BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Kamusal meydan savaşı

Kamusal meydan savaşı
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

Murat Ağırel ile İsmail Arı’nın tutuklanması, “kamusal alanı yok etme” girişiminin iki küçük adımıydı. İzmir Barosu’nda yükselen öfke nutku ise “kamusal alan” yokluğunda iktidar-muhalefet uyumunu anlatıyordu.

Ali Duran Topuz

1

KAMU DİYE BİR ŞEY KALMAZKEN

Mesele sansür durağını çoktan geçti, bilgi hakimiyetini tahkim etmeyi de geçti, bilgi imkanını tekele alma, kamusal alanı tamamen kapatma durağına geldi dedik önceki yazıda.

Peş peşe iki gelişmeye daha yakından bakarak meramı ilerletmeye çalışacağım, en son “kamusal alan” imhasının sadece medyayla ilgili olmadığı, yargı ve siyaseti de kapsadığı iddiasını İzmir Barosu seçimlerindeki bir konuşmaya dayanarak tartışacağım.

HUZUR KAÇIRAN İSMAİL ARI

İki gazeteci daha tutuklandı, hep tutuklananlardan: İsmail Arı ve Murat Ağırel. Bu iki tutuklama, suçlama, sevk maddeleri, yargılama usulü ve meselenin medyada ele alınış biçimleri bakımından hedefin basitçe sansür ya da ifade özgürlüğüne baskı olmadığını, bir “kamu yararına faaliyet” olarak gazetecilik mesleğinin tamamının olduğunu, demek ki kamusal alanın kendisi olduğunu her aşamada ortaya koydu.

İki tutuklama da birbirinden vahim ihlal niteliğinde, her biri ayrı bir anti-hukuk cevheri. İsmail Arı tutuklanmadan önce “Bu mesajda suç var mı?” sorusuyla başlayan bir paylaşım yaptı. Öyküye göre vaktiyle hazırladığı bir haber için Ebubekir Şahin’e RTÜK başkanı olduğu dönemde akrabalarını kurumda yönetici yaptığına ilişkin haber yapmıştı İsmail Arı, iki yıl önce. Şahin iki yıl sonra şikayet edince Arı ifadeye çağırıldı. Arı’nın yazdığına göre suçlama “Kişilerin huzur ve sükununu bozma” idi.

Nasıl bozmuş? Cevap hakkınızı kullanır mısınız” diye telefon etmiş, açılmayınca mesaj atmış. Şahin’in şu fani dünyada huzuru bu yüzden kalmamış. Haber yaparken, haberde adı geçen kişiye sormak meslek kuralı, haberin “sağlığı” için gerekli. Kamu kurumlarını yönetenlere soru sormak hem gazeteciliğin hem de yurttaşların bilgi edinme hakkının bir gereği.

Arı tutuklandı.

YENİ SUÇ: HABER YAPMAYA ÇALIŞMA

Murat Ağırel’in vakası da temelde benzer yanlar var ama aynı zamanda hayli yeni şeyler içeriyor. Yazılmamış kitap nedeniyle gazetecilerin tutuklanabildiğini Ahmet Şık/Nedim Şener vakasından beri biliyoruz. Sonradan “Cemaat işte, böyle hukuksuz işleri meslek edinmiş” denilerek medya, siyaset ve hukuk tarihindeki müstesna yerini aldı o vaka. Ağırel vakasında ise “yapılmamış haber”in tutuklama sebebi olabileceğini öğrendik.

Öykü kısaca, kabaca şöyle:

Almanya’da yaşayan Sinan Ç. adlı biri, Murat Ağırel’e “Sarıgül ailesinin yurt dışına para kaçırdığına dair” belgeler vermiş. Suçlamaya göre Ağırel de bu belgeleri Sarıgül ailesine iletmiş. Ağırel, “Bana ulaştırılan belgelerin doğru olup olmadığını araştırmak amacıyla, suçlanan ailenin avukatıyla konuştum. Belge vermedim” diyor. Yani yine haber üretme amaçlı bir faaliyet söz konusu. Gazeteciler öyle yapar, kendilerine ulaşan belgelerin doğru olup olmadığını kontrol eder, suçlanan ya da suçlanmasa bile haberde adı geçen kişilerle konuşur, soru sorar, belge gösterir.

Yani İsmail Arı yaptığı bir haberi yaparken soru sorduğu için tutuklandı, Murat Ağırel ise yapmaya yöneldiği bir haberi şekillendirmek için suçlanan kişilere/avukatlarına soru sorduğu için tutuklandı. Ahmet Şık vakasının basitçe “ifade özgürlüğü”yle ilgili olmadığı gibi, bu iki vaka da sansür, medyaya baskı ile ilgili değil fakat doğrudan medya faaliyetini imkansız hale getiren vakalar. Haber üretim süreçlerindeki fiiller suç kapsamına alınıyor. Yani hem kamusal alanın oluşumunda önemli bir rolü olan medyanın “kamu hizmeti” boyutu tamamen baskılanıyor hem de bunun da yardımıyla “kamusal alan”ı ilga faaliyeti devam etmiş oluyor.

SAĞDAN ŞEYTAN, SOLDAN KAHRAMAN

İki vakanın sosyal medya ve iktidar medyaları ile diğer mecralardaki ele alınış tarzı, zaten “kamusal alan”ın tüm yurttaşların asgari müştereklerde buluştuğu fakat fikrine, meşrebine, ideolojisine, kabiliyetlerine, kapasitesine ve çıkarlarına göre rekabet içinde olduğu “kamusal alan”dan söz edemeyeceğimizi gösteriyor. Çünkü hem yaptıkları faaliyetler hem de ortaya çıkan ürünler konusunda birbiriyle tamamen zıt, aynı vakadan söz edildiğini anlamanın imkansız olduğu biçimde ele alındı mesele. İsmail Arı iktidar düşmanlığıyla geçinen bir yalan makinesi, Murat Ağırel “para kaçırma çeteleri”yle işbirliği içinde, olmadı şantaj peşinde bir karanlık figür olarak yaftalandı. Bir tarafın kahraman gazeteci gördüğü yerde öbür taraf şeytani mücrimler görüyordu. Bu bir medya tartışması, bir fikir ayrılığı filan değil, açık bir savaş pozisyonu. “Karşındakini yok et.”

2

İZMİR’İN BAROLARINDA ÖFKE NUTUKLARI

Medyada hal böyleyken elbette hukukta başka türlü olacak değil. Hayır, bu kararları alan mahkemeleri değil, başka hukuksuz görüntülü soruşturma ve kovuşturmaları değil, yargının “savunma” ayağını oluşturan avukatların meslek örgütlerinden İzmir Barosu’nun genel kurulunu ele alacağım.

Baroyu dört dönemdir yöneten “Çağdaş Hukukçular” grubu bu seçimi kaybetti. Kazananlar kendilerini, “milliyetçi, Kemalist vatanseverler” olarak tanımlıyor.

Kazanan taraftaki avukatlardan birinin (Güldane Dörtbudak Akbay)  genel kurul konuşması, “kamusal alan”da iktidarın istediği dönüşümde muhalif görünen kesimlerin payını sergilemesi açısından önemli.

Konuşmanın ideolojik çerçevesi, kendi kendisinin parodisine dönüşen okuma biçimi, başarılı okul talebesine has narsistik jestleri değil meselem. Bir baro iktidar yarışında yapılan bir konuşma olduğuna göre hukukla ilgisi hepsinden önemli.

Yarıştığı meslektaşlarına “güruh” demesi ideolojik çerçevenin meslek etiğini parçalayan narsistik jestlerden sadece biriydi fakat bu da henüz o kadar “hukuk”la ilgili bir mesele değil. Buradan en fazla MHP ile İyi Parti arasında salınan bir ırkçılığın söylemsel cüretini görebiliriz ki konuşmaya değer bir şey değil. Konuşmasında milliyetçi ambalajla iktidarın “Terörsüz Türkiye” adıyla yürüttüğü sürecin eleştirisi de var ama aynı konuşmada önceki Baro yönetimini “devletin düzenlediği 10 Kasım anmalarına katılmamakla” suçlaması, yeni nesil kentli ırkçılığın eski milliyetçiliğin devlet aşkından taviz vermediğini gösteriyordu. “Süreç eleştirisi” ile bu aşk arasındaki makası deşmek de fazla ileri götürmez bizi, en fazla “… belediyeye DEM’liler giremez” nutku eşliğinde CHP’den seçilip siyasi feneri AK Parti saflarında  söndüren bir kadın siyasetçiyle aynı pusulayı kullandığını söyleyebiliriz. CHP’den büyükşehir belediye başkanı seçilip, iktidara meyli sorulduğunda “Eşim beni boşar” dedikten sonra eşiyle beraber yakasındaki AK Parti rozetine bakıp bakıp mutlu olan işçi düşmanına varırız.

KİMLİĞİNE GÖRE HUKUK HİZMETİ

Örnekler az değil. Hem iktidara karşı hem iktidarla beraber Kemalist olmaya engel bir şey yok neticede. Bunlar da hukuki işler değil.

Peki hukukla ilgili ne var? Önceki baro yönetimini “avukat haklarını düşünmemek”le suçlayan cevval konuşmacı, avukatların hukuki faaliyeti yurttaşın kimliğine bakarak yapmasına inandığını ilan etti. Yani İzmir Barosu’nun yeni yönetiminde en az bir kişi, “her yurttaşın savunma hakkı” olduğuna inanmıyor. Oysa avukatlık bu fikir nedeniyle bir “kamu hizmeti” karakterini taşır, bu fikir nedeniyle yargının üç sacayağından biri olarak tezahür eder. Herkesin savunma hakkı olmadığını düşünen bir avukat, doğal olarak herkesin avukatlık hakkı olmadığını da önerecektir ki “güruh” lafı da burada yerine oturur.

DEVLET TÖRENİNE KATILMA ARZUSU

Kamu faaliyeti olarak hukuki savunma hakkına inançsızlığın en çarpıcı delili ise yine konuşmada yer alan “Silivri’ye Çorlu’ya siyasi turlar düzenleme” suçlamasıydı. Yani siyasi davaların takibini “baro faaliyeti” içinde  saymıyordu. Avukatlığı özlük hakları, devlet törenlerinde yer alma ve ırkçılıktan ibaret bir şey sayan bu anlayış pek yeni bir şey değil, muhalif pozu kesip iktidar türküsü söylemek de ziyadesiyle alıştığımız bir şey; iktidar 10 Kasım törenleri düzenlerken katılmak şart, birilerini hapse atarken ses çıkarmak gerekmez, fakat Öcalan ile süreç yürütüyorsa elbette hain bile ilan edilebilir. Fakat şeklen bile olsa mesleğin temel tanımına ve ilkelerine uyma mecburiyeti hissetmemek, hukuku tepetaklak eden anlayışı hukukun kendisi gibi sunmaya yönelmek aslında yeni bir şey.

BARO VAR AMA ORTAK HUKUK YOK

Savunma hakkının baroda bile beş para etmediğine şahit olduk, “hak” denilen şeyin artık söz konusu olmadığını, demek ki kağıt üstünde bile “yurttaş” diye bir şey kalmadığını, baroda bile “ortak hukuki kavrayış” diye bir şey kalmadığını yani baroların artık “hukuk kamusu”nun bir aktörü sayılmaması gerektiğini öğrendik. Baro seçimini kazanan heyetin zihin dünyasını sergileyen konuşma, baroda hukuk ve adalet konusunda hiçbir ortaklığın kalmadığını gösteriyor. İktidarın kamusal alanı ilga etme hamlesinde en önemli ortaklarından birinin muhalif görünenlerin bir kesimi olduğu uzun süredir biliniyor. En muhalif görünmek için çırpınana bir gün iktidar heyetinin lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın rozeti takıvermesi bu ortaklıkla bağlantılı. İktidarın “kültürel hegemonya” kurmakta başarısız olduğu gerçekte bir illüzyondan ibaret, “İzmir kültürü”nün iktidarcılığı Cemil Tugay’la sınırlı değil, dahasını göreceğimizi teyit ediyor baro kongresindeki bu konuşma.

REKABET DEĞİL SAVAŞ DÜZENİ

Konuşma mutlak bir düşmanlık fikri üstünde yükseliyor, artık fazla kullanılmayan terimle bir “kutuplaşma” konuşması bu. Fakat nasıl ki medyada olan bitenler “sansür” meselesini çok aştı, burada (hukukta) olan bitenler de tıpkı siyasetteki gibi “kutuplaşma” meselesini çok aştı. Burada şahit olduğumuz şey de “kamusal alan ilgası”dır gerçekte. Duruşma salonlarındaki hukuksuzluğun temel mantığı “savunma örgütünün ortak kongresi”nde zuhur ediyor: Bir grup, diğer grupla asgari hukuk müşterekinde buluşmuyor, mesele rekabet olmaktan çıkıp bir tür savaşa dönüşüyor. Zemin ortaklığı olmayınca ufuk ortaklığı da, ufka giden güzergahta yol ortaklığı da imkan dışı kalıyor. Böylece Silivri Cezaevi’nde tutulan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ile hukuki dayanışmaya yönelmek, suç kabilinden bir faaliyet olarak etiketlenebiliyor. Kavramlar, kurumlar, disiplinin temel özellikleri, hasılı hukuk bilgisinin çalışabilmesi için gerekli müşterekler yok oluyor. Siyasal sahnede şahit olduğumuz gibi: Herkes, her alanı kendine özel bir bilgi anlayışıyla ele alıyor, birinin zulüm gördüğü yerde diğeri adalet buluyor. İktidarın medyaya yönelik kuşatma ve çökertme stratejisi bu noktada önem kazanıyor: Ortak bilgi, ortak düşünme biçimi, ortak yöntem imkanları yok ediliyor, ortak duygulara yer kalmıyor. Toplum kendi içinde bir iç savaş düzenine geçiriliyor.

NOTLAR

1-Ağırel dosyası için iyi bir derleme, buyrunuz:

https://www.dw.com/tr/murat-ağırel-dosyası-haberin-araştırılması-suç-sayılır-mı/a-79723537

2- İzmir Barosu’ndaki konuşma bir hukuk konuşması değil, bir siyasi konuşmaydı. “Kamusal alan”daki Kürt düşmanlığına yaslanarak hukukun kamusal alanını tahrip etme konuşması. Haliyle cevap hukuk aleminden değil, siyasetten geldi, Sırrı Sakık konuşmadaki nefretin uyandırdığı bir öfkeyle şunları paylaştı:

“Sizin en kallavi elemanınız, ulusalcılığın prensi, ülkenin başına getirmeye çabaladığınız TBB başkanınız, kendisine Kıbrıs’ta elçilik verilince taklalar atarak taraf değiştirdi. Önünde asker selamına durduğunuz, gönlünüzün teğmeni iktidar saflarına geçtiği gün, bin yıldır oradaymış gibi size salladı. Duayen gazeteci ve televizyoncularınız bir parmak şıklatmasıyla taraf değiştirdi. “Ben belediyenin kapısına Kürt komayacağım” diyen belediye başkanlarınız saraya maraton koşusu yaptı. Şu ara büyükleriniz birbirini ihbar etme yarışına girmiş. Var mı “güveniyorum” diyebileceğiniz tek Allah’ın kulu? Sizin önünüze atılan ilk oltaya atlayıp biat edeceğiniz yer yine belli. Gültan Kışanak, 12 Eylül cuntasının Diyarbakır zindanlarında en ağır işkencelerden geçerken saçının bir teli bile eğilmedi. Seçildiği belediyeye kayyum atandı, 8 yıl tutulduğu zindandan çıkalı daha 2 yıl oldu. Çıktığında da “Bu benim madalyamdır” dedi. Selahattin Demirtaş, on yıldır zindandaki hücresinde iradesinden milim sapmadı. Onun direnişi, bugün ona suç isnat edenlerin hepsine ders olacak niteliktedir. Sevgili Demirtaş’ın avludaki tek voltası, sizin fırıldak hayatlarınızın tamamına bedeldir.”

Ali Duran TOPUZ kimdir?

1994 yılında başladığı gazeteciliğinin 17 yılını Radikal Gazetesi’nde geçirdi. Gazete Duvar’ın kurucu editörleri arasında yer aldı. “Dünya Hali” (Radyo Sputnik) programını ve İMC TV’de sunuculuk ve medya eleştirisi yaptı. Gazete Duvar’dan ayrıldıktan sonra Artı Gerçek’te köşe yazmaya başladı. Hukuk, çalışma hayatı ve siyaset üzerine yazılarla öykü ve şiir yazıyor.

Benzer Haberler

Başkanı değişiyor: Süreç başladı

Anayasa Mahkemesi'nde seçim süreci nasıl işleyecek?

7 ülke dışişleri bakanı Ankara’ya geliyor

Masada bölgesel sorunlar ve enerji güvenliği var

e-Devlet güvenli mi?

Dünyada siber güvenlik alarmı: Türkiye tarama başlattı

‘Ne zaman kurulacak?’ sorusuna yanıt verdi

Kurtulmuş: İzleme Kurulu'nu önümüzdeki günlerde kurarız

Çerçeve yasa: ‘Belirsizlikler hâlâ ortada duruyor’

Doğan: Sürece uzanan bilmediğimiz bir el mi var?

Erdoğan ile Zeydi mutabakata varmıştı

Güler’in açıklamalarına Irak’tan tepki

CHP’de üç isim için ‘kesin ihraç’ talebi:

Aralarında Tarsus Belediye Başkanı Ali Boltaç da var