
Fransa neden ayakta?
Paris Sokaklarından Avrupa'nın Toplumsal Sözleşme Krizine

Siyaset bilimci, akademisyen ve yazar. Uzun yıllar üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. Çalışma alanları arasında etnik kimlikler, demokrasi, siyasal katılım, çatışma çözümü ve insan hakları yer alır. Türkiye’de toplumsal barış ve Kürt meselesi üzerine hazırlanan çeşitli akademik ve saha araştırmalarında yer almıştır. 1995 yılında TOBB Başkanlık Danışmanlığı görevindeyken Doğu Raporu’nu hazırladı. 45 kitap ve çeşitli dillerde yayımlanmış düzinelerce bilimsel makalesi ve kitap bölümü vardır.
23 Ekim 09:08Uzun süren ekonomik krizlerin en önemli siyasal sonuçlarından biri, yoksulluğun giderilmesi ile yoksulluğun yönetilmesi arasındaki farkın büyümesidir. Çünkü yoksulluk, bir insan hakları meselesidir.

Paris Sokaklarından Avrupa'nın Toplumsal Sözleşme Krizine

Bu nedenle milliyetçiliğin demokratik sınavı artık yalnızca devlet kurmak veya devleti korumak değildir. Asıl sınav, devletin millet üzerindeki tahakkümünü önleyebilmektir. Devletin gücünü büyütmekle milletin gücünü büyütmenin aynı şey olmadığını kavramaktır. Millî çıkarı iktidarın çıkarından, kamu yararını yönetici zümrenin yararından, devletin sürekliliğini bir yönetimin sürekliliğinden ayırabilmektir. Devletin bekasını savunurken yurttaşın özgürlüğünü feda etmek, sonunda korunmak istenen millî egemenliğin toplumsal temelini aşındırabilir.

Belki de üçüncü bir yol vardır: Sınırları kaldırmadan geçirgenleştirmek; devletleri parçalamadan egemenliği yaymak veya çoğullaştırmak. Kürtler yaşadıkları ülkelerin eşit yurttaşları olurken dil, kültür, yerel yönetim, ekonomik ilişkiler ve sınır ötesi toplumsal bağlar bakımından daha geniş bir Kürt coğrafyasının parçası olarak kalabilirler. Böyle bir düzen ne klasik bağımsızlık ne de eski anlamıyla asimilasyoncu entegrasyondur. Devletin toprak bütünlüğü ile toplumların kimlik bütünlüğünü birbirinin düşmanı olmaktan çıkaran yeni bir egemenlik anlayışıdır. Böylece sınır, halkları birbirinden koparan bir duvar olmaktan çıkar; farklı siyasal alanları birbirine bağlayan bir temas yüzeyine dönüşür. Kürt meselesinin gerçek yeniliği belki de burada yatmaktadır: Yeni devletler yaratmaktan çok, eski devletleri yeni bir birlikte yaşama biçimine zorlamak.

Kamu makamı kimsenin eşine, dostuna, partilisine, cemaatine veya yandaşına dağıtabileceği bir ganimet değildir. İltimas yalnızca ahlaki bir kusur da değildir; toplumun hizmet alma hakkının gaspıdır. Çünkü liyakatsiz kişiyi göreve getirmek, liyakatliyi dışlamaktan daha büyük bir zarar verir: milyonlarca insanı kötü yönetime mahkûm eder.

Gerçek değişim, toplumun siyasetçiye sorduğu soru değiştiğinde başlayacaktır. “Kimdensin?” yerine “Ne biliyorsun?” “Bizden misin?” yerine “Adil misin?” “Güçlü müsün?” yerine “Kapasiteli misin?” “Bizi temsil ediyor musun?” yerine “Sorunlarımızı çözebiliyor musun?” O zaman Türkiye’nin siyasal ekseni de değişmeye başlayacaktır.

Bir kuşağa “onlardan nefret etmekte haklısınız” diye öğretildiğinde karşı mahalle de çocuklarına kendi mağduriyet hikâyesini anlatmaya başlar. Bir tarafın kini ötekinin korkusunu; o korku yeni bir kini doğurur. Böylece toplum karşılıklı mağduriyet duvarlarıyla bölünür.

Medine Sözleşmesi modern bir eşitlik anayasası değil, farklı cemaatlerin bir arada yaşamasını mümkün kılmaya çalışan erken bir siyasal uzlaşma çabasıydı. Medine Vesikası'nın tarihsel başarısının bu olduğunu kabul edebiliriz. Ama yirmi birinci yüzyılın demokrasisini yedinci yüzyılın standardıyla ölçemeyiz.

12 Eylül’le hesaplaşmak, yalnız generallerle hesaplaşmak değildir. Asıl mesele, onların kurduğu devlet–yurttaş ilişkisinin mantığıyla hesaplaşmaktır.