5 Kasım 2026 Nûmedya24
Köşe Yazısı

Zilan'da katliamdan sonra: Kayyum, sürgün ve gasp edilen bir memleket

Oysa Zilan'ın tarihini yazmak, yalnız öldürülenlerin izini sürmek değildir. Sağ kalanların başına gelenleri, sürgünde doğan ve büyüyen çocukları, yirmi yıl sonra harap köylerine dönen aileleri, el değiştiren arazileri ve yasak bölge ilan edilen bir memleketin yeni sahiplerini de araştırmak gerekir. Çünkü 1930 yazında Zilan'da yaşanan katliam, geride kalan Kürtlerin hayatını belirleyen uzun bir sürecin başlangıcı olmuştu.

Fotoğraf: Nûmedya24

Sedat ULUGANA

1930 yazında Zilan'da binlerce Kürt katledildi. Köyler yakıldı, insanlar öldürüldü, sağ kalanların bir bölümü canını kurtarmak için İran'a sığındı. Fakat Zilan'ın hikâyesi, çoğu zaman anlatıldığı gibi, o yazın son günlerinde bitmedi. Aksine, katliamdan sağ kurtulanlar için yaklaşık yirmi yıl sürecek başka bir felaketin kapısı açıldı. Bu kez mesele yalnızca insanların hayatı değildi; köyleri, tarlaları, meraları, evleri, hatta ölülerinin gömülü olduğu topraklardı. Cumhuriyet idaresi, askerî harekâtın ardından Zilan'ın nüfusunu, mülkiyetini ve idari yapısını yeniden düzenlemeye girişti.

Zilan'da yaşananları yalnızca 1930 yazındaki askerî operasyonlarla sınırlandırmak, katliamın ardından kurulan düzeni ve bu düzenin kimlere ne kazandırdığını gözden kaçırmak demektir. Nitekim dönemin Bakanlar Kurulu kararları, Meclis tutanakları, gazeteleri ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi raporları bir arada okunduğunda karşımıza oldukça berrak bir manzara çıkıyor. Devlet, öldürülenlerin ardından hayatta kalan Kürtleri de memleketlerinden uzaklaştırmış, bölgenin önemli bir kısmını yerleşime yasaklamış, topraklar üzerinde yeni tasarruflarda bulunmuş ve nihayet Erciş ile Van Gölü havzasının nüfus yapısını kendi siyasal tercihleri doğrultusunda değiştirmeye çalışmıştı.

İşe önce katliamın faillerini güvence altına alarak başladılar.

20 Temmuz 1931'de kabul edilen 1850 sayılı Kanun, 20 Haziran ile 1 Aralık 1930 tarihleri arasında Erciş, Zilan ve Ağrı Dağı çevresinde isyanın bastırılmasıyla bağlantılı olarak işlenen fiillerin suç sayılmayacağını hükme bağlıyordu. Üstelik bu hukuki koruma yalnızca asker ve devlet memurlarına tanınmamıştı. Bekçiler, korucular, milisler ve bunlarla birlikte hareket eden siviller de kanunun kapsamına alınmıştı.

17 Temmuz 1931 tarihli Milliyet gazetesi, henüz kanun kabul edilmeden haberi şu başlıkla duyurmuştu: “İsyanı bastırırken işlenen ef'al suç sayılmayacak.”

Haberin başlığını bir kez daha okumakta yarar var. Burada işlenmiş suçların affedilmesinden söz edilmiyordu. Kanun, belirli bir dönemde ve belirli bir coğrafyada işlenen fiillerin doğrudan suç sayılmayacağını ilan ediyordu. Böylece katliama katılan askerî ve sivil unsurların yargılanmasının önüne önemli bir hukuki engel çıkarılmış oluyordu.

Aslında kanun, Zilan'daki şiddetin kimler eliyle yürütüldüğüne ilişkin de önemli bir itiraftı. Çünkü devlet, askerlerin yanında bekçileri, korucuları, milisleri ve sivilleri de sayma ihtiyacı duymuştu. Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren Kürdistan'da kullanılan yerel silahlı güçlerin bu harekâttaki rolü, kanunun metninde açıkça görülüyordu. Devlet, kendi askerleriyle birlikte hareket eden bu grupları da koruma altına almıştı.

Peki katliamdan sağ kurtulan Kürtlere ne oldu?

4 Ekim 1931 tarihli ve 11825 sayılı Bakanlar Kurulu kararı bu sorunun cevaplarından birini veriyor. Kararnameye göre, Zilan ahalisinden 230 kişinin 885 sayılı İskân Kanunu'nun üçüncü maddesi uyarınca Batı vilayetlerine nakledilmesi kararlaştırılmıştı. Belgede bu insanların bir kısmının hapiste bulunduğu, diğerlerinin ise çevre köylere yerleştirilmiş olduğu belirtiliyordu.

Demek ki insanlar önce katliamdan kurtulmuş, ardından ya hapse atılmış ya da köylerinden uzaklaştırılmışlardı. Devlet bununla da yetinmemiş, onları bu kez yüzlerce kilometre uzağa sürmeye karar vermişti.

1932'de sürgünler devam etti. Arşiv kayıtlarında 180 ve 475 kişilik yeni nakillerden söz ediliyor. Bu iki sayının ayrı sevk kafilelerini mi, yoksa aynı sürecin farklı aşamalarını mı gösterdiği henüz kesinleşmiş değil. Ancak 475 kişinin gönderildiği vilayetlere ilişkin kayıtlar oldukça ayrıntılı. Zilanlılar önce Konya'da yaklaşık yirmi gün bekletilmiş, ardından Aydın, Denizli, Çanakkale, Burdur, Sinop, Tekirdağ, Bolu, Samsun, Isparta, Manisa ve Kırklareli gibi birbirinden uzak yerlere dağıtılmıştı.

Bazı aileler Akbük'e, bazıları Çorlu'ya, bazıları Kulu'ya, bazıları da Akhisar çevresine gönderilmişti. Birbirleriyle akrabalık ve aşiret bağları bulunan insanların farklı vilayetlere dağıtılması, sürgünün aileler ve yerel topluluklar üzerindeki etkisini daha da ağırlaştırıyordu.

İşin bir başka ilginç tarafı, devletin bu sürgünlerde kendi ordusunda askerlik yapmış Kürtleri de esirgememesiydi. 2 Nisan 1932 tarihli kararda, Zilan harekâtı sırasında başka bölgelerde askerlik yapan ve daha sonra terhis edilen kişilerin aileleriyle birlikte Edirne ve Tekirdağ'a gönderilmeleri isteniyordu.

Cumhuriyet ordusunda askerlik görevini yerine getirmiş olmanızın pek bir kıymeti yoktu. Zilanlı olmanız yeterliydi.

1932 Haziran'ında gazeteler, doğu vilayetlerinden Batı'ya 2.774 kişinin nakledildiğini yazıyordu. Elbette bu rakamın tamamı Zilanlılara ait değildi. Ancak aynı dönemde gerçekleştirilen sürgünlerin boyutlarını göstermesi bakımından önemlidir. Zilan'dan kaç kişinin, hangi tarihlerde ve hangi vilayetlere gönderildiğini kesin biçimde belirlemek için sevk cetvellerini, Bakanlar Kurulu kararlarının eklerini ve yerel nüfus kayıtlarını karşılaştırmak gerekiyor. Ne var ki ilgili arşiv malzemesinin tamamına erişebilmiş değiliz. Dolayısıyla burada verdiğimiz rakamlar, sürgün edilenlerin nihai sayısı olarak görülmemeli.

Bu kararnamelerin insan hayatında neye karşılık geldiğini ise yıllar sonra görüştüğüm Zilan tanıklarından dinledim. Temmuz 2012'de mülakat yaptığım Şöhret Şam, henüz çocukken ailesiyle birlikte Isparta'ya sürgün edilişlerini anlatmıştı. Türkçe bilmiyorlardı. Hiç tanımadıkları bir coğrafyaya götürülmüş, büyük sıkıntılar yaşamışlardı. Babası Adana Hapishanesi'nden çıktıktan sonra ailenin yanına gönderilmiş, bir süre sonra da orada hayatını kaybetmişti. Aile daha sonra başka bir yere sevk edilmişti.

Bir Bakanlar Kurulu kararında birkaç satırla anlatılan “nakil ve iskân” işleminin gerisinde böyle hayatlar vardı. İnsanların çocuklukları, aileleri, anadilleri, geçim kaynakları ve memleketleriyle bağları, devletin sıradan bir idari işlem gibi kayda geçirdiği sürgünlerle altüst edilmişti.

Bazı aileler üzerindeki sürgün kararları on beş yıl boyunca yürürlükte kaldı. Örneğin Adana Hapishanesi'nde ölen Ali oğlu Ahmedê Çiqle ile Mustafa oğlu Susli Abdullah'ın ailelerine ilişkin kararlar ancak 3 Ocak 1947'de kaldırıldı. İlk sürgün kararının üzerinden yaklaşık on beş yıl geçmişti.

Katliamda öldürülmemiş olmak, Zilanlıların devletin elinden kurtulduğu anlamına gelmiyordu.

Üstelik bu yıllarda devlet yalnızca kırsal nüfusu yerinden etmiyordu. Erciş'in yerel idaresine de müdahale edilmişti. 20 Şubat 1932'de, 1930 tarihli Belediye Kanunu'na dayanılarak Erciş'in de aralarında bulunduğu bazı belediyelerin yönetimine merkezden atamalar yapıldı. Başka bir ifadeyle, bugün kayyım diye adlandırdığımız müdahalenin erken Cumhuriyet dönemindeki örneklerinden biri Erciş'te yaşandı.

Dönemin belediye yönetimine ilişkin yazışmalarda, İdris Erdinç'in geçmişte Hoybun'la ilişkili olduğu iddiaları ve yeni bir seçim sonucunda Kürt siyasal çevrelerine yakın kişilerin belediyeyi yönetme ihtimali gibi kaygılar öne çıkıyordu. Dolayısıyla mesele yalnızca belediyenin idari işleyişi değildi. Merkezî yönetim, Erciş'teki siyasal iradenin hangi çevrelerin elinde bulunacağını da denetim altında tutmak istiyordu.

Zilan'da Kürt köylüleri sürgüne gönderen idare, Erciş'te belediyenin başına kimin geçeceğini de belirliyordu. Aradan neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen bu idari alışkanlığın bütünüyle tarihe karıştığını söylemek hayli güç.

Gelelim sürgünün bir başka ve belki de en önemli tarafına.

Zilanlı Kürtler Batı vilayetlerine dağıtılırken, Erciş ve Van Gölü havzasına yeni bir nüfus yerleştirilmesi için de çalışmalar yürütülüyordu. 28 Ağustos 1933 tarihli Son Posta gazetesi, Sovyetler Birliği'nden gelen 19 hanenin Erciş'e yerleşmek üzere başvurduğunu bildiriyordu. Haberde 500 hanenin daha gelebileceği yazılmıştı.

4 Aralık 1933 tarihli Bakanlar Kurulu kararında ise Kars'ın Arpaçay kazasına bağlı Kümbet köyünden 21 hanede 138 kişinin Erciş'e yerleştirilmesi öngörülüyordu. Kararnamede bu nüfusun kimliği “Türk ırkına mensup” sözleriyle tanımlanmıştı.

Buradaki ırk vurgusu üzerinde durmak gerekiyor.

Cumhuriyet yönetimi bir taraftan Zilan'ın Kürt nüfusunu dağıtırken, diğer taraftan bölgeye yerleştirmek istediği insanların etnik kimliğini resmî kararlarına yazıyordu. Söz konusu olan, yalnızca boşalmış köylere insan yerleştirmek değildi. Nüfusun kimlerden oluşacağı da devletin doğrudan ilgilendiği bir meseleydi.

Nitekim Eylül 1932'de Sürmene'den Van çevresine gönderilmesi düşünülen 140 aile için konut yapılması gündeme gelmişti. Kasım 1933'te Trabzon ve Çoruh taraflarından 2.692 hanede toplam 9.836 kişinin Van Gölü havzasına aşamalı biçimde yerleştirilmesini öngören başka bir karar alındı. Bu planların hangi ölçüde uygulandığını ayrıca araştırmak gerekiyor. Fakat devletin bölgenin nüfus yapısını değiştirme yönündeki iradesi, kararların kendisinden anlaşılabiliyor.

Bu siyasetin düşünsel arka planını görmek isteyenler, İsmet İnönü'nün 1935 yılındaki Şark gezisi notlarını okusun.

İnönü, 11 Temmuz 1935'te Erciş'e gelmiş, burada birkaç saat kalmıştı. Notlarında 1930'daki olaylar sırasında kasabayı savunanların “kahramanlık” hikâyelerini heyecanla dinlediğini yazıyordu. Ardından kasabanın okulunu anlatmıştı. Okul yıkık döküktü. Sıra bulunmadığı için çocuklar derslere gidemiyordu. Fakat İnönü'nün dikkatini çeken asıl meselelerden biri, Ercişlilerin çevrelerine Türk muhacirler yerleştirilmesini istemeleriydi.

Bu talebi değerlendirirken kullandığı ifade, dönemin zihniyetini bütün açıklığıyla gösteriyor:

“Umman içinde kalmış gibi Türk sitelerinin boşluktan ve yalnızlıktan ürküntü hissettikleri sezilir.”

Ne tuhaf değil mi? Yüzyıllardır Kürtlerin yaşadığı toprakların ortasında bulunan bir kasaba, devletin başındaki isimlerden biri tarafından adeta yabancı bir ummanın ortasındaki Türk yerleşimi olarak görülüyordu. Çevredeki Kürt köyleri, insanlar, diller ve tarihsel hayat, bu tasavvurun içinde bir tür boşluğa dönüşüyordu.

İnönü'nün notlarındaki tarım, eğitim ve nüfus hakkındaki değerlendirmeleri birlikte okunduğunda devletin bölgeye nasıl baktığı daha iyi anlaşılıyor. Erciş'in etrafına Türk muhacirler getirilecek, bunların modern tarım yöntemlerini yayacağı umulacak, böylece hem ekonomik hem de kültürel bakımdan arzu edilen bir dönüşüm sağlanacaktı.

1934 tarihli 2510 sayılı İskân Kanunu da bu anlayışı daha geniş bir hukuki çerçeveye oturtmuştu. Nüfusun dağılımı “Türk kültürüne bağlılık” esasına göre düzenleniyor, ana dili Türkçe olmayan toplulukların kendi aralarında yeni köy ve mahalleler oluşturmasına sınırlamalar getiriliyor, aşiretlerin toplumsal ve ekonomik varlığına müdahale ediliyordu.

Kanun, Türkiye'yi iskân bakımından farklı bölgelere ayırmıştı. Devlet, kimlerin hangi bölgelerde yaşayacağını, hangi toplulukların Türk kültürüne benzetileceğini ve hangi bölgelerin yerleşime kapatılacağını belirleme yetkisini kendisinde topluyordu.

Fakat Zilan için bu kanunun çıkmasını beklemeye gerek kalmamıştı. Sürgünler 1931'de başlamış, köyler daha önce boşaltılmış, bazı bölgeler zaten yasaklanmıştı. 1934 İskân Kanunu, bu uygulamaları ülke çapında daha sistemli bir çerçeveye kavuşturdu.

Bu arada devletin ve Erciş'teki yerel yöneticilerin Zilan'da yaşananları nasıl hatırladıklarına da bakmakta yarar var.

20 Nisan 1933 tarihli Son Posta gazetesinde “Erciş'te Her Sene Bir Panayır Açılacak” başlığıyla yayımlanan habere göre 3 Temmuz, kasabada “isyandan kurtuluş” günü olarak kabul edilecek ve bu tarihten itibaren bir hafta boyunca panayır düzenlenecekti.

Zilanlıların yakınlarını kaybettiği, köylerinin yakılıp yıkıldığı günler, Erciş'te kutlanacak bir kurtuluş hadisesine dönüştürülmek isteniyordu.

Doğrusu, katliamın yıldönümüne panayır yakıştırmak da dönemin idarecilerine nasip olmuştu. Bir tarafta ölülerini arayan, sürgünde yaşamak zorunda bırakılan insanlar; diğer tarafta zafer ve kurtuluş adına hazırlanan şenlikler...

Zilan'ın resmî hafızadaki yeri ile Kürtlerin hafızasındaki yeri arasındaki uçurumu bundan daha iyi anlatan pek az belge vardır.

Ancak Zilanlıların başına gelenler bununla da sınırlı değildi.

Katliamın ardından Zilan'ın önemli bir kısmı “memnu mıntıka”, yani yasak bölge ilan edildi. Köylere dönüş engellendi; bölgedeki tarım ve hayvancılık faaliyetleri kısıtlandı. Bu yasak, geçici bir askerî tedbir olmaktan çıkarak yaklaşık yirmi yıl sürdü.

1948 ve 1949 tarihli arşiv belgelerinde, kimi çobanlara belirli sürelerle ve jandarma gözetiminde otlatma izni verilmesine ilişkin kararlar bulunuyor. Bu kayıtlar, yasak bölgenin ne anlama geldiğini gösteriyor. İnsanların kendi köylerinin meralarında hayvanlarını otlatmaları bile devletin iznine bağlıydı.

30 Ocak 1946 tarihli bir CHP raporunda, yasak bölge oluşturulmadan önce burada yaklaşık kırk köy bulunduğu belirtiliyordu. Raporda sürgünlerin istenen sonucu vermediğinden de yakınılıyordu. Batı'ya gönderilenlerden 34 ailede 99 kişi firar etmiş, 29 ailede 117 kişi kefaletle tutulmuş, 56 ailede 222 kişi ise sürgün yerlerinde kalmıştı.

Anlaşılan, Kürtleri memleketlerinden sürmek kolay olmuştu ama onların memleketlerine dönme arzusunu ortadan kaldırmak o kadar kolay değildi.

1947'de Demokrat Parti'nin Zilan'daki yasak bölge uygulamasına itiraz etmesiyle mesele yeniden Meclis gündemine taşındı. Celâl Bayar'ın öncülük ettiği muhalefet, yasağın artık kaldırılması gerektiğini savunuyordu. Bu çıkışa en sert tepkilerden biri Nihat Erim'den geldi. Erim, geçmişte uygulanan iskân siyasetini savunurken, yaklaşık 15 bin kişinin Batı'ya nakledilmesinde bizzat Celâl Bayar'ın rol oynadığını hatırlatıyordu.

Erim'e göre o dönemde böyle bir tedbir alınması son derece isabetliydi. Demokratlar ise şimdi aynı tedbire gerek kalmadığını söylüyordu.

Dönemin siyasal tartışmasının ilginç tarafı burada yatıyor. İktidar ile muhalefet arasında sürgünlerin ahlaki veya hukuki meşruiyetinden çok, bu uygulamaların artık gerekli olup olmadığı tartışılıyordu. Zilanlıların yirmi yıla yaklaşan mahrumiyetleri ise daha çok idari bir mesele olarak ele alınıyordu.

14 Ocak 1949'da Kars milletvekili Hüsamettin Tugaç, Erciş ile Ağrı arasındaki Zeylan Deresi ve Muratbaşı'nın hâlâ yasak bölge olduğunu Meclis'te yeniden gündeme getirdi.

Düşünün, 1930'dan beri tam on dokuz yıl geçmişti. Bir zamanlar burada yaşayan ailelerin önemli bir bölümü hâlâ kendi köylerine dönemiyordu.

Üstelik yasağın kaldırılmasını isteyenler yalnızca sürgün edilmiş Kürtler değildi. Katliam döneminin yerel siyasetinde rol almış isimler de artık Zilan'ın açılmasını talep ediyordu. Ancak onların bu isteğinin gerekçeleri biraz farklıydı.

Erciş Belediye Başkanı Süleyman Erdinç'in 30 Mayıs 1949'da Sahir Sılan'a gönderdiği mektup bu bakımdan hayli öğreticidir. Erdinç, mektubunda ilçenin yol, köprü, okul ve sulama sorunlarını uzun uzun anlatıyor, ardından asıl meseleye geliyordu:

“Esas derdimiz olan Zeylan yasak bölgesinin açılması...”

Belediye başkanına göre bölge yeniden tarım ve hayvancılığa açılırsa devlete her yıl yüz binlerce liralık gelir sağlanabilecekti. Erdinç, yasağın kaldırılması için görüştüğü bakanların da kendisine söz verdiğini belirtiyor, meselenin çözülmesi için yardım istiyordu.

İnsan burada ister istemez şu soruyu soruyor: Zilan'ın topraklarının yeniden işletilmesini isteyenler, bu topraklardan sürülen insanların geri dönmesini de aynı hevesle istiyor muydu?

Belgeler, bu iki talebin her zaman aynı anlama gelmediğini gösteriyor.

Nitekim 1949 yazında gazetelerde başka haberler belirmeye başladı. Zilan'da büyük bir devlet harası kurulacaktı. Temmuz ayında Zafer gazetesinde “Zeylan'daki Doğu Harası” için mühendis arandığı duyuruluyor, 7 Ağustos tarihli Ulus gazetesinde bölgenin uzmanlarca uygun bulunduğu belirtiliyordu. Eylül ayında ise haraya damızlık hayvan gönderileceği haberleri çıkmıştı.

İşin geldiği yere bakınız. Yıllardır sahiplerinin girmesine izin verilmeyen topraklar, şimdi devletin hayvancılık işletmesi için uygun bulunuyordu. Zilanlılar kendi köylerinin yolunu tutamıyor, fakat devlet aynı arazilerde hara kurmak üzere hazırlık yapıyordu.

1952'de yayımlanan haberler, bu girişimin mülkiyet bakımından da ciddi sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Vatan gazetesinin 12 Kasım 1952 tarihli Van özel ilavesinde, Altındere Harası için on iki köyün arazisinin kamulaştırıldığı yazılmıştı.

22 Aralık 1952'de Van milletvekili Ferid Melen'in Meclis'te gündeme getirdiği meseleye verilen cevaplarda, 1950–1952 yılları arasında kamulaştırmalar için 490 bin lira ödendiği belirtiliyordu. Ancak ödenmesi düşünülen 100 bin liralık başka bir tutar durdurulmuştu. Zira Maliye Bakanlığı, bazı arazilerin daha önce Hazineye geçmiş olabileceğini ileri sürüyordu.

Böylece Zilan'da hayli tuhaf bir mülkiyet meselesi ortaya çıkmıştı. Devlet, bir taraftan bazı arazilerin kamulaştırılması için bedel ödüyor, diğer taraftan aynı toprakların zaten kendisine ait olabileceğini savunuyordu.

Yıllar önce bu topraklardan sürülen Kürtlerin durumu ise çok daha ağırdı. Köylerine dönmek istiyorlar, fakat bu kez kendi mülkleri üzerindeki haklarını yeniden ispatlamak zorunda kalıyorlardı.

1 Temmuz 1950 tarihli ve 3/11461 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Zilan'ın da aralarında bulunduğu bazı yasak bölgelerin yeniden yerleşime açılması kararlaştırıldı. 29 Ocak 1951'de İçişleri Bakanı Rükneddin Nasuhioğlu, Meclis'te Zilan'a dönüşler hakkında bazı rakamlar verdi. Buna göre 22 köye, 165 hanede toplam 1.007 kişi dönmüştü.

Yirmi yıl sonra devletin açıkladığı dönüş rakamı buydu.

Fakat bu sayıdan geriye ne kadar büyük bir felaket kaldığını anlayamıyoruz. Kaç kişi sürgünde öldü? Kaç aile memleketine dönemedi? Kaç kişi döndüğünde köyünü harabe hâlinde buldu? Hangi araziler başkalarının kullanımına geçti? Sürgüne gönderilen ailelerin çocukları hangi vilayetlerde hayat kurmak zorunda kaldı?

Bütün bu soruların cevapları henüz tam olarak ortaya çıkarılabilmiş değil.

1951 tarihli 5826 sayılı Kanun, yasaklığı kaldırılan yerlerde köylerin yeniden kurulmasını düzenliyordu. 1953 tarihli 6093 sayılı Kanun ise daha önce Hazineye geçmiş bazı taşınmazların eski sahiplerine iade edilmesine ilişkin hükümler getirdi.

Fakat yirmi yıl sürgünde yaşamış bir ailenin eski köyüne dönmesi, oradaki hayatına kaldığı yerden devam edebilmesi anlamına gelmiyordu. Köylerin yeniden kurulması için başvurular yapılacak, komisyonlar oluşturulacak, arazilerin mülkiyeti araştırılacak, kimlere hangi yardımların verileceği belirlenecekti.

1930'da askerî harekâttan sağ kurtulan Kürtler, 1950'lerde kendi topraklarının sahibi olduklarını devlete yeniden anlatmak zorunda kalmışlardı.

Zilan'ın sonraki tarihine ilişkin üzerinde durulması gereken bir başka mesele de Ulupamir'dir.

1982 yılında Afganistan'dan ayrılıp Pakistan üzerinden Türkiye'ye gelen Rahmankul Han önderliğindeki yaklaşık 1.150 Kırgız, devlet tarafından kabul edildi. Daha sonra Bonizli, Birhan ve Milk köylerinin arazileri üzerinde yeni bir yerleşim oluşturuldu. Ulupamir adı verilen bu yerleşim, 1990'lı yıllarda koruculuk sistemiyle de anılır hâle geldi.

Elbette 1982'deki bu iskân kararı ile 1930'lardaki sürgün ve yerleştirme politikalarını, aralarında hiçbir kesinti yokmuş gibi aynı idari sürecin parçaları saymak doğru olmaz. Fakat Ulupamir'in kurulduğu toprakların önceki sahipleri, bu arazilerin hangi süreçlerden geçerek devletin tasarrufuna girdiği ve Zilanlı ailelerin mülkiyet haklarının ne olduğu soruları hâlâ ortadadır.

Burada başka bir coğrafyadan göç etmek zorunda kalmış Kırgızların kendisini tartışmanın merkezine koymak da meseleyi yanlış yere taşır. Tartışılması gereken, Zilan'ın eski köylerinin ve arazilerinin tarihidir.

Bütün bu belgeler bir arada ele alındığında, Zilan Katliamı'nın ardından yaşananların sıradan bir asayiş meselesiyle açıklanamayacağı görülüyor. Katliamın faillerine hukuki koruma sağlanmış, sağ kalan Kürtler sürgüne gönderilmiş, köyler yasak bölge ilan edilmiş, bölgeye yeni nüfus yerleştirilmesi için kararlar alınmış ve zamanla aynı topraklar üzerinde devlet işletmeleri kurulmuştur.

Bunlar birbirinden bağımsız, tesadüfen aynı coğrafyada gerçekleşmiş olaylar değildir. Kararların tarihleri, gerekçeleri ve uygulandıkları yerler, Zilan'da askerî harekâtın ardından uzun süreli bir idari ve toplumsal dönüşümün hedeflendiğini gösteriyor.

Devletin resmî belgelerinde bu politikanın adı bazen “asayiş”, bazen “iskân”, bazen “memnu mıntıka”, bazen de “maariften istifade ettirmek” olmuştu. Zilanlıların hayatındaki karşılığı ise sürgün, yoksulluk, ailelerin parçalanması ve memleketlerinden uzak tutulmaktı.

Burada asıl dikkat çekici olan, devletin kendi belgelerinde dahi gizlemeye ihtiyaç duymadığı nüfus siyasetidir. Kürtler Batı'ya nakledilirken, bölgeye “Türk ırkına mensup” nüfus yerleştirilmesi kararlaştırılıyor; İnönü, Erciş gibi Türk yerleşimlerini çevrelerindeki Kürt coğrafyasında birer ada olarak tasvir ediyordu. Bu belgeler, Zilan'ın boşaltılmasının yalnız askerî bir güvenlik tedbiriyle açıklanamayacağını, bölgenin etnik ve kültürel yapısının değiştirilmesine dönük daha geniş bir siyasetle ilişkili olduğunu gösteriyor.

Zilan Katliamı üzerine yıllardır yapılan tartışmalarda, doğal olarak, öldürülen insanların sayısı ve askerî harekâtın nasıl yürütüldüğü öne çıkıyor. Oysa katliamın ardından kurulan düzen, en az harekâtın kendisi kadar araştırılmayı hak ediyor. Özellikle sürgün edilen ailelerin listeleri, eski köylerin mülkiyet kayıtları, yasak bölgedeki arazilerin kimlerin kullanımına bırakıldığı ve yeni iskân edilen nüfusa hangi toprakların tahsis edildiği konularında hâlâ ciddi boşluklar bulunuyor.

Bu eksikliklerin bir kısmı arşivlere erişim sorunundan, bir kısmı ise bugüne kadar yapılan çalışmaların daha çok askerî harekâta yoğunlaşmasından kaynaklanıyor.

Oysa Zilan'ın tarihini yazmak, yalnız öldürülenlerin izini sürmek değildir. Sağ kalanların başına gelenleri, sürgünde doğan ve büyüyen çocukları, yirmi yıl sonra harap köylerine dönen aileleri, el değiştiren arazileri ve yasak bölge ilan edilen bir memleketin yeni sahiplerini de araştırmak gerekir.

Çünkü 1930 yazında Zilan'da yaşanan katliam, geride kalan Kürtlerin hayatını belirleyen uzun bir sürecin başlangıcı olmuştu.

Şöhret Şam'ın 2012'de anlattıklarını bugün yeniden düşündüğümde, arşivlerdeki sürgün kararları başka bir anlam kazanıyor. Devletin birkaç satırla Batı'ya nakledilmelerini kararlaştırdığı insanların bir kısmı ömrünü memleketinden uzakta tamamladı. Bazıları Zilan'a ancak yıllar sonra dönebildi. Bazıları ise köylerinin ve topraklarının ne olduğunu bir daha göremedi.

Cumhuriyet, Zilan'da öldürdüklerinin hesabını vermedi. Hayatta kalanları ise uzun yıllar kendi memleketlerine sokmadı.

1930'dan 1950'ye uzanan bu hikâyede yalnız bir katliamın değil, katliamdan sonra geriye kalan hayatın da nasıl devletin tasarrufuna bırakıldığını görüyoruz.

İlgili Haberler

Doğu Ergil yazdı

Devlet aklı ile iktidar çıkarı arasındaki gerilim olabilir mi?

Bir ülkede devlet kurumları belirli bir siyasal kadronun devamlılığına bağımlı hâle gelirse, iktidar değişikliği olağan bir demokratik süreç olmaktan çıkarak kurumsal bir belirsizlik kaynağına dönüşebilir. Bu durumun iki sonucu vardır: İktidar, kendi devamlılığını devletin istikrarıyla özdeşleştirme eğilimine girebilir. Buna ilâveten, devlet kurumları, görevlerini yerine getirirken hukuktan çok siyasal beklentileri gözetmeye başlayabilir.

Ercan Jan Aktaş yazdı

Gençliğin haysiyet isyanı

Belki de bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen bu gençlik hareketlerinin en önemli ortaklığı, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmaları değil, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğuna dair inancı yeniden yeşertmeleridir. Gençler, kendilerine miras bırakılan eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımı, göçmen ve yabancılara karşı nefreti, güvencesizliği ve iktidar ilişkilerini kaçınılmaz bir kader olarak kabul etmiyorlar. Kendi yaşamlarının seyircisi olmayı reddederek sözün, kararın ve ortak geleceğin öznesi olmak istiyorlar. Bu nedenle mesele yalnızca bir kuşağın öfkesi ya da geçici bir protesto dalgası değildir. Bütün bu gelişmeleri  siyasetin, toplumsal ilişkilerin ve birlikte yaşama kültürünün yeniden kurulmasına yönelik tarihsel bir arayış olarak da okumak mümkündür.

Akın Olgun yazdı

Demirtaş ve tarihin şahitliği

10 yıldır yazan, üreten, anlatan bir Demirtaş gerçekliği var. Tarihi kendine şahit yazan tüm liderler gibi o da notlar düşüyor bugünden yarına. İçeriden dışarıya konuşanların, dışarıdan içeriye seslenenlerden daha derin, daha donanımlı olmasının nedeni, sanıldığı gibi düşünmeye çok vakit bulmalarından değil, düşünmenin ve üretmenin ayakta kalmanın tek yolu olduğunu bilmelerindendir. Duvarları aşan hayalin, aklın izleri bu yüzden edebiyata, sanata, siyasete çok güçlü şekilde akar.

Doğu Ergil yazdı

Devlet aklı ile iktidar çıkarı arasındaki gerilim olabilir mi?

Bir ülkede devlet kurumları belirli bir siyasal kadronun devamlılığına bağımlı hâle gelirse, iktidar değişikliği olağan bir demokratik süreç olmaktan çıkarak kurumsal bir belirsizlik kaynağına dönüşebilir. Bu durumun iki sonucu vardır: İktidar, kendi devamlılığını devletin istikrarıyla özdeşleştirme eğilimine girebilir. Buna ilâveten, devlet kurumları, görevlerini yerine getirirken hukuktan çok siyasal beklentileri gözetmeye başlayabilir.

Ercan Jan Aktaş yazdı

Gençliğin haysiyet isyanı

Belki de bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen bu gençlik hareketlerinin en önemli ortaklığı, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmaları değil, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğuna dair inancı yeniden yeşertmeleridir. Gençler, kendilerine miras bırakılan eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımı, göçmen ve yabancılara karşı nefreti, güvencesizliği ve iktidar ilişkilerini kaçınılmaz bir kader olarak kabul etmiyorlar. Kendi yaşamlarının seyircisi olmayı reddederek sözün, kararın ve ortak geleceğin öznesi olmak istiyorlar. Bu nedenle mesele yalnızca bir kuşağın öfkesi ya da geçici bir protesto dalgası değildir. Bütün bu gelişmeleri  siyasetin, toplumsal ilişkilerin ve birlikte yaşama kültürünün yeniden kurulmasına yönelik tarihsel bir arayış olarak da okumak mümkündür.

Akın Olgun yazdı

Demirtaş ve tarihin şahitliği

10 yıldır yazan, üreten, anlatan bir Demirtaş gerçekliği var. Tarihi kendine şahit yazan tüm liderler gibi o da notlar düşüyor bugünden yarına. İçeriden dışarıya konuşanların, dışarıdan içeriye seslenenlerden daha derin, daha donanımlı olmasının nedeni, sanıldığı gibi düşünmeye çok vakit bulmalarından değil, düşünmenin ve üretmenin ayakta kalmanın tek yolu olduğunu bilmelerindendir. Duvarları aşan hayalin, aklın izleri bu yüzden edebiyata, sanata, siyasete çok güçlü şekilde akar.

Anasayfa