İktidarın karadeliği, muhalefetin süpernovaları
Bu yazı iki sorunun cevabını arıyor: Fon krizi
Şimdi iktidar fon rezaletinin kendi tabanı dahil toplum içinde yol açtığı infialin etkisini yönetmeye çalışırken bir yandan kurduğu bilgisel/medyatik tekelin alanını, kapsamını genişletme yoluna gidiyor, öte yandan zaten yürüttüğü siyasal alanı yargı eliyle düzenleme yani siyaseti de tekelleştirme çalışmalarına devam ediyor. Fon krizinde medyaya baskı sürerken, ilginç bir manzara çıkıyor: Rezalete itiraz eden “iktidar cenahından” isimlere dokunulmuyor.

Ali Duran TOPUZ
AK Parti iktidarı toplumun bilgi edinme hakkı bakımından bir tür karadelik niteliğini taşıdı her zaman. Bu sadece bir sonuç değil, bir politikaydı. Sadece kendi arzuladığı bilgilerin sadece kendi onayladığı mecralar ve isimler üzerinden yayılmasına dayalı, eleştiriye karşı daima tepkili, denetime daima kapalı, parti, idare ve devlet bürokrasisinden bilgi edinme yollarını özenle kapatmayı tercih eden bir iletişim politikası tercih etti.
Belki başlangıçta böylesi bir karartmacı siyasetin anlaşılır bir yanı vardı, “dışlanmışların siyasal hareketi” olarak eski iktidar blokunun bileşenleri/bağlı güçleri (hükümetler, özellikle ordu ile yargı ve elbette medya) tarafından mutlak bir şeffaflığa zorlanıyor, siyaseti iktidar blokunun emrettiği sınırlar içinde, emrettiği tarzda, onayladığı kadrolarla yapmaya mecbur bırakılmak isteniyordu. İlk AK Parti hükümeti Milli Eğitim’e istediği bakanı atayamamıştı mesela, bürokratik kademelerdeki düzenlemeleri “ihanet hareketleri” olarak işaretleniyordu, ideolojilerinden günlük sohbetlerine, giyim kuşamlarından oturup kalkmalarına kadar parti/hareket mensuplarının her şeyi karalayıcı, dışlayıcı, ayrımcı medyatik saldırılara hedef oluyordu. “Siyaset şeffaf olmalı” şiarıyla yürütülen baskılar siyaset yapamayacak kadar göz önünde ve el altında olmaya zorlayınca, siyasetin gerektirdiği mahremiyetin sınırları haksız saldırıları engellemeyi aşıp bütün faaliyet sahasının karartılmasına varacak şekilde genişletildi. Tren kazalarından iş cinayetlerine, yolsuzluklardan norm dışı diğer ilişki biçimlerine her alanda, her süreçte, her vakada bu tutum pekiştirildi.
KAMUSUZ KAMUSAL ALAN
En nihayet partiden ve hükümet ettiği devletten topluma istenmeyen hiçbir bilginin sızmadığı, dahası toplumsal alandaki iletişimi tekele alarak istenmeyen hiçbir sözün yayılmasına, tartışmanın yürütülmesine izin vermeyen yani kamusuz bir “kamusal alan” düzenlemesine varan bir rejim inşasına gelindi. “Dördüncü güç” olarak medya yeni rejimin cumhurbaşkanlığı ofislerinden birinin yetki alanına teslim edildi. Gazetecilik toplum anlamındaki “kamu”nun yararına çalışan değil, “devlet” anlamındaki kamunun hizmetinde memuriyet olarak tescillendi.
İKTİDARIN TOPLUM TASAVVURU
Elbette sadece baskıya uğradığı için mecbur kaldığı bir yol değildi girdiği yol, tercih ettiği ekonomik ve toplumsal politikaların temelinde yer alan neoliberalizmin toplum tasarımı bu yolu tercihli yol olarak öne çıkarıyordu esasen. İdeolojide küçüleceği vaaz edilen devletin elindeki “kamusal birikim”ler yani ortak mallar hızla elden çıkarıldı, acımasız bir birikim rejimiyle mülksüzleştirme süreçleri hızlandırıldı, yoksulların sayısı arttı, yoksulluk derinleştirildi, itiraz imkanları hem örgütlenme hem bilgi alanlarında tasfiye edilerek “kamusallık” en aza indirgendi. Böylece sol eli kesilmiş ama sağ eli yani askeri-polisiye baskı aygıtı azmanlaştırılmış bir devlet, kararlarını sağlıklı kılacak hiçbir şeyi duymayan, görmeyen, bilmeyen ama ırksal-dinsel propaganda eşliğinde militarize edilmiş bir toplum öne çıkmaya başladı. Buna da “yeniden büyük Türkiye”nin inşası denildi.
FON KRİZİ
Gidişatın orta yerinde Fon soygunculuğu patladı. İktidarın “bilgisel karadelik” politikası çöktü, AK Parti’nin iktidar tarihi boyunca ortaya dökülmemiş büyüklükte bilgiler saçılmaya başladı, çünkü soygunun boyutu hem miktar olarak, hem fail sayısı olarak hem de en önemlisi mağduriyet açısından gizlenemeyecek ölçekteydi. Oluşturulan kapalı rejim hem siyasette, hem bürokraside denetimsiz çıkar kümelenmeleri için de gayet uygun bir habitat niteliği taşıyordu. Aynı habitat hem toplumun içinde hem devlet-toplum ilişkisinde de baş edilmesi güç sorunlar üretti. Yeni nesil çeteler, yeni nesil ırkçılık bu habitatın olağan sonuçları.
Şimdi iktidar fon rezaletinin kendi tabanı dahil toplum içinde yol açtığı infialin etkisini yönetmeye çalışırken bir yandan kurduğu bilgisel/medyatik tekelin alanını, kapsamını genişletme yoluna gidiyor, öte yandan zaten yürüttüğü siyasal alanı yargı eliyle düzenleme yani siyaseti de tekelleştirme çalışmalarına devam ediyor. Fon krizinde medyaya baskı sürerken, ilginç bir manzara çıkıyor: Rezalete itiraz eden “iktidar cenahından” isimlere dokunulmuyor. Çünkü iktidar tabanda yükselen itirazları yine kendi kadroları ve mecraları eliyle kendi yapısına dahil etmeye yöneliyor, böylece tabanındaki tepkiyle iktidarın denetleyemediği alanlardaki bilgilerin buluşması engelleniyor. Basitçe söylersek, insanların meseleyi Bahadır Özgür’den değil, Şamil Tayyar’dan öğrenmesini ve ona göre tartışmasını istiyor.
İKİ BARO, TEK İDEOLOJİ
Manzara böyleyken sanki siyaseten özel bir anlamı varmış gibi görünen iki meslek örgütlenmesi seçimi öne çıktı. Önce İzmir Barosu’nu “yeni nesil ırkçılığın” tüm alametlerini gösteren ulusalcı denilen grup kazandı, ardından İstanbul Barosu’nu eski tip ulusalcılığın sembolleşmiş ismi Ümit Kocasakal’ın ekibinin kazandığına şahit olduk. İki seçimde de kazanan ekipler, iktidarın “Terörsüz Türkiye” dediği, Öcalan’ın “barış ve demokratik toplum” programı olarak tanımladığı süreci hedef alıyordu. Bu kesimlere ve seçimleri yorumlayan kesimlerin önemli bir kısmına göre iktidarın “sürecin toplumsallaşması” konusundaki gönülsüzlüğü buna yol açmıştı; sonuçlar aynı zamanda toplumun sürece tepkilerinin bir göstergesiydi. İki seçimde de “meslek meseleleri” siyasal meselelerin çok çok arkasında kalmıştı, dahası kazananlar için ülkede kurumsallaşmış hukuksuzlukların hiçbir önemi yoktu, önemli olan Anayasa’nın ilk dört maddesi, Kürtlerin siyasal alanda ve Kürtçenin kamusal alandaki görünürlükleriydi. O kadar ki İzmir’de kazanan ekipten bir avukat, “Silivri ziyaretlerini” yani hapiste tutulan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile hukuki dayanışmayı bile “suç” sayan bir nutuk atmakta beis görmemişti. İstanbul’u kazanan namlı ulusalcı ise baronun adının Kürtçe yazılışını beceriksizce telaffuz ederek alay etme yolunu seçebilmişti.
İlk bakışta “sürece tepki işte” yorumlarını haklı çıkaran şeyler bunlar.
İKTİDARIN ARZULADIĞI TEPKİ
Elbette tepki olduğu da muhakkak. Fakat ortaya çıkan manzarayı, son yirmi dört yıl içindeki bazı gelişmelerle beraber ele alırsak, bu “tepki”yi iktidarın gayet arzuladığını, hatta muhtemelen teşvik ettiğini bile söyleyebiliriz. Nitekim İstanbul seçimlerinde en çok atılan slogan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” olduysa, en çok görülen sembol de meşhur “kurt başı” oldu. Bu durumda süreç gerçekten devam ediyorsa, iktidar gerçekten bir “Türk-Kürt kardeşliği” inşası peşindeyse, sonuçlar bu inşaya pek yarıyor görünmüyor. İstanbul Barosu’nda “kaybeden” kesim, sürecin desteklenmesini arzulayan gruplardan oluşuyor. Ne İzmir ne de İstanbul barosunun yeni yönetimleri, seçimlerdeki iddialarını yerine getirecek imkanlara sahip, daha önce de ulusalcılar yönetimdeyken iktidarın isteyip de yapamadığı hiçbir düzenleme yok. Gerçekte “kamuoyu”nu etkileme güçleri de hayli sınırlı, dahası artık bir “kamusal alan” kalmamışken sınırlı güçlerinin hedeflerini sağlayabileceğini söylemek saçma. İki seçim de iktidarı “demokratik yöne” evriltecek bir sonuç getirmiş değil. Zaten seçilenler demokrasi iddiası filan da taşımıyorlar.
DEMOKRATİK POTANSİYELLERİN TASFİYESİ
Medya sahasında kamu yararını gözeten t24 gibi ciddi ve saygın gazetelerin kapatılması ya da demokrasi ve hukukun üstünlüğü iddiasını taşıyan Yeni Parti tabanını etkileyen Halk TV’nin yok edilmesi, iyi gazetecilik peşindeki kişilere yönelik hapis, ev hapsi, denetimli serbestlik gibi araçlarla yoğun yürütülen yoğun baskılar, manzarayı şu hale getiriyor:
Bir yandan iktidar ve denetimindeki tekelleşmiş medya, öte yanda sadece ırkçı-ayrımcı söylemlere dayanan, muhalif görünümlü medya. Yani bir yanda Cumhur ittifakı, karşı tarafta Zafer Partisi, İYİ Parti ve Anahtar Parti. Hem medya hem siyaset sahasında bu iki kutbun orta yerinde Kürtler duruyor.
Kamuyu etkileyebilecek demokratik potansiyelli medyanın yok edilmesiyle, meslek kuruluşlarında demokratik grupların iktidardan uzaklaştırılması birbirini tamamlıyor.
MASADAKİ “HUKUK”UN ZEMİNSİZLİĞİ
Bunun anlamı açık: Gerçekten masa varsa, “hukuk ve demokrasi zemini” talep edenlerin elini güçlendirecek aktörler kamusal alanda görünmeyecek. Bunun yerine “istediğimiz yap yoksa yok ederim” diyen iktidar bloku ile “istediklerini yapma, hepsini yok et” diyen sözde muhalefet kişi, kurum ve kuruluşlar sahneyi dolduracak. Yani masada “hukuk ve demokrasi” olsa bile hiçbir yerde “zemin” kalmayacak.
Süpernova gibi aniden patlayıp göz alıcı ışıklar yayan iki baronun yönetimine gelen heyetler, sadece ideolojilerinin demokrasi düşmanlığıyla maruf kısıtlı kapasiteleri itibarıyla değil, iktidarın hamlelerine uyum kapasiteleriyle de iyi biliniyor. İzmir ve Afyon belediye başkanları, eskiden terörist muamelesi görüp şimdi iktidar rozetiyle ortalıkta dolaşan sabık teğmen, başörtüsüne karşı kamuoyunu nefretle dolduran programlardan iktidar saflarına sıçrayan ex darbeci gazeteci ve Erdoğan’dan fırçayı yedikten kısa süre sonra büyükelçiye dönüşen sabık Barolar Birliği Başkanı, bu iki siyasal küme arasındaki kimyasal dönüşüm kapasitesinin unutulmaz figürleriydi. Zaten İzmir barosu heyetinden biri Atatürkçülüğü “devletin düzenlediği 10 Kasım etkinliklerine katılma” olarak tanımlarken bu kimyasal etkileşimin formülünü de ilan etmişti. Hasılı bu muhalif görünümlü “süpernova”lar, iktidarın ürettiği “karadelik”leri büyütmek için gayet yararlı, kullanışlı figürlerden ibaret.
NOT
İktidarı ve iktidarın “en ziyade müsaadeye mazhar” saydığı muhalefetleri eleştirmek, bizi “hukuk ve demokrasi” blokundakilerin ya da orada olmaları gerekenlerin eksiklerini, hatalarını, sorunlarını görmemeye itmemeli. Baro seçimlerini kaybedenler “karşı tarafta” olan bitenlerden daha çok kendi taraflarındaki sorunları, eksiklikleri görmeye, çözmeye yönelmek zorunda. Elbette meslek örgütü seçimleriyle genel siyasal seçimler çok farklı şeyler, fakat her yerdeki, her alandaki “hukuk ve demokrasi” güçleri açısından ibret olacak, ders çıkarılacak, yol gösterecek ortak boyutlar olduğu da aşikar.
























