındakinden çok daha büyük bir projenin peşindedir: Ortadoğu’daki bölgesel düzenin yeniden mimari tasarımı, Arap-İsrail ilişkisinin genişletilmesi, Körfez ülkeleriyle ilişkilerin yeniden düzenlenip normalleştirilmesi, kendisini kazançlı çıkaracak tarzda İran dosyasının halledilmesi, ucu açık ve bitmeyen savaşlar yoluyla bölge mimarisinin değişebileceğini tasavvur etmenin imkânsız olduğu gerçeğinin Amerikalı yetkililere kabul ettirilmesi…
Sözün özü yıllarca İsrail’in güç ve kudretini simgeleyen Netanyahu; günümüzde yaşanan büyük krizler, hassasiyetler, felaketler karşısında sadece kişisel çıkar ve hırslarının peşinden sürüklendiği için hem ülkesi hem de uluslararası camia açısından çekilmez bir yük haline gelmiştir.
Batılı destekçileri nazarında buradaki ince ayar şurada yatmaktadır: “İsrail devletini savunmak bir şeydir ama Netanyahu ile İsrail’i özdeşleştirip ona sorgusuz sualsiz arka çıkmak bambaşka bir şeydir.”
Neticede Trump, izdüşümü ve sureti sayılabilen Netanyahu’nun ruhunu İsrail’deki çok sayıda siyasetçi ve uzmandan daha iyi anlamaktadır. Mesela Eisonkot için konuşmasında, “Onun hakkında kötü bir şey duymadım, lakin Netanyahu’yu da asla küçümsemeyin!” diyebilmiştir.
Yine de Trump’ın bir iş insanı olduğunu; onun sadık biri olmaktan ziyade mutabakat, uzlaşma ve sözleşmelerin gereklerine öncelik verdiğini düşünmekte yarar vardır. Bu durumda ise denklemin şu şekilde kurulması daha mantıklıdır:
Mesele İsrail’in Netanyahu olmadan ne yapıp edeceği, ayakta durup duramayacağı hususu değildir. Asıl mesele Netanyahusuz bir dünyada başta müttefiki Trump olmak üzere, İsrail’in diğer müttefikleriyle Yahudi lobileri ve hatta İsrail’deki çeşitli çevreler açısından daha az sorunlu bir ortamın doğup doğmayacağı meselesidir.”
NOT: İsrail seçimleri alışılmışın dışında bir süreç izler. İsrail parlamentosun 120 milletvekili kapasitelidir. 13 farklı siyasi parti temsil edilmektedir. %3.5 barajı nedeniyle diğer partiler parlamentoya giremiyorlar. Seçimi tek başına kazanabilmesi için bir partinin 61 sandalye alması şarttır. Ancak son 50 yıla yakın zamandan bu yana hemen hiçbir parti tek başına kazanamıyor; koalisyon hükümeti kurmaya mecbur kalıyor. Haliyle en çok oy alan parti lideri de hemen başbakan olamıyor. İlk aşamada çok oy alan parti koalisyon için kendisine yakan (sağcı, dinci, Siyonist-Dinci vs) partilerle görüşmeler yapar; başarılı olursa güven oylamasına gider. Olmazsa ikinci derece çok oy alan liberal veya sol parti, yine anlaşabileceği kesimlerle görüşmelere başlar. Başarılı olması halinde hükümet kurar, güven oyu alınca da lider başbakan olabilir.
Mevcut seçimlerde sürpriz olmazsa, genel kanı Sefaradim yani özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden gelen Yahudi göçmen ailesinin evladı Gadi Eisonkot’un kazanabileceği yönündedir. Burada kralı belirleme (king maker) işlevini görecek olan 1948 yılından itibaren İsrail denetimi/hükmü altındaki Filistinli Arap toplumu mensubu Bileşik Arap Listesi isimli parti lideri Mansur Abbas’tır.
























