5 Kasım 2026 Nûmedya24
Köşe Yazısı

Devlet aklı ile iktidar çıkarı arasındaki gerilim olabilir mi?

Bir ülkede devlet kurumları belirli bir siyasal kadronun devamlılığına bağımlı hâle gelirse, iktidar değişikliği olağan bir demokratik süreç olmaktan çıkarak kurumsal bir belirsizlik kaynağına dönüşebilir. Bu durumun iki sonucu vardır: İktidar, kendi devamlılığını devletin istikrarıyla özdeşleştirme eğilimine girebilir. Buna ilâveten, devlet kurumları, görevlerini yerine getirirken hukuktan çok siyasal beklentileri gözetmeye başlayabilir.

Fotoğraf: Nûmedya24

Doğu ERGİL

Evet, olabilir. Hatta siyaset biliminin en önemli sorunlarından biri, devletin uzun vadeli varlık ve işleyiş gerekleriyle iktidarın kısa vadeli siyasal çıkarlarının çatışmasıdır.

Tam bu noktada bir paradoksa dikkat çekmek gerekir: İktidar, devletin kurumlarını ne kadar çok denetimi altına alırsa devletle o kadar bütünleşmiş görünür. Oysa aynı süreç, devletin kurumsal özerkliğini, tarafsızlığını ve uzun vadeli çıkarlarını koruma kapasitesini zayıflatabilir.

Başka bir ifadeyle, iktidar devleti ele geçirdikçe devletin kurumsal mantığından uzaklaşabilir. Çünkü, devlet başka, iktidar başkadır

Devlet, süreklilik taşıyan bir kurumsal düzendir. Hukuku, bürokrasisi, yargısı, güvenlik kurumları, kamu maliyesi ve anayasal sorumluluklarıyla yalnızca bugünkü toplumu değil, gelecek kuşakları da içerir.

İktidar ise belirli bir dönemde devleti yönetme yetkisini kullanan siyasal kadrodur. Seçim kazanmak, toplumsal desteğini korumak, programını uygulamak ve görevini uzatmak ister.

Demokratik bir düzende bu iki mantığın birbirini tamamlaması beklenir. İktidar siyasal tercihleri belirler; devletin kurumları bu tercihleri hukuk, kamu yararı, meslekî yeterlilik ve süreklilik ilkeleri içinde uygular.

Sorun, iktidarın kendi siyasal varlığını devletin varlığıyla özdeşleştirmeye başlamasıyla ortaya çıkar.

O zaman üç tehlikeli dönüşüm yaşanabilir:

1- Devlete sadakat, iktidara sadakate dönüşür.

2- Kamu yararı, siyasal iktidarın çıkarlarıyla tanımlanmaya başlanır.

3- Devletin geleceği, iktidarın devamlılığına bağlıymış gibi gösterilir.

Bu aşamada devletle iktidar biçimsel olarak birleşirken, işlevsel olarak birbirinden uzaklaşabilir.  

Ülkemizde bu kopuşun belirtileri var mı? Türkiye'de 2017 anayasa değişikliğiyle kabul edilen ve 2018'de uygulanmaya başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yürütme yetkisini Cumhurbaşkanlığı makamında topladı. Anayasa'nın 104. maddesi, Cumhurbaşkanını hem devletin başı hem de yürütme yetkisinin sahibi olarak tanımlıyor.

Bu düzenleme tek başına devlet ile iktidarın çıkarlarının çatıştığını kanıtlamaz. Ancak yürütmenin merkezîleşmesi, kurumsal denetim ve denge mekanizmalarının önemini artırır.

Avrupa Komisyonu'nun 2025 Türkiye Raporu, yargı bağımsızlığı, yürütmenin yargı üzerindeki etkisi, kamu yönetiminde liyakat ve kurumsal hesap verebilirlik konularında ciddi sorunlar tespit ediyor. Bunlar, devlet kurumlarının siyasal iktidardan bağımsız hareket edebilme kapasitesinin azalması bakımından somut göstergelerdir.

Bu çerçevede Türkiye'deki devlet-siyasal iktidar arasındaki gerilimi dört alanda incelemek mümkündür.

Birincisi, hukuk ile siyasal ihtiyaç arasındaki gerilim. Devletin uzun vadeli çıkarı, hukukun öngörülebilir ve herkese eşit uygulanmasıdır. İktidarın kısa vadeli siyasal tercihleri hukukun uygulanmasını etkilediğinde, yargıya ve dolayısıyla devlete duyulan güven zarar görebilir.

İkincisi, liyakat ile sadakat arasındaki gerilim. Devlet, uzmanlık ve kurumsal hafıza gerektirir. Siyasal sadakat, kamu görevlerine atamalarda meslekî yeterliliğin önüne geçerse yönetim kapasitesi zayıflayabilir. Böyle bir durumda iktidarın kurumlar üzerindeki kontrolü artarken devletin sorun çözme yeteneği azalabilir.

Üçüncüsü, ekonomik rasyonalite ile siyasal öncelikler arasındaki gerilim. Devletin görevi malî istikrarı, üretkenliği ve gelecek kuşakların refahını korumaktır. Kısa vadeli siyasal kazanımlar uğruna uzun vadeli ekonomik maliyetlerin gözden çıkarılması, devletin ekonomik kapasitesiyle iktidarın dönemsel hedefleri arasında bir çatışma yaratabilir.

Dördüncüsü, toplumsal bütünlük ile siyasal kutuplaşma arasındaki gerilim. Devlet bütün yurttaşların devletidir. İktidar ise belirli bir siyasal programla seçilir. Ona yetki veren her zaman ülke nüfusunun bir kısmıdır, bütünü değil. İktidarın kendisini destekleyenlerle desteklemeyenler arasında kamu hizmeti, haklar veya fırsatlar bakımından ayrım yapması, devletin ortak aidiyet üretme işlevini zedeleyebilir.

Asıl tehlike: Devletin iktidara bağımlı hâle gelmesi

Burada siyaset sosyolojisi bakımından önemli bir ayrım yapmak gerekir. Devletin iktidardan bağımsız olması, seçilmiş yöneticilere karşı kendi siyasal iradesini dayatan bir bürokratik vesayet anlamına gelmez. Demokratik devlet, seçilmiş iktidarın meşru politikalarını uygular; ancak bunu anayasal sınırlar, hukuk ve kamu yararı içinde yapar.

Dolayısıyla mesele devletin iktidara karşı çıkması değil, iktidar değişse bile devletin tarafsız, yetkin ve güvenilir biçimde işleyebilmesidir.

Bir ülkede devlet kurumları belirli bir siyasal kadronun devamlılığına bağımlı hâle gelirse, iktidar değişikliği olağan bir demokratik süreç olmaktan çıkarak kurumsal bir belirsizlik kaynağına dönüşebilir. Bu durumun iki sonucu vardır: İktidar, kendi devamlılığını devletin istikrarıyla özdeşleştirme eğilimine girebilir. Buna ilâveten, devlet kurumları, görevlerini yerine getirirken hukuktan çok siyasal beklentileri gözetmeye başlayabilir.

Türkiye için asıl soru

Türkiye'yi değerlendirirken yalnızca devlet ile iktidarın birbirinden kopup kopmadığını sormak yeterli değildir.

Daha temel soru şudur:

Türkiye'de devletin kurumsal kapasitesi ile siyasal iktidarın karar alma gücü aynı yönde mi gelişmektedir? Bu soru önemlidir, çünkü karar alma gücünün merkezileşmesi ile devlet kapasitesinin güçlenmesi aynı şey değildir. Bir yönetim daha hızlı karar alabilir; fakat bu kararların hukuka uygunluğu, uygulanabilirliği, ekonomik maliyeti ve toplumsal meşruiyeti ayrıca değerlendirilmelidir.

Türkiye bakımından da bu soruların yanıtı, devletin gerçekten güçlenip güçlenmediğidir.

Sonuç: İktidar güçlenirken devlet zayıflayabilir mi?

Siyaset bilimi açısından evet. Bu, özellikle siyasal gücün merkezileştiği fakat kurumsal denetimin aynı ölçüde gelişmediği sistemlerde görülen bir durumdur.

Türkiye'nin yakın dönem kurumsal dönüşümü, bu ihtimali incelemek için önemli veriler sunmaktadır. Ancak kesin bir değerlendirme, yürütmenin yetkileri kadar yargının bağımsızlığını, bürokrasinin liyakatini, kamu maliyesinin sürdürülebilirliğini ve kurumlara duyulan güveni de birlikte yapılmalıdır.

Bu tartışmayı şu düşüncede yoğunlaştırabiliriz:

Devlet, iktidarın mülkü değil; toplumun ortak kurumudur. İktidar geçicidir, devlet süreklidir. Bir iktidarın başarısı, devleti kendisine ne kadar bağımlı kıldığıyla değil, kendisi olmadan da ne kadar iyi işlemesini sağladığıyla ölçülmelidir.

İlgili Haberler

Sedat Ulugana yazdı

Zilan'da katliamdan sonra: Kayyum, sürgün ve gasp edilen bir memleket

Oysa Zilan'ın tarihini yazmak, yalnız öldürülenlerin izini sürmek değildir. Sağ kalanların başına gelenleri, sürgünde doğan ve büyüyen çocukları, yirmi yıl sonra harap köylerine dönen aileleri, el değiştiren arazileri ve yasak bölge ilan edilen bir memleketin yeni sahiplerini de araştırmak gerekir. Çünkü 1930 yazında Zilan'da yaşanan katliam, geride kalan Kürtlerin hayatını belirleyen uzun bir sürecin başlangıcı olmuştu.

Ercan Jan Aktaş yazdı

Gençliğin haysiyet isyanı

Belki de bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen bu gençlik hareketlerinin en önemli ortaklığı, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmaları değil, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğuna dair inancı yeniden yeşertmeleridir. Gençler, kendilerine miras bırakılan eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımı, göçmen ve yabancılara karşı nefreti, güvencesizliği ve iktidar ilişkilerini kaçınılmaz bir kader olarak kabul etmiyorlar. Kendi yaşamlarının seyircisi olmayı reddederek sözün, kararın ve ortak geleceğin öznesi olmak istiyorlar. Bu nedenle mesele yalnızca bir kuşağın öfkesi ya da geçici bir protesto dalgası değildir. Bütün bu gelişmeleri  siyasetin, toplumsal ilişkilerin ve birlikte yaşama kültürünün yeniden kurulmasına yönelik tarihsel bir arayış olarak da okumak mümkündür.

Akın Olgun yazdı

Demirtaş ve tarihin şahitliği

10 yıldır yazan, üreten, anlatan bir Demirtaş gerçekliği var. Tarihi kendine şahit yazan tüm liderler gibi o da notlar düşüyor bugünden yarına. İçeriden dışarıya konuşanların, dışarıdan içeriye seslenenlerden daha derin, daha donanımlı olmasının nedeni, sanıldığı gibi düşünmeye çok vakit bulmalarından değil, düşünmenin ve üretmenin ayakta kalmanın tek yolu olduğunu bilmelerindendir. Duvarları aşan hayalin, aklın izleri bu yüzden edebiyata, sanata, siyasete çok güçlü şekilde akar.

Sedat Ulugana yazdı

Zilan'da katliamdan sonra: Kayyum, sürgün ve gasp edilen bir memleket

Oysa Zilan'ın tarihini yazmak, yalnız öldürülenlerin izini sürmek değildir. Sağ kalanların başına gelenleri, sürgünde doğan ve büyüyen çocukları, yirmi yıl sonra harap köylerine dönen aileleri, el değiştiren arazileri ve yasak bölge ilan edilen bir memleketin yeni sahiplerini de araştırmak gerekir. Çünkü 1930 yazında Zilan'da yaşanan katliam, geride kalan Kürtlerin hayatını belirleyen uzun bir sürecin başlangıcı olmuştu.

Ercan Jan Aktaş yazdı

Gençliğin haysiyet isyanı

Belki de bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen bu gençlik hareketlerinin en önemli ortaklığı, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmaları değil, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğuna dair inancı yeniden yeşertmeleridir. Gençler, kendilerine miras bırakılan eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımı, göçmen ve yabancılara karşı nefreti, güvencesizliği ve iktidar ilişkilerini kaçınılmaz bir kader olarak kabul etmiyorlar. Kendi yaşamlarının seyircisi olmayı reddederek sözün, kararın ve ortak geleceğin öznesi olmak istiyorlar. Bu nedenle mesele yalnızca bir kuşağın öfkesi ya da geçici bir protesto dalgası değildir. Bütün bu gelişmeleri  siyasetin, toplumsal ilişkilerin ve birlikte yaşama kültürünün yeniden kurulmasına yönelik tarihsel bir arayış olarak da okumak mümkündür.

Akın Olgun yazdı

Demirtaş ve tarihin şahitliği

10 yıldır yazan, üreten, anlatan bir Demirtaş gerçekliği var. Tarihi kendine şahit yazan tüm liderler gibi o da notlar düşüyor bugünden yarına. İçeriden dışarıya konuşanların, dışarıdan içeriye seslenenlerden daha derin, daha donanımlı olmasının nedeni, sanıldığı gibi düşünmeye çok vakit bulmalarından değil, düşünmenin ve üretmenin ayakta kalmanın tek yolu olduğunu bilmelerindendir. Duvarları aşan hayalin, aklın izleri bu yüzden edebiyata, sanata, siyasete çok güçlü şekilde akar.

Anasayfa