Fransa’daki olayların bir diğer önemli boyutu, Nisan 2027’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleridir.
Macron’un ikinci cumhurbaşkanlığı döneminin sonuna yaklaşılırken, Fransız siyasetinde merkez partilerin konumu, sağ ve sol muhalefetin yükselişi ve ekonomik reformların geleceği tartışılıyor.
Doğu Ergil
(Bu makale 18 Ekim 2026 tarihine kadar olanlar ışığında yazılmıştır)
Fransa’da yaşanan olayları yalnızca hayat pahalılığına karşı düzenlenen gösteriler veya öğrencilerin eğitim sisteminden duyduğu memnuniyetsizlik olarak değerlendirmek, çok daha derindeki toplumsal dönüşümü gözden kaçırmak olur. Paris sokaklarında patlak veren ve ülkenin diğer büyük kentlerine yayılan protestolar, ekonomik güvensizliğin, kamu hizmetlerindeki bozulmanın, siyasal temsil krizinin ve devletle toplum arasındaki güven kaybının aynı anda görünür hale geldiği bir döneme rast geliyor.
Fransa’da bugün karşı karşıya gelen yalnızca göstericilerle polis değildir. Bir tarafta devletin kendilerine vaat ettiği eğitim, sosyal güvenlik ve yükselme imkânlarının giderek daraldığını düşünen yurttaşlar, diğer tarafta artan borç yükü ve bütçe kısıtlamaları altında kamu hizmetlerini sürdürmeye çalışan bir yönetim bulunmaktadır.
Bu gelişmelerin asıl önemi, Fransa’nın ‘Avrupa sosyal devletinin’ tarihsel merkezlerinden biri olmasıdır. Dolayısıyla yaşananlar yalnızca bir Fransız iç siyaset sorunu değildir. ‘Avrupa refah devleti’, demokratik meşruiyet ve toplumsal dayanışma arasındaki ilişkinin geleceği de sorgulanıyor.
İSYANIN BOYUTLARI
Okullarda başlayan isyan ülkeye yayıldı
17 Ekim 2026 Cumartesi günü Fransa, son yılların en büyük toplumsal protestolarından birine sahne oldu. Reuters’ın haberine göre İçişleri Bakanlığı ülke çapındaki gösterilere yaklaşık 550 bin kişinin katıldığını açıklarken, CGT sendikası katılımı 800 bin olarak tahmin etti. Gösterilerin büyük bölümü barışçıl olmasına rağmen Paris, Lyon, Marsilya ve Limoges gibi kentlerde ağır çatışmalar yaşandı.
(17 Ekim gösterilerinden bildirilen rakamlar:
550–800 bin gösterici tahmini
1.200 gözaltı bildirimi
150+ yaralanan polis
Reuters’ın 17 Ekim tarihli haberindeki resmî açıklamalar ve sendika tahmini. Gösterici sayıları farklı kaynakların tahminleridir-Fransa basını)
Paris’te bazı bankalar ve mağazalar tahrip edildi, araçlar ateşe verildi. Limoges’da belediye binası kundaklandı; Marsilya’da belediye binasına girilerek zarar verildi, Lyon’da turizm bürosu ateşe verildi. Güvenlik güçleri göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su kullandı. Reuters, polis müdahalelerine ilişkin en az iki düzine şiddet iddiasının soruşturulduğunu, bir göstericinin elini kaybettiği olayın da inceleme konusu olduğunu bildirdi. Bu olayların sorumluluğu ile barışçıl göstericilerin taleplerini birbirinden ayırmak gerekiyor.
Başbakan Sébastien Lecornu, şiddet olaylarından aşırı sol grupları ve suç işlemekten çekinmeyen kişileri sorumlu tuttu. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise saldırıların faillerinin cezalandırılacağını açıkladı. Göstericiler ve sendikalar ise eylemlerin büyük bölümünün barışçıl olduğunu, şiddet olaylarının hareketin tamamını temsil etmediğini savunuyor.
Fakat dikkat çekici olan, hareketin başlangıç noktasıdır.
Protestoların kökeni, eylül ayında Paris çevresindeki okullara uzanıyor. Créteil ve Saint-Denis gibi bölgelerde öğrenciler, öğretmen eksikliğini, kalabalık sınıfları ve bakımsız okul binalarını protesto etmeye başladılar. Öğrenci hareketi giderek üniversitelere, öğretmen sendikalarına, çalışanlara ve daha önce Sarı Yelekliler* hareketinde yer almış toplumsal kesimlere yayıldı. 9 Ekim’de Reuters, ülke genelinde 141 okulun hâlâ kapalı olduğunu bildiriyordu.
Bu gelişme önemli bir sosyolojik soruyu gündeme getiriyor: Bir toplumda öğrencilerin eğitim talepleri neden kısa sürede bütün siyasal ve ekonomik düzenin sorgulanmasına dönüşür?
Yanıtı, eğitim sisteminin toplumdaki işlevinde aramak gerekir.
EĞİTİM KRİZİ: TOPLUMSAL YÜKSELME VAADİNİN AŞINMASI
Reuters’ın 8 Ekim tarihli analizinde, bazı okullardaki haşere sorunlarından, yetersiz ısıtma ve iklimlendirme koşullarından söz ediliyor. Bunlar dünyanın önde gelen ekonomilerinden birinde yaşanıyor.
Burada önemli bir çelişki ortaya çıkıyor: Ekonomik bakımdan gelişmiş bir toplum, kamusal hizmetler bakımından aynı gelişmişliği sürdüremeyebiliyor. Bu durum, ekonomik büyüklük ile toplumsal refah arasındaki farkı hatırlatıyor. Yani,
bir ülkenin zengin olması, yurttaşlarının geleceğe güven duyduğu anlamına gelmez.
Eğitim sisteminin eşitlik üretme kapasitesi zayıfladığında, toplumsal hareketlilik azalabilir. Bu da yalnızca ekonomik bir sorun yaratmaz; siyasal sistemin adaletine duyulan güveni de aşındırır.
REFAH DEVLETİNİN MALİ KRİZİ: DEVLER NEDEN ÇÖZÜM ÜRETMİYOR?
Fransa’daki gelişmelerin ikinci boyutu, kamu maliyesindeki sıkışmadır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da gelişen sosyal devlet modeli, ekonomik büyüme ile toplumsal güvenlik arasında bir uzlaşmaya dayanıyordu. Devlet, vergiler ve sosyal sigorta sistemi aracılığıyla sağlık, eğitim, emeklilik ve sosyal koruma hizmetlerini genişletiyordu. Bu düzen, kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri bütünüyle ortadan kaldırmasa da onların toplumsal ve siyasal etkilerini sınırlamayı amaçlıyordu.
Ancak bu model giderek artan malî baskılarla karşı karşıya kaldı. Yaşlanan nüfus, emeklilik harcamaları, kamu borçları, ekonomik büyümedeki yavaşlama ve yeni güvenlik ihtiyaçları bütçeler üzerindeki baskıyı artırdı.
Fransa bu gerilimin önemli örneklerinden biridir.
Reuters’ın 8 Ekim tarihli ekonomik değerlendirmesine göre Fransa, 1974’ten beri denk bütçe gerçekleştiremedi. Ülkenin on yıllık devlet tahvillerinin getirisi kısa süreliğine yüzde 5’in üzerine çıkarak 24 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Hükümetin 2027 bütçesi ise yatırımcıların kaygılarını gidermekte yetersiz kaldı.
Burada devletin önüne bir ikilem çıktı:
Kamu hizmetlerini iyileştirmek için daha fazla kaynak ayırmak, bütçe açığını ve borçlanma ihtiyacını artırıyor. Harcamaları kısmak ise eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarındaki memnuniyetsizliği derinleştiriyor.
Bununla birlikte, mali disiplin ile sosyal devletin mutlaka birbirine karşıt olduğunu düşünmek de doğru değildir. Vergi sisteminin yapısı, harcamaların öncelikleri, kamu yönetiminin verimliliği ve ekonomik büyüme kapasitesi bu ilişkinin sonuçlarını değiştirebilir.
Fransa’daki asıl siyasal mesele, malî uyumun maliyetlerinin toplumun hangi kesimleri tarafından ve hangi ölçüde karşılanacağıdır. Bu da bizi şu değerlendirmeye götürüyor:
Devletin malî kapasitesi ile toplumsal beklentiler arasındaki mesafe büyüdükçe, ekonomik sorunlar siyasal meşruiyet sorunlarına dönüşebilir; dönüşüyor.
Çünkü yurttaş, devleti yalnızca bütçe dengeleriyle değerlendirmiyor. Ödediği vergilerin karşılığında nasıl bir hayat sürdürebildiğine bakıyor.
SARI YELEKLİLER’DEN BUGÜNE: NEDEN AYNI ÖFKE YENİDEN ORTAYA ÇIKIYOR?
Fransa’nın yakın tarihindeki protesto hareketleri arasında önemli süreklilikler vardır.
1995’te sosyal güvenlik reformlarına karşı büyük grevler yaşandı. 2018’de Sarı Yelekliler hareketi akaryakıt vergilerine tepkiyle başladı ve daha geniş bir hayat pahalılığı ve temsil krizine dönüştü. 2023’te emeklilik reformu milyonlarca insanı sokaklara taşıdı.
2026’daki gösteriler bu tarihsel çizginin devamı niteliğindedir; ancak bu sefer öncelikli konular, öğrenci talepleri ve kamu eğitiminin durumu.
Reuters’ın değerlendirmesine göre, geçmişte Fransız hükümetleri büyük toplumsal protestoları zaman zaman ek kamu harcamalarıyla yatıştırabiliyordu. Bugünkü yüksek borçlanma maliyetleri ise bu yöntemin uygulanmasını zorlaştırıyor.
Dolayısıyla karşımızda yalnızca tekrarlanan bir protesto kültürü bulunmuyor. Çözüm üretme araçları daralan bir siyasal sistem de bulunuyor.
Bu noktada Fransız toplumunun siyasal kültürünü hatırlamak gerekir.
Fransa’da sokak, tarihsel olarak siyasal katılımın önemli alanlarından biridir. Fransız Devrimi’nden 1968 öğrenci hareketine, sendikal mücadelelerden günümüz protestolarına kadar sokak gösterileri, temsilî siyasetin dışında değil, onunla etkileşim içinde gelişmiştir.
Bu nedenle gösterilerin varlığı tek başına demokrasinin çöktüğünü göstermez. Tersine, örgütlenme ve protesto özgürlüğü demokratik toplumun temel hakları arasındadır.
Ancak protestoların sürekli şiddetli çatışmalara dönüşmesi ve taleplerin kurumsal siyaset içinde karşılık bulamaması, farklı bir soruna işaret edebilir: Toplumun siyasal sisteme taleplerini iletme kapasitesi ile devletin bu taleplere cevap verme kapasitesi arasındaki uyumsuzluk.
Bu uyumsuzluk büyüdüğünde seçimlersiyasal temsilin etkinliği tartışmalı hale gelir.
POLİS ŞİDDETİ VE DEVLETİN MEŞRUİYETİ
Fransa’daki olayların en hassas boyutlarından biri güvenlik güçlerinin müdahaleleridir.
Devletin kamu düzenini koruma sorumluluğu vardır. Yurttaşların ise barışçıl gösteri yapma, taleplerini açıklama ve iktidarı eleştirme hakları bulunmaktadır.
Demokratik hukuk devleti bu iki gerekliliği birlikte korumak zorundadır.
Fransa’da polis araçlarına yönelik saldırılar, kamu binalarının kundaklanması ve yağma olayları ciddi suç iddialarıdır. Bunlar, barışçıl protesto hakkıyla aynı kategoride değerlendirilemez.
Diğer taraftan güvenlik güçlerinin müdahaleleri de hukuka uygunluk, gereklilik ve orantılılık ölçütlerine tabidir. Reuters’ın bildirdiği polis şiddeti soruşturmaları, bu denetimin önemini gösteriyor.
Buradaki temel mesele, devletin zor kullanma yetkisinin sınırlarıdır.
Klasik devlet tanımında devletin meşru fiziksel güç kullanma tekeli önemli bir yer tutar. Ancak demokratik hukuk devletinde bu tekelin meşruiyeti, yalnızca devletin güç kullanabilmesinden değil, gücün hukukla sınırlandırılmasından kaynaklanır.
Devletin güvenlik için şiddet kullanma kapasitesi ile demokratik meşruiyeti birbirine karıştırılmamalıdır.
Polis gösterileri dağıtabilir; fakat bu, gösterilere yol açan toplumsal sorunları ortadan kaldırmaz.
Aynı şekilde, göstericilerin bir bölümünün şiddete başvurması da yüz binlerce insanın dile getirdiği ekonomik ve sosyal talepleri geçersiz kılmaz.
Bu nedenle devletin iki ayrı kapasiteye ihtiyacı vardır: Kamu düzenini koruma kapasitesi ve toplumsal sorunları anlayıp çözebilme kapasitesi.
Bir devletin gücü yalnızca toplumsal itirazı kontrol edebilmesinde değil, o itirazı doğuran koşulları değiştirebilmesinde de aranmalıdır.
AVRUPA BOYUTU: FRANSA YALNIZ DEĞİL
17 Ekim’deki gelişmeler yalnızca Fransa ile sınırlı kalmadı.
Reuters’ın haberine göre Belçika, Portekiz ve İtalya’da da hayat pahalılığı ve kamu politikalarına karşı gösteriler düzenlendi. Portekiz’de özellikle konut maliyetleri, Belçika’da eğitim harcamaları ve reformlar, İtalya’da ise yaşam maliyetleri protestoların öne çıkan nedenlerdi. Arnavutluk’ta öğrenciler işsizlik, eğitim koşulları ve yolsuzluk iddiaları nedeniyle sokaklara çıktı.
Bu gösterilerin aynı merkezden yönetildiğini veya tek bir siyasal hareket oluşturduğunu gösteren bir kanıt bulunmuyor. Bununla birlikte, benzer ekonomik ve toplumsal baskıların farklı ülkelerde eşzamanlı tepkiler üretmesi dikkat çekicidir.
Avrupa’nın karşı karşıya olduğu yapısal sorunlardan biri, ekonomik bütünleşmenin sosyal güvenlik ve demokratik hesap verebilirlikle nasıl dengeleneceğidir.
Avrupa Birliği geniş bir ortak pazar oluşturmuştur. Fakat eğitim, sağlık, emeklilik ve sosyal yardım gibi alanların finansmanı büyük ölçüde ulusal devletlerin sorumluluğundadır.
Bu durum, ortak ekonomik baskılar ile ulusal düzeyde farklılaşan siyasal tepkiler arasında bir gerilim yaratmaktadır.
Küresel piyasalar, enerji fiyatları ve finansman koşulları ulusal ekonomileri etkilerken, yurttaşlar yaşadıkları sorunların çözümünü öncelikle kendi hükümetlerinden beklemektedir.
Böylece devletin karşı karşıya olduğu sorumluluklarla bu sorumlulukları yerine getirmek için kullanabildiği araçlar arasındaki mesafe büyümektedir. Buna, egemenliğin kapasite açığı denebilir.
Devlet hukuken egemendir; fakat ekonomik ve toplumsal gelişmelerin tamamını belirleyebilecek kapasiteye sahip değildir. Buna rağmen yurttaşın beklentisi değişmez: Güvenli, öngörülebilir ve onurlu bir hayat.
2027 SEÇİMLERİ: TOPLUMSAL PROTESTODAN SİYASAL KUTUPLAŞMAYA
Fransa’daki olayların bir diğer önemli boyutu, Nisan 2027’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleridir.
Macron’un ikinci cumhurbaşkanlığı döneminin sonuna yaklaşılırken, Fransız siyasetinde merkez partilerin konumu, sağ ve sol muhalefetin yükselişi ve ekonomik reformların geleceği tartışılıyor.
Reuters’ın 8 Ekim analizinde, protestoların aşırı sağ ve radikal sol siyasal hareketlerin destek bulduğu bir ortamda gerçekleştiği vurgulanıyor. Jean-Luc Mélenchon (SOL)gösterilere destek verirken, Marine Le Pen ((SAĞ) de kamuoyu araştırmalarında öne çıkan isimlerden biri olarak değerlendiriliyor.
Ancak sokak gösterilerinin büyüklüğünden doğrudan seçim sonucu çıkarmak mümkün değil. Protestolara katılanların siyasal tercihleri, hareketin hedefleri ve seçimlerdeki davranışları birbirinden farklı.
Daha önemli soru şudur: Geleneksel siyasal kurumlar ekonomik ve toplumsal talepleri etkili biçimde temsil edemediğinde ne olur?
Bu durumda siyasal tartışma, somut politika seçeneklerinden kimliklere, öfkeye ve karşılıklı suçlamalara kayabilir.
Siyasal kutuplaşma derinleştiğinde, her kesim kendi sorununu çözmekten çok karşı tarafın gücünü ve iktidar şansını sınırlamaya odaklanabilir. Bu da ortak sorunlar üzerinde uzlaşmayı zorlaştırır.
Fransa açısından risk, ekonomik ve sosyal sorunların demokratik kurumlar içinde müzakere edilmesi yerine, birbirini besleyen bir siyasal güvensizlik ve sokak çatışması döngüsüne dönüşmesidir.
Bu kaçınılmaz bir sonuç değildir. Protestoların kurumsal reformlara, bütçe önceliklerinin yeniden tartışılmasına ve daha kapsayıcı siyasal müzakereye yol açması da mümkündür.
Asıl sorun: Devlet kapasitesi ile demokratik meşruiyet arasındaki ilişki
Fransa’da yaşananlardan daha genel bir siyaset teorisi çıkarabiliriz:
Modern devletlerin başarısı uzun süre ekonomik büyüme, kamu düzeni ve hizmet üretme kapasitesiyle değerlendirildi. Ancak günümüz toplumlarında bunlara dördüncü bir ölçüt eklemek gerekiyor: Devletin toplumsal değişimi anlayabilme ve kendi kurumlarını bu değişime uyarlayabilme yeteneği.
Bu, yalnızca güçlü bir devlet değil, aynı zamanda öğrenebilen bir devlet gerektirir.
Öğrenebilen devlet, toplumsal protestoları yalnızca yönetilmesi gereken güvenlik sorunları olarak görmez. Onları kamu politikalarının sonuçları hakkında bilgi veren toplumsal geri bildirim mekanizmaları olarak da değerlendirir.
Fransa’da öğrencilerin eğitim kurumlarına ilişkin şikâyetleri bu açıdan önemlidir. Sorunların çözümü yalnızca bütçe artırmakla sınırlı olmayabilir. Kaynakların dağılımı, öğretmen istihdamı, yerel eşitsizlikler ve eğitim yönetiminin hesap verebilirliği de incelenmelidir.
Burada iki farklı devlet anlayışı karşı karşıya gelir.
Birincisi, toplumsal huzursuzluğu öncelikle kamu düzenine yönelik bir tehdit olarak değerlendirir. İkincisi, kamu düzenini korurken huzursuzluğun nedenlerini de araştırır ve gerektiğinde kendi politikalarını değiştirir.
Demokratik devlet kapasitesinin ayırt edici özelliği, yalnızca karar alabilmek değil, yanlış kararları düzeltebilmektir.
Bu nedenle Fransa’daki olaylar, devletin güçlü olup olmadığı sorusundan daha önemli bir soruyu gündeme getiriyor:
Devlet, toplumun değişen ihtiyaçlarını zamanında anlayabilecek ve kendisini buna göre değiştirebilecek kurumsal esnekliğe sahip midir?
SONUÇ: SOKAKTAKİ ÖFKE NE ANLATIYOR?
Fransa’da bugün yaşanan olayları açıklamak için yalnızca enflasyona, eğitim bütçesine, Macron yönetimine veya polis müdahalelerine bakmak yeterli değildir. Bütün bu unsurlar birbirleriyle bağlantılıdır.
Eğitimdeki yetersizlikler toplumsal yükselme beklentisini zayıflatıyor. Hayat pahalılığı gündelik yaşamı zorlaştırıyor.
Kamu maliyesindeki sıkışma devletin çözüm üretme imkânlarını sınırlıyor. Siyasal kutuplaşma ortak çözümler üzerinde uzlaşmayı güçleştiriyor.
Sert güvenlik müdahaleleri ise belirli koşullarda devletle toplum arasındaki güvensizliği daha da artırabiliyor.
Bu etkenler birleştiğinde ortaya yalnızca ekonomik bir protesto değil, toplumsal sözleşmenin işleyişine ilişkin daha kapsamlı bir sorgulama çıkıyor.
Modern demokratik devletin yurttaşa verdiği temel söz, yalnızca onu yönetmek değildir. Ona güvenli bir hayat, eşit haklar, nitelikli kamu hizmetleri ve geleceğini kurabileceği koşullar sağlamaktır.
Bu sözün yerine getirilemediği düşüncesi yaygınlaştığında, ekonomik hoşnutsuzluk siyasal güvensizliğe dönüşebilir.
Fransa’nın karşı karşıya olduğu sınav, şiddet olaylarını önlemek kadar, barışçıl protestoların dile getirdiği sorunlara kalıcı çözümler üretebilmektir.
Çünkü toplumsal huzur yalnızca güvenlik güçleriyle sağlanamaz. Huzurun kalıcılığı, yurttaşların kurumlara güvenmesine, kamu hizmetlerinden adil biçimde yararlanmasına ve geleceklerini öngörebilmesine bağlıdır.
Buradan çıkarılabilecek en genel sonuç şudur:
Bir devletin gerçek gücü, sokaklarını ne kadar hızlı boşalttığı veya sokağa çıkışı engellemesi değil, yurttaşlarının neden sokağa çıkmak zorunda hissettiğini anlayıp bu nedenleri ne ölçüde ortadan kaldırabildiğiyle de ölçülmelidir.
Ve belki de Fransa’daki gelişmelerin Avrupa demokrasilerine yönelttiği en önemli soru budur:
Demokratik devletler, toplumun taleplerini karşılayacak kapasiteyi yeniden üretebilecek mi, yoksa giderek artan toplumsal memnuniyetsizliği yönetmekle mi yetinecekler?
———-
*Sarı Yelekliler Hareketi, Fransa’da alt sınıfların sistemden dışlandığı hissini kolektif bir çığlığa dönüştürdü. Talepleri her zaman tam olarak karşılanmasa da, açtığı tartışmalar -temsil, adalet, demokrasi- hâlâ canlı. Avrupa’nın dört bir yanında yankı bulan bu isyan, neoliberal demokrasinin sınırlarını ifşa eden bir dönüm noktasıydı.
Bugün sokaktaki varlığı azalmış olsa da, “Biz halkız” diye haykıran o yelekli kalabalığın sesi hâlâ kamusal alanlarda yankılanıyor.
Bu çığlık, yalnızca bir döneme değil, temsiliyet krizinin sürekliliğine işaret ediyor.
Sarı Yelekliler Hareketi, geçici bir toplumsal öfke patlamasından çok, liberal temsil demokrasisinin yapısal zaaflarını açığa çıkaran bir moment olarak okunmalıdır. Protestocuların doğrudan katılım, ekonomik adalet ve siyasal meşruiyet talepleri, klasik temsil mekanizmalarının toplumsal meşruiyetini yitirdiği bir eşikte yükselmiştir. Bu bağlamda hareket, yalnızca Fransa’daki sosyal-politik gerilimin değil, aynı zamanda Avrupa genelinde neoliberal yönetim biçimlerinin ürettiği dışlayıcı yapının da bir yansımasıdır. [Bianet]







