Bir kuşağa “onlardan nefret etmekte haklısınız” diye öğretildiğinde karşı mahalle de çocuklarına kendi mağduriyet hikâyesini anlatmaya başlar. Bir tarafın kini ötekinin korkusunu; o korku yeni bir kini doğurur. Böylece toplum karşılıklı mağduriyet duvarlarıyla bölünür.
Doğu ERGİL
Son dönemde zihnimde kalan iki kılçığı çıkarmak istiyorum. Biri çocuklarımıza taktığımız şiddet ve kin çağrıştıran isimler. Diğeri, bir zamanlar sıkça tekrarlanan “dindar ve kindar nesil yetiştirme” çağrısı. İlkiyle başlayayım: Dindarlık ile kindarlık kavramlarından ilki, bireyin inanç ve vicdan alanına aittir; ikincisi ise bir siyasal-toplumsal kimlik üretme çabasıdır. Başarılı olduğunda kuşaklar boyunca sürebilecek bir çatışma zemini yaratabilir.
Bir toplum çocuklarına bırakabileceği en zehirli miras servetsizlik değildir. Yenilmişlik duygusu bile değildir (Osmanlı’dan bize kalan gibi; o yüzden onu sürekli diriltmek istemiyor muyuz?) Kindir. Çünkü yoksulluk giderilebilir, yenilgiler telafi edilebilir, bilgisizlik eğitimle aşılabilir. Fakat kuşaktan kuşağa aktarılan kin, geçmişi geleceğin içine yerleştirir. Çocukları kendi yaşamadıkları kavgaların tarafı yapar; kendi görmedikleri düşmanları, nefret nesnesi haline getirir; kendi çekmedikleri acıların intikamını miras bırakır. Böylece gelecek, geçmişe rehin olur; geçmişin intikam alanına dönüşür.
Dindarlık ile kindarlığı bu nedenle birbirinden kesin biçimde ayırmak gerekir. Dindarlık bir vicdan meselesidir; kindarlık ise bir düşman üretme biçimidir. İnsan dindar olabilir veya olmayabilir. Devletin görevi bunlardan birini makbul insan modeli haline getirmek değil, her ikisinin de özgürce yaşayabileceği düzeni kurmaktır. Neden mi? Çünkü devlet çocuk yetiştirmez; aileler ve toplum yetiştirir. Devlet ise onların özgür bireyler olarak yetişebileceği okulları, hukuku ve kamusal alanı yaratır. Devlet “nasıl bir insan istiyorum?” diye sormaya başladığı anda yurttaş, özne olmaktan çıkarak bir siyasal projenin nesnesine dönüşür.
Fakat asıl tehlike “kindar” kelimesindedir. Kin, geçmişte yapılmış bir haksızlığı hatırlamak değildir. Toplumların hafızaya ihtiyacı vardır. Zulüm unutulmaz, derin taralar açmıştır; o yüzden hafıza adalet ister. Kin ise intikam peşindedir.
Adalet suç ile suçluyu ayırır; kin suçu kimliğe dönüştürür. Adalet “bunu yapan hesap versin” der; kin “bunlar böyledir, değişmezler, yok edilmeliler” der. İşte toplumsal zehirlenme tam burada başlar. Çünkü artık karşımızda yanlış yapan insanlar değil; yanlış olduğuna inanılan topluluklar vardır.
Böyle yetiştirilen bir genç, dünyayı giderek “biz” ve “onlar” diye okumaya başlar. “Biz mağduruz, onlar zalimdir”. “Biz haklıyız, onlar kötüdür”. “Bizim acımız gerçektir, onların acısı önemsizdir”. Bir süre sonra ahlâk evrensel olmaktan çıkar: Bizden birinin yaptığı kötülük mazur görülürken karşı taraftan birinin yaptığı aynı davranış suç sayılır. Böylece toplumun ahlâkı, adaletle bağını koparır. Kinin en büyük zaferi düşmanından nefret ettirmek değildir; insanın kendi tarafının kötülüğünü göremez hale gelmesini sağlamaktır. Bunun siyasal sonucu daha da ağırdır. Kindar toplum yurttaş üretmez, taraftar üretir.
Taraftar hak aramaz; kendi tarafının üstün gelmesini arzular. Hukukun tarafsızlığını değil, “bizimkilere” dokunmamasını ister. Devletin adaletli olmasını değil, kendi grubunun elinde olmasını önemser. Bu durumda seçim, iktidarın barışçı biçimde değişmesinin yöntemi olmaktan çıkar, tarihsel bir hesaplaşmaya dönüşür.
Muhalif, rakip değil düşman; eleştiri fikir değil ihanet; uzlaşma erdem değil teslimiyet sayılmaya başlanır. O noktadan sonra demokrasi sandıkta yaşayabilir ama toplum nezdinde ölmeye yatmıştır.
Daha kötüsü, kin kendisini yeniden üretir. Bir kuşağa “onlardan nefret etmekte haklısınız” diye öğretildiğinde karşı mahalle de çocuklarına kendi mağduriyet hikâyesini anlatmaya başlar. Bir tarafın kini ötekinin korkusunu; o korku yeni bir kini doğurur. Böylece toplum karşılıklı mağduriyet duvarlarıyla bölünür. Her kuşak kendisini başlangıç noktası sanır, oysa önceki kuşağın hesabını devralmıştır. Sonunda kimse kavganın nasıl başladığını tam olarak bilmez ama herkes neden nefret etmesi gerektiğini bilir.
İşte bu nedenle bir ülkenin eğitim felsefesinin mayasına konulabilecek sıfat “kindarlık” olamaz. Olmamalıdır. Hatta demokratik devlet ideali açısından “dindar” da olamamalıdır, “dinsiz” de…
Cumhuriyetin yetiştirmek durumunda olduğu insanın inancını devlet belirleyemez. Onun görevi özgür düşünebilen, soru sorabilen, kanıt arayan, başkasının hakkını kendi hakkı kadar değerli gören ve gerektiğinde kendi mahallesine de itiraz edebilen yurttaş yetiştirmektir. Demokrasi, birbirine benzeyen insanlarla yaşayabilme sanatı değildir. Kendisine benzemeyen insanları eşit yurttaş olarak yaşatabilme sanatıdır.
Bir ülkenin geleceğini belirleyen soru bu yüzden “Gençler, yönetenlere veya bir önceki kuşağa ne kadar benzeyecek?” değildir. Tam tersine, demokratik bir devletin kaygısı şu olmalıdır: Yöneticilerden ve önceki kuşaklardan farklı olduklarında onlara ne kadar özgürlük alanı açacağız?
Çocuklarımız bizim öfkelerimizin taşıyıcısı olmak zorunda değildir. Onlara bırakmamız gereken miras düşmanlarımız değil, düşman üretmeye ihtiyaç duymayacakları bir düzendir. Çünkü medeniyetin ölçüsü, geçmişin acılarını çocuklara devretmek değil, o acıların çocuklarda yeniden üretilmesini önlemektir.
Kin hafızayı geleceğe zincirler. Adalet ise hafızayı korur ama zinciri kırar.
Bir toplum çocuklarına kimi sevmeleri gerektiğini telkin edebilir. Kime kızmaları gerektiğini de öğretebilir. Hatta kimi düşman sayacaklarını bile ezberletebilir.
Ama böyle bir toplum gençlik yetiştirmez. Kendi geçmişinin nöbetçilerini yetiştirir.
Bu nedenle çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin aynı zamanda onlarda görmek istediğimiz niteliklerin küçük bir kataloğu olduğunu hiç akıldan çıkarmamalıyız. Bir toplum çocuklarına daha çok Savaş, Vural, Kıral, Hıncal, Öcal, Korkut gibi adlar veriyorsa mücadele, güç ve meydan okumayı; Barış, Umut, Sevgi, Deniz, Özgür, Nilüfer gibi adlar veriyorsa başka bir değerler evrenini sembolleştiriyor olabilir.
Elbette insanın adı, karakterini belirlemez; Vural son derece barışçı, Barış ise kavgacı olabilir. Fakat isimlerin sosyolojisi yine de önemlidir: Bir toplumun çocuklarına verdiği adlar, geçmişinden neyi hatırlamak ve geleceğinde hangi erdemleri çoğaltmak istediğine dair küçük ama önemli kültürel belgelerdir.







