4 Kasım 2026 Nûmedya24
Köşe Yazısı

Çakal Carlos: Dünyanın en ünlü militanının paralı askere dönüşmesinin hikâyesi (2)

Faik BULUT

Bu kez Çakal Carlos’un zihinsel ve ideolojik dönüşümünü gösteren fikirlerini özetleyerek yazıya devam ediyoruz. Radikal ve dogmatik Marksist militanlıktan cihatçı radikalizme geçişin düşünsel kanıtlarını bu bölümde bulacaksınız.

Vurgulayarak belirtelim: Siyasi ve ideolojik tespitlerinde genel doğrular ile özel yanlışlar bir arada bulunmaktadır.

Çakal Carlos’un tele-röportaj kanalıyla yazdırdığı makaleler 2007 yılından bu yana her hafta Baran dergisinde yayınlanmaktadır. Kendisi 2012 yılında Paris’teki cezaevinden telekonferans yöntemiyle bir de röportaj vermiştir.

Araştırmacı-yazar İbrahim Danacılar’ın, Fransa’da tutsak bulunan “Çakal Carlos” (İlich Ramirez Sanchez) ile 2 Mart 2012 tarihli söyleşisi, Av. Güven Yılmaz aracılığıyla İngilizce gerçekleştirilmiş; Hayreddin Soykan tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Anılan isimler “Büyük Doğu” diye bilinen oluşum çevresinden olmalıdır.

Biz de bu açık kaynaklardan yararlanarak devam ediyoruz.

Carlos soruyor: Bunca mücadele niçin?

Kendisini “Şehid hayy”, yani “yaşayan şehid” ve “devrimci” olarak tanımlayan Sanchez, neden ve niçin radikal bir mücadeleci olduğuna açıklık kazandırıyor:

“Buna dair çok özel bir meziyetim de yok. Bazı insanlar diğerlerine göre daha güçlüdür, bazılarıysa güçsüz. Bunun gibi bir şey. Bunca mücadelenin niçin olduğuna gelince, doğrusu ne diyeceğimi bilemiyorum. Eğitimimden veya karakterimden kaynaklanabilir. Ancak en başta, beni saran tarihi şartları ön plâna çıkarmak gerekir. Bu tarihi şartlar, beni sorumluluklarımı üstlenmeye sevk etmiştir. Her şey bir yana, bugüne kadar süren mücadele hayatımla gurur duyuyorum.

Size söyleyebileceğim şudur: Bilmiyorum. Ben böyle biriyim. Bir aile geleneği bu! Annemin sütüyle büyüdüğüm kadar, babamın bana öğrettikleriyle de büyümüşümdür. Yaptığım, bu öğrendiklerimi muhafaza etmek sadece. Bunları kendi tecrübem, eğitimim ve araştırmamla da geliştirdim. Benim açımdan hiç de olağanüstü değil bunlar. Ailemdeki herkesin yaptığını temsil etme sırası bana geldi, o kadar. Gerçi ailemin bugüne kadar karşı karşıya kaldığı düşmanlara kıyasla benim düşmanım hepsinden çok daha kuvvetli ama mesele yok, devam!”

Carlos’un Siyonizm ve emperyalizme bakışı

“İlk olarak, Siyonizm nedir: Irkçı, emperyalist ve sömürgeci bir ideolojidir. Sömürgeci son hareket de Siyonizm’dir zaten. Dini bir çerçeveden bakıldığında Yahudiliğe nazaran Siyonizm’in bir ‘sapkınlık’, dinden sapma bir ideoloji olduğunu görüyoruz.

Kendilerinin Yahudi halkının tarihi haklarını -ki yanlıştır- temsil ettiklerini iddia ederler. Bir kere, böyle bir ‘Yahudi halkı’ yok, din olarak Yahudilik vardır. Diğer dinler gibi bir dindir o da. Vahiy çizgimizin atası olmak bakımından çok saygıdeğer bir dindir.

Aynı şekilde, Filistin’e ve Kudüs’e geri dönmek gibi hiçbir yerde yazılı olmayan bir şeyi icat etmekle, Yahudilik nazarında ‘sapkınlık’ olan bir nitelik belirtiyorlar. Yahudilikte bir şey varsa, o da Cennet’e giderken Kudüs’ten geçileceğidir.”

Sanchez’in Emperyalizm kavramı

“Emperyalizm bakınız ne demektir: Basitçe ve tarihi kavramlar çerçevesinde, en güçlü olanın komşu toplumlar üzerindeki idaresidir. Askeri bakımdan muzaffer olanların yönetimi demektir. Emperyal güçler, öncelikle asker i, ayrıca iktisadi bakımdan, çevreleri üzerinde hâkimiyet kurarlar. Yaptıkları iş de, işgal ettikleri toprakların, üzerinde hâkimiyet kurdukları toplumların ürün ve kaynaklarını sömürmektir.

Daha yakın zamanlara geldiğimizde, emperyalizmin bambaşka bir nitelikte karşımıza çıktığını görüyoruz. Burada iki eğilim dikkati çekiyor. Birincisi, faşist ideoloji olarak isimlendirilir. Bir toprağı ‘üstün ırk’ ideolojisiyle işgal etmek ve düşük ırkları sömürmek... Faşizm veya Nazizmin emperyalist ideolojisi böyle. Bereket ki yalnızca 20-30 sene sürmüştür.

İkinci olarak, daha ‘demokratik’ bir emperyalizm çeşidini görüyoruz. Protestan, daha doğrusu ‘Anglikan’ Britanya İmparatorluğu... Bunların da işgalci olduklarını ama ırkçılıklarının tavırlarında ‘mündemiç’, idare tarzlarında ‘gizli’ olduğunu görüyoruz. İşgalleri altındaki toplumlara kendi Anglikan veya Protestan değerlerini aşıladıklarını, empoze ettiklerini tespit ediyoruz.

Britanya emperyalizmi, bilâhare Birleşik Devletler kolonileri hâlinde, yâni Amerikan emperyalizmi tarafından sürdürülüyor. Söz konusu 13 koloni, önce bağımsızlığını ilân ediyor ve federasyon oluyor. Şu an itibariyle de giderek en büyük emperyal güç hâline geliyor. Artık çöküş devresine girmiş olsa bile, dünyanın kalanını daha birkaç nesil sıkıntıya sokabilecek bir güç...

Emperyalizmin en kötü çeşididir Amerikan emperyalizmi. Yalanlar ve ikiyüzlülük üzerine bina edilmiştir çünkü. ‘Demokrasi’den bahsederler ama insanların iradesine saygı göstermezler. Kendi ülkeleri içinde bile! Amerika Birleşik Devletleri’nde nüfusun %50’si oy kullanmaz. Hangi demokrasi?

Daima ‘insan hakları’ adına yola çıkar ve insanlara hak ettiklerini getirme iddiasıyla davranırlar ama yine daima bu söylediklerinin kesinlikle tam tersini yaparlar. Yetmiyormuş gibi, dünyadaki başka herhangi bir emperyalistten çok daha fazla insan öldürürler, öldürmüşlerdir.

Hükümetler halkın çoğunluğunu temsil etmez buralarda. Şimdi bulunduğum Fransa’da meselâ, oy kullananların %40’ı mecliste temsil edilmez. Evet, seçmenlerin %40’ının bir temsilcisi bile yoktur parlamentoda!

Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri ve otokratik idare altında olduğu en kötü ânlarda dahi, ‘demokratik’ Fransa’dan çok daha temsiliyetçi bir sonuç aksederdi meclise. İnkâr edilemez, üstelik gizli de olmayan bir hakikat bu.

Evet, bir emperyalizm var. Aynı şekilde bunun Siyonizm dediğimiz bir çeşidi de var. Ancak emperyalizmden bahsederken her zaman belli bir şablonla yaklaşamazsınız. Tarihi birtakım durumları da dikkate almalısınız. Bu vesileyle, Siyonizm bahsinde eklemem gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Filistin’deki Siyonist hareket başlangıçta ‘insancıl’ bir hareketti. Öyle emperyalist davranışlar içerisinde değillerdi.

David Ben-Gurion’un büyük kardeşi tarafından kurulmuştur ilk Siyonist koloni. Araplarla birlikte yaşamak ve ülkeyi modernize etmek istiyorlardı. Bunun gibi başka müspet düşünceleri de vardı ancak bunlar ütopikti. Filistin’deki ilk kooperatifte yapılan seçimde mağlup olunca, adını unuttum, David Ben-Gurion’un kardeşi ve onunla birlikte olanlar Filistin’i terk edip Amerika Birleşik Devletleri’ne gittiler. Sosyal demokrat veya demokratik Siyonist malûm ırkçılar ise Filistin’de kaldı.”

Sultan II. Abdülhamid’in siyasetini nasıl buluyordunuz?

“Sultan Abdülhamid, ‘ehli kitab’ sayılan Yahudilerle daima iyi geçinmiştir. Kaldı ki, Avrupa’da infaz edilen Yahudileri Türklerin kurtardığını insanlar unutuyor bazen. Bugüne kadar daima rahat etmişlerdir Türkiye’de. Kimse rahatsız etmemiştir burada onları.

Türkiye’nin kötü bir mali duruma düştüğü, Viyana’dan dönüp zamanla Bulgaristan’a kadar gerilediği, savaş üstüne savaş kaybettiği, Kafkaslardan geri çekildiği ve sürekli paraya ihtiyaç duyduğu böyle bir dönemde, Siyonist Yahudi bankacılar Türk hükümetine çok büyük borçlar vermeyi teklif etmişler. Bunun karşılığında kendilerine ‘Siyonist’ koloniler (yerleşim yerleri) kurma izni verilmesini talep etmişlerdir.

Dikkatinizi çekerim, ‘Yahudi’ kolonisi kurmak değildir istekleri, ‘Siyonist’ kolonidir. Çünkü Türk idaresindeki Filistin’e Yahudiler her zaman kabul edilmiştir zaten. Toprak da alabilmişlerdir. Lâkin iş bir çeşit ‘siyasi güç’ tesis etmeye gelince, işte buna izin verilmemiştir. Böyle olunca, Sultan da bunların teklifini geri çevirir.

Onlar da ne yapar? 1917’deki Britanya İmparatorluğu idaresinden istifade eder ve onların İngiliz, Fransız ve İtalyan Siyonist bankacılardan mali destek alması karşılığında, meşhur Balfour Deklarasyonu’nu imzalarlar. Bugüne kadar uğraştığımız bu mesele böylece başımıza sarılır. Emperyalist iki kanadın ‘Ortadoğu’da buluşup bölgeye çöreklenmesi’ işte bu şekilde olmuştur.”

Carlos’un Türkiye-ABD ilişkilerine dair fikirleri

“Maalesef, bunu samimiyetle söylüyorum, Kemal Atatürk’ün ölümü Türkiye’yi gerçek bir liderden mahrum bırakmıştır. Onu izleyenler arasında en iyileri bulabildiğiniz gibi, en kötüleri de bulabilirsiniz.

Sabetayist kökenli bir kısım generallerin bile tamamen Türkiye’ye ihanet içerisinde olduklarını söyleyemeyiz. Bazıları gerçekten Türk milliyetçisi olmuşlardır. Allaha, İslâm inancına ve Kur’an’a ne derece yakın olduklarını bilemesem de, bu insanların bir bölümünün hiç de fena olmadığını söyleyebiliriz sanırım.

Problem teşkil eden nokta, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne yanaşmak gibi fırsatçı bir temayülün gelişmesidir ki, bugün olan biten de budur. Türkiye NATO’ya katıldı ve işi bitti!”

- Peki, Müslüman olmanıza öncelikle ne vesile oldu?

“Devrimci İslâm ismiyle 2003’te Fransa’da yayınlanan kitabımın ilk bölümünde bu mevzudan bahsettim gerçi. İslâm’a geçtim, çünkü en başta savaşçı bir din. Hak olduğu kadar, haklı bir savaş da veren bir din. Hıristiyan Katolik dini ise halk düşmanıdır.

Çocukken, çoğu komünist gibi, bu konuda kafamız karışıktı. Birçok komünistin de yanlışıdır bu. İslâm gibi savaşçı bir dine inanmak noktasında hatalı düşünüyorduk. Anlatayım: Bugün Müslümanlar içinde ‘dini lider’ bilinen kimileri, İslâm nazarında gerçekte haindir ve bizzat Şeriat’ın kendilerine tatbik edildiği bir durumda öldürülmeleri gerekir.

İslâm’a girişime gelince... Tesadüfi bir hâdise... Doğu Afrika’da özel bir operasyona gidiyorduk. Çok tehlikeliydi ve hayatta kalmak güçtü. Oradakiler bu operasyonun Cennet’e gitmelerine vesile olmasını istiyorlardı. Hepsi Müslümandı çünkü. Kumandanları olan ben ise ateisttim. Yalnız bu kez, o eleştirel karakterin içimden fışkıracağı ânı kollayan bir iman bekliyordu beni.

Normalde sürekli eleştirel yaklaşan bir insanım ben. Daima sorular sererim ortaya: Bu nedir, nereden gelmiştir, niçin böyledir? Ancak bu defa, bir Müslüman olmanın huzurunu, mutluluğunu ve ruhi yüceliğini hakikaten kalbimde hissettim. Bu yüzden önemli işte benim için o ân.”

Osmanlı İmparatorluğu hakkındaki düşüncesi nedir?

“Osmanlı İmparatorluğu, Moğol İmparatorluğu’nu tevarüs etmiştir bir anlamda. Unutmamalıyız ki Türk İmparatorluğu şimdiki Türkiye’de değil, Bağdat’ın fethiyle başlar. İşte Osmanlı Türkleri de İslâm’a giren Moğolların genlerinden ve geleneklerinden gelen birtakım özellikleri tevarüs etmiştir.

Moğollar... En iyi savaşçılar onlardı. Askeri strateji ve taktiğin en iyisine sahiptiler. Savaş sahasında mağlup edilemezlerdi. Ama aynı zamanda, çok hoşgörülü ve açık fikirli olmayı da bilirlerdi. Diyelim ki bir şehrin kapısına vardılar. Şöyle derdi Moğollar: ‘Teslim olursanız size hiç bir şey olmaz! Ama eğer direnmeye kalkarsanız sizi imha ederiz!’

Tam da buydu yaptıkları. Osmanlılar da bir yönüyle işte bu Moğol geleneğini tevarüs ettiler. Tüm bu temel üzerinde sonraki muhteşem, açık fikirli, Yahudi ve Hristiyanlar da dâhil diğer tüm azınlıkları himâye eden imparatorluk yükseldi.

Müslümanların halifesi Sultan Abdülhamid çok büyük bir padişahtı. Ne var ki, artık çöküşe geçmiş bir sistemi idare ediyordu. Böyle bir demde gelen Sultan Abdülhamid, son büyük padişah oldu. Ondan sonrası tam bir tufan!

Derken, Sabetayist üç subayın yaptığı devrime geliyor sıra. O dönem bir ihtilâl kaçınılmazdı. Onlar da diğerlerini en iyi organize eden teşekkül oldukları için iktidara geldiler ve şimdi eskisi kadar güçlü olmasalar da, o günden bugüne iktidarı asla terk etmediler.”

İslâm ülkeleri niçin İsrail’e karşı gelemiyorlar?

“İslâm ülkelerine gelince, bu sadece bir isim. Bölgedeki tüm rejimler, emperyalizmin ‘kız yeğeni’dir yalnızca! İslâm ülkeleri niçin İsrail’e karşı gelemiyor? Çünkü bağımsız değiller. Tek düşündükleri şey, kendilerini iktidarda tutmak, ülke ve halkın zenginliklerini soyup soğana çevirmek de ondan!

Modern tarihte kurulan ilk rejimler, güya Vahhabi Suudi Arabistan ve yine o çoğu güya Vahhabi yoz komşularıdır. Ben Vahhabi filân değilim. Ancak Vahhabilerin de kendi inançlarına sadakatleri ve yüksek maneviyatları bakımından saygıdeğer olduğunu düşünürüm. Biz Hanefiler için doğru değildir ama sırf inançlarındaki samimiyet bakımından böyle.

Ne var ki, kendilerini Vahhabi inancıyla maskeleyen iktidardaki bu aileler, bizzat Britanyalı emperyalistler tarafından yerleştirilmişlerdir oraya. Peşinden, ABD tutmuştur onları iktidarda. Bu tip insanlar ve devletler mi savaşacak İsrail’le? Tam tersine, objektif olarak İsrail’in müttefikidir onlar.

‘Türkiye niçin Ortadoğu ve Asya’ya açılıyor?’ sorusunun cevabına bakalım: Sanıyorum, Türkiye’nin stratejik temayüllerindeki bir değişimden ve Ortadoğu ve Asya’daki eski iktidar pozisyonunu yavaşça geri almasından bahsedebiliriz.

Türkiye, Avrupa Birliği’nin bir parçası olmamalıdır. Çünkü bu defa, kendisindeki en son bağımsızlık kırıntısını da kaybedecektir. Kuşkusuz, Türkiye Avrupa ile yakın ve sıcak ilişkiler içerisinde olmalıdır. Serbest dolaşım ve serbest ticaret ilişkisi neden olmasın meselâ? Ama asla Avrupa’nın bir parçası olmamalı ve Avrupa Komisyonu’ndan, Avrupa Merkez Bankası’ndan emirler almamalıdır.

Bu tür şeyler Türkiye’nin hayrına değil. Ancak şimdi Türkiye’nin daha ziyade Batıya açıldığını, İran’a saldırmak üzere topraklarında füze tesisleri falan kurdurduğunu görüyoruz ki, Türkiye’nin politikasında tam bir değişim demektir bu…

Amerikalılardan, İngilizlerden ve Fransızlardan daha aşırı biçimde onların tezlerini savunan bir El-Cezire var karşımızda! Aynen Türkiye’nin de bugün değişmesi gibi. Oysa Türkiye, Filistin halkını desteklemek, Suriye’yle veya Irak’la veya Libya’yla dost olmak gibi güzel bir pozisyon almıştı geçmişte. Ama birden, gidip Suriye’yi işgal etmekten bahseden, İran’ın işgali için üs hazırlayan, Rus ordusuna saldıranlara sığınma hakkı veren bir Türkiye çıktı ortaya.

Size bir şey söyleyeyim: Rusya’nın eleştirilecek birçok yönü vardır. Ancak şu da bir gerçektir ki Türkiye’yi işgal etme hesabı yapanlar Ruslar değildir. Aksine, eğer bugün Türkiye diye bir devlet varsa, Stalin’in Sovyetler Birliği ve Batı arasında bir bariyer olması için Türk devletinin varlığını istemesi dolayısıyladır.

Şu ân Türkiye’de olup biten şey, Ortadoğu ve Asya’ya açılıp sorumluluklarını üstlenmek değil, gerisin geriye dönmektir. Bundan da doğrusu hiç hazzetmiyorum. Umarım, Sayın Erdoğan ve hükümetteki arkadaşları hakiki vazifelerini üstlenir ve emperyalistlerle işbirliği yapmayı terk ederler.”

Hür Masonlara bakış

“Hür mason, hür mason, hür mason, diye çokça konuşma yapılıyor. Hür masonluk, eşitlik ve insan hakları fikrini Batı dünyasına ve genel olarak dünyaya kazandırma konusunda esaslı bir rol oynamıştır.

Hür masonluk, İskoçya’da gelişip İngiltere’ye yayılan devrimci ve aristokratik bir ideolojiydi. Giderek sömürgeci bir ülke hâlinde cisimleşti. Sonraları Fransa’ya getirildi ve burada daha çok inkişaf etti. Fransız Devriminde öyle söylendiği tarzda bilfiil rol oynamadılar belki ama insan hakları ideolojisini yaygınlaştırdılar ve bu da Fransa’daki devrimi geliştiren bir unsur oldu.

Çocukluğumda Nikaragua, Kolombiya ve Venezüella’da Amerikalılarla savaşan her çeşitten masonla karşılaştım. Devrimci ve iyi insanlardı bunlar. Gerçi o tuhaf hür masonluk unsurları vardı kendilerinde ama buna rağmen olumlu rol oynamış insanlardı onlar.

Problem, düşmanın akıllılığı ve her yere sızmasıdır. Bu bakımdan hür masonluk, emperyalizm ve Siyonizm tarafından kontrol edilmektedir. Bu bir gerçek! Yine de hür masonların çoğunun namuslu insanlar olduğu da bir başka gerçek. Soyut olarak masonluk başka, onları temsil eden ve halkın çıkarına olmayan ‘yapı’ çok daha başka...”

Carlos’un Türkiye’den beklentisi: İslam’ın merkezi olmak!

“Basitçe şu: Büyük ve bağımsız bir Türkiye istiyoruz. II. Abdülhamid Han gibi bir sultanın zamanındaki gibi hükmetmeyi bilecek, eşitlerin ilişkisi çerçevesinde tüm dünya liderleriyle münasebet kurabilecek, geçmişteki bu münasebet tarzını komşu ülkelerle bu kez modern bir tarzda yeniden inşâ edebilecek, sadece Müslümanların değil -himâyeye muhtaç Ermeniler ve Gürcüler gibi toplumlar da dâhil olmak üzere- komşusu olan tüm toplumların koruyucu büyük ağabeyi olabilecek, bunu da saygı dairesinde gerçekleştirebilecek bir Türkiye!

Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Rasûlullah! Allahü Ekber!”

Kaynak: (https://web.archive.org/web/20150524232655/http://www.habername.com/haber-emperyalizm-ve-siyonizmin-korkulu-ruyasi--71910.htm)

İstanbul merkezli bir İslam Rejimi kurulmalı, Kürtlerin meselesi çözülmeli

Carlos, Baran dergisinin 27 Haziran 2020 tarihli nüshasında Türkiye’nin dış ve iç siyaseti ve bilhassa Kürt meselesine dair bakışı hakkında da yorum yapıyor; özetini verelim:

“Bildiğiniz gibi Başkan Erdoğan hakkındaki görüşlerimi başbakanlığı döneminden beri dile getiriyor ve takdir ettiğimi söylüyordum. Bunların birçoğunun da isabetli olduğunu zamanla seyrettiği politikalar ve Türk halkının teveccühü göstermiştir.

Maalesef bir meselede, Kürt meselesinin çözümünde Erdoğan, sorunu kökünden halletmek noktasında yetersiz kaldı. Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti rejiminin Kürt halkının geleneğinden kaçan tavrını belli ölçüde devam ettiriyor. Kürtler, Türkiye’deki en kalabalık azınlık grup, bu halkın neredeyse tamamı Müslüman... Bu mesele hem Türklerin hem de Kürtlerin Müslüman olmasından dolayı Kürtlerin gelenek ve tarihi haklarına saygı göstermek suretiyle çözülebilir.

Erdoğan’ın asla bir düşman ajanı olmadığını, bağımsız birisi olduğunu söyleyebiliyoruz. Ayrıca düşmanlarının gücüne mukabil hayatta kalmayı ve hükümetini temizlemeyi başardı.

Türkiye her geçen gün İslâmi bir idareye daha çok yaklaşırken şunu asla unutmamalıyız: Müslüman Türk İmparatorluğu, herkese saygı gösteren ve tüm mazlumları muhafaza eden bir devletti. İspanya’da katliama uğrayan Yahudileri dahi kurtarmış, göçmen olarak topraklarına getirmiş ve onlara saygı göstermiştir. Ermenilere de saygı göstermiştir. Elbette bu sözünü ettiğim gruplar da Türklerin hukukuna saygı göstermişlerdir. Erdoğan böyle bir rejim inşa etmek istiyorsa, öncelikle içeriden başlayarak tüm mazlum halklara kol-kanat germelidir.

Türkiye, binlerce Suriyeli savaşçıyı, Libya hükümetine ve halkına destek vermek için Libya’ya götürdü. Sayılarını tam olarak bilmiyorum. Savaşmak konusunda tecrübeli bu askerlerin Libya’ya götürülmesi avantaj sağlayacak bir adımdı ve müspet neticeler doğurdu. Bu Suriyeli savaşçılar Şam rejimine muhalif kişiler ve Suriye hükümeti tarafından marjinal olarak tanımlanıyordu. Suriye devlet başkanı Beşar Esad’ı ve etrafındaki bazı şahısları tanıyorum.

Milliyetçi bir yapıdan bahsediyoruz. Bu yapı temelde doğru pozisyonda konumlandı ve geçmişte Siyonizm’e karşı direnişi destekledi. Amerikalılarla olan meselemde başta benim yanımdayken daha sonra korkmuşlardı. Ürdün Kralı Hüseyin o dönemde bize yardımcı oldu. Kendisi Arap liderler arasında beni ve diğer direnişçileri korumak adına en cesur davranan liderdi. Diğer Arap liderler korkaklık yaparken o cesur davrandı. Karmaşık bir adamdı.

Türkiye’yi yakında büyük bir güç, bölgenin temel gücü olarak göreceğimizi düşünüyorum. Bu güç, başta Müslümanlar olmak üzere tüm insanları koruyacaktır diye ümit ediyorum. Buna Şiiler de dâhil. İran’ın yüzde 90’ı Şiilerden oluşuyor. Buradaki gençler de emperyalistler tarafından provoke ediliyor.

Amerikalıların ve NATO üyesi diğer emperyalistlerin Başkan Erdoğan’ı sevdiklerini düşünmüyorum. Unutmamalıyız ki onu bir darbe ile iktidardan indirmek ve öldürmek istediler. Başarılı olamadılar; fakat hâlâ aynı noktadalar. Buna rağmen Türkiye hâlâ bir NATO üyesi…

Elbette Türkiye’nin NATO’da olmasının kendisine sağladığı birtakım avantajlar vardır. NATO ile köprüleri atmanın o kadar kolay olmadığını ben de biliyorum.

Erdoğan, Türkiye’deki Amerikan ve İsrail ajanlarını temizlemeye çalışıyor. Bunların bir kısmını cezaevlerine gönderdi. Kürt hareketinin lideri de hâlâ cezaevinde... Fakat Kürtlere legal siyasi alanda serbestlik sağlanmalı. Kürtlerle alakalı meselelerde Türkiye masada olmalı ki, Kürt milliyetçileri emperyalistler tarafından manipüle edilemesin. Aksi takdirde Müslümanlara karşı savaşa çekiliyorlar.

Ümit ediyorum Türkiye, bölgenin temel gücü olacaktır. Çünkü bütün dünyanın gerçek Müslüman bir devlete, bir büyük güce ihtiyacı var. İsrail’in müttefiki olan Yahudi menşeili münafık Suud’un hâli meydanda. Bütün Arap rejimleri İstanbul’da kurulacak bir merkezin etrafında toplanmak ve Başkan Erdoğan’ın müttefiki olmak zorunda.

Sadece mukaddes Filistin topraklarının değil, ondan evvel Mekke ve Medine’nin mukaddes topraklarının da hürriyete kavuşması buradan geçmektedir.

Erdoğan gerçek Müslüman bir vatanperver olmasına rağmen hâlâ tam bağımsız bir Türkiye inşa edemedi. Erdoğan’ın İslâm ortak paydasında tüm unsurları bir araya getirerek bunu temin etmesi gerekiyor.

Türkiye’deki iyi insanlarla ve avukatlarımla irtibat ve dayanışma içinde olmaktan gurur duyuyorum. Hayatıyla hepimiz için bir rol model olan rahmetli Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun davasına sahip çıkmalıyız… Allahü Ekber!”

Dogmatik radikal bir Marksist-Leninist militan olarak başladığı hayatını İslamcılaşarak sürdürmek de Carlos’un fikirsel düzlemdeki gelgitlerini ve zihniyet dönüşümünü göstermesi bakımından ibretlik bir durumdur. Saatin sarkacı bir uçtan diğerine sallanmıştır.

İlgili Haberler

Ercan Jan Aktaş yazdı

Gençliğin haysiyet isyanı

Belki de bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen bu gençlik hareketlerinin en önemli ortaklığı, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmaları değil, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğuna dair inancı yeniden yeşertmeleridir. Gençler, kendilerine miras bırakılan eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımı, göçmen ve yabancılara karşı nefreti, güvencesizliği ve iktidar ilişkilerini kaçınılmaz bir kader olarak kabul etmiyorlar. Kendi yaşamlarının seyircisi olmayı reddederek sözün, kararın ve ortak geleceğin öznesi olmak istiyorlar. Bu nedenle mesele yalnızca bir kuşağın öfkesi ya da geçici bir protesto dalgası değildir. Bütün bu gelişmeleri  siyasetin, toplumsal ilişkilerin ve birlikte yaşama kültürünün yeniden kurulmasına yönelik tarihsel bir arayış olarak da okumak mümkündür.

Akın Olgun yazdı

Demirtaş ve tarihin şahitliği

10 yıldır yazan, üreten, anlatan bir Demirtaş gerçekliği var. Tarihi kendine şahit yazan tüm liderler gibi o da notlar düşüyor bugünden yarına. İçeriden dışarıya konuşanların, dışarıdan içeriye seslenenlerden daha derin, daha donanımlı olmasının nedeni, sanıldığı gibi düşünmeye çok vakit bulmalarından değil, düşünmenin ve üretmenin ayakta kalmanın tek yolu olduğunu bilmelerindendir. Duvarları aşan hayalin, aklın izleri bu yüzden edebiyata, sanata, siyasete çok güçlü şekilde akar.

Faik Bulut yazdı

Çakal Carlos: Dünyanın en ünlü militanının paralı askere dönüşünün hikâyesi (1)

Çakal Carlos’un “devrim adına” yapıp ettiklerinden çıkarılacak en büyük ders bence şudur: İster bireysel isterse grup halinde olsun; öncü vuruşlara dayalı kitlesiz şiddet, halktan kopuk silahlı eylemler ve bilhassa dogmatizme dayalı radikalizm en masum militanları bile asıl amacından saptırıp devletlerarası büyük güçlerin oyuncağı, kiralık katili, paralı askeri, vurucu gücü haline getirmektedir. Varılan sonuç çoğu zaman hüsrandır ve halkın menfaatlerine aykırıdır.

Akın Olgun yazdı

Baro seçimlerinden taşan şey

DEM Parti’nin, demokratik siyasetteki boşluğu dolduracak şekilde bir hat kurma ve bu hattı muhalefetin merkezi haline getirme politikasından ve bunu son dönemde görünür kılmasından, en çok ana muhalefet içindeki İYİ Partili hücrelerin ve İmamoğlu çevresinin rahatsızlık duyduğu malum. Çerçeve yasa için “hayır” kampanyası örgütleyen aklın nereye ait olduğunu ve bu tavrın nasıl karşıtlık havuzuna akıtıldığını bilenler için bu bir tartışma konusu da değil ayrıca. O havuzdan Kocasakal çıktı işte…

Ercan Jan Aktaş yazdı

Gençliğin haysiyet isyanı

Belki de bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen bu gençlik hareketlerinin en önemli ortaklığı, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmaları değil, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğuna dair inancı yeniden yeşertmeleridir. Gençler, kendilerine miras bırakılan eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımı, göçmen ve yabancılara karşı nefreti, güvencesizliği ve iktidar ilişkilerini kaçınılmaz bir kader olarak kabul etmiyorlar. Kendi yaşamlarının seyircisi olmayı reddederek sözün, kararın ve ortak geleceğin öznesi olmak istiyorlar. Bu nedenle mesele yalnızca bir kuşağın öfkesi ya da geçici bir protesto dalgası değildir. Bütün bu gelişmeleri  siyasetin, toplumsal ilişkilerin ve birlikte yaşama kültürünün yeniden kurulmasına yönelik tarihsel bir arayış olarak da okumak mümkündür.

Ercan Jan Aktaş yazdı

Gençliğin haysiyet isyanı

Belki de bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen bu gençlik hareketlerinin en önemli ortaklığı, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmaları değil, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğuna dair inancı yeniden yeşertmeleridir. Gençler, kendilerine miras bırakılan eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımı, göçmen ve yabancılara karşı nefreti, güvencesizliği ve iktidar ilişkilerini kaçınılmaz bir kader olarak kabul etmiyorlar. Kendi yaşamlarının seyircisi olmayı reddederek sözün, kararın ve ortak geleceğin öznesi olmak istiyorlar. Bu nedenle mesele yalnızca bir kuşağın öfkesi ya da geçici bir protesto dalgası değildir. Bütün bu gelişmeleri  siyasetin, toplumsal ilişkilerin ve birlikte yaşama kültürünün yeniden kurulmasına yönelik tarihsel bir arayış olarak da okumak mümkündür.

Akın Olgun yazdı

Demirtaş ve tarihin şahitliği

10 yıldır yazan, üreten, anlatan bir Demirtaş gerçekliği var. Tarihi kendine şahit yazan tüm liderler gibi o da notlar düşüyor bugünden yarına. İçeriden dışarıya konuşanların, dışarıdan içeriye seslenenlerden daha derin, daha donanımlı olmasının nedeni, sanıldığı gibi düşünmeye çok vakit bulmalarından değil, düşünmenin ve üretmenin ayakta kalmanın tek yolu olduğunu bilmelerindendir. Duvarları aşan hayalin, aklın izleri bu yüzden edebiyata, sanata, siyasete çok güçlü şekilde akar.

Anasayfa