Antalya İklim Zirvesi başlıyor:
Ekolojik talana hoş geldiniz!
COP31’in resmî söylemleri süslü cümlelerle "diyalog ve eylem" vurgusu yapıyor. Ancak bu lafların samimiyeti salonlardaki nutuklarla değil, saha uygulamalarıyla ölçülür. Türkiye açısından tablo nettir: Emisyonları gerçekten düşürmek, kömürden derhal vazgeçmek, ekstraktivist politikaları sonlandırmak ve halkın karar süreçlerindeki söz hakkını tanımak.

Menekşe KIZILDERE
9 Kasım’da Antalya’da başlayacak COP31, güya dünyanın iklim krizi karşısında ne yapacağını konuşmak üzere devletleri, şirketleri ve sivil toplumu bir araya getirecek. Zirvenin ev sahibi Türkiye, başkanlığını üstlenen isim ise Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum. Tam da bu noktada çelişki bas bas bağırıyor: İklim krizine çözüm aradığını iddia eden bir iktidar, kendi topraklarında doğayı ve yaşam alanlarını talan eden politikalarıyla ne zaman hesaplaşacak?
Üstelik bu soru retorik bir eleştiriden ibaret değil; karşımızda açık bir ironi var. COP31’in resmî internet sitesine baktığımızda Cengiz Holding zirvenin “uygulama ortakları”, Limak Holding ise “iklim destekçileri” arasında boy gösteriyor. Yıllardır Türkiye’deki ekoloji mücadelesinin hedefinde olan, doğa kırımının simgesi hâline gelen sermaye grupları, şimdi iklim krizinin "çözüm ortağı" olarak vitrine çıkarılıyor. Ekolojik yıkımın bizzat faili olanlar, hangi yüzle iklim krizine çare üretecek?
Toprağın Altındaki Servet, Üstündeki Yaşam
Türkiye’de ekolojik kırımın en vahşi sürdüğü alanların başında madencilik geliyor. Altın, bakır veya kömür uğruna açılan sahalar; sadece kazılan tepelerden ya da kesilen ağaçlardan ibaret değil. Genişleyen her maden sahası; kurutulan su kaynakları, yok edilen tarım alanları, parçalanan ormanlar ve yerinden edilen köylüler demek. Bir maden projesini sadece çıkardığı cevherin parasal karşılığıyla pazarlamak, geride bırakılan yıkımı ve toplumsal maliyeti gizleme gayretidir.
Polen Ekoloji Enstitüsü’nün yayımladığı güncel Türkiye Ekstraktivizm Haritası, bu yağmanın coğrafi boyutunu ve mekânsal kuşatmasını apaçık önümüze koyuyor. Harita; maden ruhsat alanlarından mega projelere, petrol-gaz arama sahalarından ekolojik yıkım odaklarına kadar memleketin neredeyse her karasının nasıl adım adım sermayenin yağma alanına dönüştürüldüğünü gösteriyor. Bu görsel hafıza, karşımızdaki tablonun tekil ya da lokal projelerden ibaret olmadığını, Türkiye coğrafyasının bütünlüklü bir ekstraktivist kıskaca alındığını kanıtlıyor.
Kaz Dağları’nda Akbelen’nde, Varto’da (Gım Gım) direnenlerin haykırdığı ortak sorular net: Bir orman, bir su kaynağı ya da bir yaşam alanı, şirketlerin kâr hırsı uğruna feda edilebilir mi? Bu sorunun yanıtını pazarlanan istihdam masalları veremez. Çünkü kirlenen suyun, yok edilen doğanın ve gasp edilen yaşamın bedelini projenin sahipleri değil, o topraklarda yaşayan halk ödüyor.
Enerji Dönüşümü mü, Yeşil Aklama mı?
Türkiye’nin enerji politikaları da tam anlamıyla bir illüzyondan ibaret. Güneş ve rüzgâr yatırımlarının artması, fosil yakıt bağımlılığının bittiği anlamına gelmiyor. Bir yanda kömür ısrarı sürerken, diğer yanda yeni maden ve gaz sahalarının açılması, "dönüşüm" söyleminin ne kadar samimiyetsiz olduğunu gösteriyor.
Climate Action Tracker’ın Eylül 2026 güncellemesi bu gerçekliği tescilliyor. Kuruluş, Türkiye’nin iklim politikalarını 1,5°C hedefi açısından "aşırı yetersiz" buluyor. Mevcut politikalarla emisyonların 2030’a kadar 2018 seviyesinin yüzde 10-18 üzerine çıkacağı öngörülüyor. Yenilenebilir enerjideki artışa rağmen, fosil yakıtlara sağlanan teşvikler ve elektrik üretimindeki kömür payı, iklim hedeflerinin tamamen kağıt üzerinde kaldığını kanıtlıyor.
Buradaki mesele teknolojiye karşı çıkmak değil; enerji dönüşümünün hangi kapitalist ilişkiler ağı içinde yapıldığıdır. Bir proje sırf "yenilenebilir" ya da "yeşil" etiketi taşıyor diye doğayı, suyu ve yerel halkı yok sayıyorsa adaletten söz edilemez. Fosil yakıtlardan çıkış, doğayı başka bir sermaye birikim alanına dönüştürme kurnazlığı olamaz.
Antalya’da İklim Diplomasisi, Türkiye’de Ekoloji Mücadelesi
COP31’in resmî söylemleri süslü cümlelerle "diyalog ve eylem" vurgusu yapıyor. Ancak bu lafların samimiyeti salonlardaki nutuklarla değil, saha uygulamalarıyla ölçülür. Türkiye açısından tablo nettir: Emisyonları gerçekten düşürmek, kömürden derhal vazgeçmek, ekstraktivist politikaları sonlandırmak ve halkın karar süreçlerindeki söz hakkını tanımak.
COP31’in Antalya’ya getireceği diplomatik hareketlilik ya da turizm geliri, ev sahibinin başarı hikâyesi olarak pazarlanabilir. Ancak bu şov, Türkiye’nin kanayan ekolojik krizinin üstünü örtemez. Bir yanda dünyaya iklim dersi verirken, diğer yanda doğanın sermayenin emrine nasıl sunulduğu gerçeği gizlenemez.
Ekolojistler için COP31, uzaktan izlenecek bir protokol tiyatrosu değildir. Aksine, Türkiye’deki ekolojik talanı uluslararası alanda teşhir etmenin ve mücadeleyi büyütmenin alanıdır. Maden sahalarında, ormanlarda ve derelerin başında yürütülen direnişler, yerel sınırları aşarak ortak bir hat oluşturmalıdır. Bu mücadele, krizin sadece atmosferdeki gazlardan değil, toprağımızı ve suyumuzu gasp eden ekonomik sistemden kaynaklandığını göstermek zorundadır.
Dünyayı Antalya’da ağırlayıp "yeşil vitrin" düzenlemek kolay; asıl mesele kendi ekolojik karnenle yüzleşebilmektir. COP31’in gerçek sınavı da tam olarak burada başlıyor.
Kaynaklar
1. COP31 Türkiye Başkanlığı: Resmi sponsor, uygulama ortağı (Cengiz Holding) ve iklim destekçisi (Limak Holding) listeleri. cop31.tr/partnerler
2. Polen Ekoloji Enstitüsü: Türkiye Ekstraktivizm Haritası. ekolojienstitu.org
3. Climate Action Tracker: Türkiye: İklim Politikaları ve Hedefleri Değerlendirmesi, Eylül 2026. climateactiontracker.org
























