Baro seçimlerinden taşan şey
DEM Parti’nin, demokratik siyasetteki boşluğu dolduracak şekilde bir hat kurma ve bu hattı muhalefetin merkezi haline getirme politikasından ve bunu son dönemde görünür kılmasından, en çok ana muhalefet içindeki İYİ Partili hücrelerin ve İmamoğlu çevresinin rahatsızlık duyduğu malum. Çerçeve yasa için “hayır” kampanyası örgütleyen aklın nereye ait olduğunu ve bu tavrın nasıl karşıtlık havuzuna akıtıldığını bilenler için bu bir tartışma konusu da değil ayrıca. O havuzdan Kocasakal çıktı işte…

Akın OLGUN
İzmir ve İstanbul Barosu seçimlerini, “seküler milliyetçi” olarak tanımlanan ulusalcılar kazandı ve etkisini en çok çözüm sürecinde göreceğiz.
Peki, İstanbul Barosu’nun ulusalcı, şoven kesimlerin hakimiyetine geçmesi şaşırtıcı oldu mu?
İktidar kanadının ürettiği hukuksuzluk ve süreçle bağlantılı atılmayan adımların yarattığı şüphe ile Yeni Parti ve ilişik çevresinden yükseltilen söylem ve tutumların bir çıktısı olacaktı ve oldu.
Gülen cemaatinin, çözüm karşıtlığının ideolojik zeminini örgütleyen aklı ile sol yapıların “böyle barış olmaz” vs. eleştirisi altında, görüşmeleri şüpheli kılan yaklaşımları, maalesef karşıtlığı “meşru” laştırdı ve “hayır” tutumunu her mahalleye sirayet ettirdi.
Teğmenlere, Onlar TV’de okutulan yemin ile F. Altaylı’nın, hemen baro seçimi öncesi programında ağırladığı Kocasakal PR’ı arasında “dokunaklı” kılınan seküler şovenizm, işte bu sirayetin kullanışlı yansımalarından biriydi.
Yaşananlara ve yaşanacak olanlara dair, fazla naif ve fazla rahat olan hallerimizin, yarın için ibret verici olmasını istemiyorsak, gözü, kulağı dört açma mecburiyetimiz var.
Ana muhalefetin söylemde destekçi ama propagandada karşıt olan tutumunun, şoven cenaha alan açtığı, ideolojik destek sunduğu gerçeği karşımızda duruyor.
Bu durumdan ne iktidar ne de ana muhalefet rahatsız değil.
Çünkü:
Çözüm sürecini sürdürmenin getirisine yatırımlanmış iktidar ile karşısında yer almanın getirisine yatırım yapmış siyaset aklının, bundan yeni güç alanları inşa edeceği çok net.
Her iki cephenin de, Kürt siyasetinin pozisyonunu bozmaya ve kendisine mecbur kılmaya dönük bir pragmatist siyaset ortaklığı içinde olduklarını söylemek de abartılı olmaz.
Bunun anlamı, çözüm sürecinden Kürt siyasetinin güçlü ve belirleyen olarak çıkmasını engellemektir özetle.
Çünkü her iki güç odağının “devlet aklı” birdir ve bu “bir” olanın asıl hedefi, Kürt siyasetinin örgütlü gücünün belirleyen hale gelmesini engellemektir.
Dolayısıyla, Ümit Kocasakal’ın temsil ettiği klik, her iki güç odağı açısından kullanışlı olacaktır.
Her ikisi de hem “olmaz”ları siyasete akıtacak ve baskılayacak hem de bu şoven cenahın söylem ve pratiklerini işaret ederek, sıtmaya razı etme siyasetini çeşitlendirecektir.
Barış merkezli bir yerde duran, yazan, konuşan birçoğumuzun, sürece dair yaklaşımda hâkim olan negatif söylem ve tutumlarını da buna eklemeliyiz.
İyi niyetli ve uyarıcı temelde kurulduğundan şüphe duymadığım yaklaşımların, ortamın ruhunu ele geçiren karşıtlıkla birleştiğinde neyi güçlendirdiği önemlidir ve umarım bu fark edilir.
“Süreç boşa düşüyor”, “enfekte oluyor, oldu”, “böyle yürümez, yürümüyor”, “süreç tehlikede” vb gibi yaklaşımların, çözümün ruhuna da siyasete de paradigmaya da zerre katkı sunduğunu düşünmüyorum.
Hülasa; ulusalcıların zaferi aynı zamanda iktidarın ve ana muhalefetin de zaferidir ve bu zaferdeki paylarını mutlaka isteyeceklerdir.
Son iki yıl içinde ve yoğunlaştırılmış şekilde, ana muhalefete yakın kanallarda, aynı kesime yakın haber sitelerinde, en gerici söylemleri öne taşıyan, ırkçı kişilikleri sabah, akşam sefil şekilde bağırttıranlar ve “sol” görünümlü sağcıları program koltuklarına oturtup, ahkam kestirenler, şimdi Kocasakal’ı tebrik sırasındalar.
Kimi açıktan, kimi utangaçça yapıyor ama keyifli olduklarını gizlemiyorlar.
“AKP-DEM anlaştı” söyleminin, bu duruma paralel devreye sokulması da gözlerden kaçmıyordur. (Bkz. Yeni Partili Bahadır Erdem)
DEM Parti’nin, demokratik siyasetteki boşluğu dolduracak şekilde bir hat kurma ve bu hattı muhalefetin merkezi haline getirme politikasından ve bunu son dönemde görünür kılmasından, en çok ana muhalefet içindeki İYİ Partili hücrelerin ve İmamoğlu çevresinin rahatsızlık duyduğu malum. Çerçeve yasa için “hayır” kampanyası örgütleyen aklın nereye ait olduğunu ve bu tavrın nasıl karşıtlık havuzuna akıtıldığını bilenler için bu bir tartışma konusu da değil ayrıca. O havuzdan Kocasakal çıktı işte…
Her süreç tartışmasında ve seçim öncesinde geleneksel hale gelen “AKP-DEM anlaştı” histerisinin, siyaseti “Nutuk, Kur’an, N. Hikmet” üçlemesiyle okuyanlarda bu kadar hızla karşılık bulması anlamsız olmasa gerek. (Siyasetin lümpenleşmesiyle bağı da var tabi ki)
Erdoğan karşıtlığını süreç karşıtlığıyla iç içe geçiren ana muhalefet içi güçlerin ve çevrelerin, çerçeve yasaya ilişkin “Hayır” tutumunu örgütlemesi ile İstanbul Barosu'nu seküler milliyetçi şoven kesimlerin kazanması arasında var bu yüzden bir bağ...
DEM Parti görünür oldukça, bu histerinin daha da büyütüleceğine şahitlik edeceğiz.
Buradan hareketle; DEM Parti’nin, muhalefet rolünü oynamakta tutuk kalan yanları olduğu, özellikle sürecin birinci eşiğinde, muhalefet zeminini korumakta, toplumsal meselelerde orantılı, güçlü bir alternatif inşa etmekte zorlandığı da söylenebilir.
Hata yapmama kaygısının idareciliğe, idareciliğin edilgenliğe, edilgenliğin “şimdi şey olmasın” tavrına ve “şey olmasın” tavrının inisiyatifi doğru kuramamaya dönük zincirleme sorunlar ürettiği gerçeği de buna eklenebilir.
Elbette bütünü tarif etmiyor bu tespit. Sürecin zorlukları, bölgesel gelişmeler, hassasiyetler, dengeler gibi birçok başlığın, küçümsenmeyecek etkisi de büyük oldu çünkü.
Öte yandan, soğukkanlı, olgun ve sabırlı bir siyaseti temsil ediyor hala DEM Parti.
Bu aynı zamanda Kürt siyasetinin karakterini de yansıtıyor. Ona siyasette esneklik, stratejide akılcılık ve en önemlisi hedefe ulaşmada örgütlü tutum kazandırıyor.
Yıllardır, her türlü saldırıya ve şiddetli baskıya rağmen hala ayakta olabilmesi, omurgasını koruyabilmesi ve “Sezar’ın hakkı Sezar’a” şeklinde saygı görmesi de bununla ilgili olmalı.
Bugün AKP’ye iltica edenlere ve onların kimliklerine baktığımızda, bu gerçek kendisini daha çok hissettiriyor diyebiliriz.
Önümüzdeki dönemin oldukça hareketli ve hızlı geçeceği sır değil.
Özellikle ana muhalefet cephesinde oluşan boşluğu doldurmak isteyen ulusalcı kesimlere karşı alternatif tek örgütlü gücün DEM Parti olduğu gerçeği, kimi çatışma alanlarını da işaret ediyor bize.
Biriken öfkeyi ve iktidara yönelik memnuniyetsizliği Kürt nefreti temelli bir zehirle besleyerek, provakatif kimi tutumların sokağa yansıtılması da olası gözüküyor. 29 Ekim ve 10 Kasım’ın duygusal yoğunluğunu, kutlama ve anma atmosferini araçsallaştırmak isteyen kesimler çıkabilir. Şu anda gayet moralliler çünkü…
Bu ve benzeri durumlara karşı; DEM Parti’nin muhalefetin hakiki sözcüsü olduğunu ortaya koyması, kimi hassasiyetleri “Türkiye siyaseti” temelli ele alarak dengelemesi ve bunun pratiğini, mesajını “kim ne der” e takılmadan görünür kılabilmesi önemli hale geliyor. (Gülistan Koçyiğit’in, durumu dile getiren söylemlerinin farklı kesimlerde yankılanması buna iyi bir örnektir)
Bunun için güçlü bir iletişim ve hareket planına ihtiyaç olduğu ise çok açık.
Derme çatma yöntemlerle sesi duyurmak, görünürlüğü sağlamak ve mesajları milyonlara iletmek olası değil. Dolayısıyla, sosyal medya araçları dahil, bütünlüklü ve birbiriyle koordineli çalışacak bir iletişim planı acil bir ihtiyaç olarak kendini hissettiriyor.
Sürecin “olmuyor” havasının bir anda değişebileceği gerçeğinden hareketle, (ki böyle olacağı kanaatindeyim) hazır olmak ve daha önemlisi hazır olmayı örgütlemek olmazsa olmaz görünüyor.
DEM Parti'nin ve barıştan yana olan her kesimin önünde duruyor bu sorumluluk.


























