7 Kasım 2026 Nûmedya24
Köşe Yazısı

İnsanlık onuru  hala Kilyos’ta kaldırım kenarında

Bu nedenle Kilyos yalnızca geçmişte yaşanmış bir mezarlık meselesi değildir. Kilyos, ölünün hakkı ile yaşayanın yasının birbirinden ayrılamayacağını gösteren ağır bir hafıza alanıdır. Bir annenin yıllarca çocuğunun nerede olduğunu bilmemesi, bir kardeşin cenazesini almak için DNA örneği vermesi, bir ailenin yıllar sonra bir mezarlıkta kemiklerine kavuşması yalnızca o ailelerin hikâyesi değildir. Çünkü ölülerin nasıl muamele gördüğü, yaşayanların nasıl bir toplumda yaşayacağını da gösterir.

Menekşe KIZILDERE

Ölüm her cana hak. Her can için onurlu ölüm, anılma ve gömülme, doğduğunda kazandığı bir haktır. Ölümün ardından bu hakkı teslim etmek geride kalanlara düşüyor. Yaşamı, kararları nasıl olursa olsun, ebeveynin evlada, evladın ebeveyne, kardeşin kardeşe borcudur öleni saygıyla anmak ve bu dünyadaki ebedi yerini belirlemek. Ölenin bedenine ne yapıldığı sadece ölenin ve yakınlarının değil, koca bir insanlık mirasının meselesidir. Her bir gömülme hakkı gaspı, şu dünyaya insanlar olarak bırakacağımız onurlu mirasa verilmiş birer zarardır.

Geçtiğimiz günlerde Kürt halkı büyük taziyelerle on yıllardır açılan yaralarını sarmak için bir araya geldi. Vicdanlı kalabalıklar, büyük acıları iyileştirecek belki de ilk adımdır. Bu anmalar Kürt halkının örgütlü olduğu her yerde yapıldı; çünkü bu acılar, Kürt halkının her yerde örgütlü olmasının ana sebeplerinden biri. Avrupa’da sürgünde, gencecik bir kadını, umutla dönüşünü beklediği kardeşinin acı haberinin ardından onu anarken gördüm. Annesi acılarıyla göçmüştü; bir abla olarak kardeşlerine kol kanat germişti ve şimdi bu acı haberi sürgündeki parçalanmış ailesi adına göğüslüyordu. Bu omuzlara bu acı yükü o kadar fazlaydı ki feryatla tırnaklarıyla yüzünü parçalamıştı. Sarılıp ağladığı her kadın adeta omuzlarından bir parça yükünü alıyordu. Bu, milyonlarca acının sadece bir tanesi. İnsan o an ölümün ardından toplu anmaların, insanlık onuruna yakışan bir gömülmenin geride kalanlar için nasıl hayati olduğunu anlıyor. Ölümün ardından geride kalanların ömür boyu bu vebalin yükünü taşımaması için her kayıp usulüne göre onurlandırılmalı. Bu insanın doğuştan temel hakkı değilse nedir hak?

Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, iki kadın gerillanın Kilyos Mezarlığı’nda kaldırım kenarına gömülü cenazeleri, ailelerinin verdiği DNA örneklerinin eşleşmesinin ardından ailelerine teslim edildi. Zehra Kısaoğlu ve Süheyla Kaya’nın 1999 yılında yaşamlarını yitirdiği, kimliklerinin DNA eşleşmesiyle belirlendiği ve ailelerinin 17 Eylül’de bu haberi aldığı aktarıldı. Yıllar sonra ailelerin kendi yakınlarının cenazesini almak için Kilyos’a gitmesi, ölümün üzerinden geçen zamanın acıyı bitirmediğini bir kez daha gösterdi. (Mezopotamya Ajansı, 21 Eylül 2026)

Kilyos’ta ne oldu? Garzan Mezarlığı’nda bulunan cenazelerin sayısı konusunda kaynaklarda farklı rakamlar var. 2019’da Meclis’e sunulan araştırma önergesinde 19 Aralık 2017’de Garzan’dan 267 cenazenin çıkarıldığı, bunlardan 5’inin ailelerine teslim edildiği ve geriye kalan 262 cenazenin 2019’da Kilyos Kimsesizler Mezarlığı’na defnedildiği belirtiliyor. Aynı belgede cenazelerin DNA örneklerinin alınarak numaralandırıldığı da aktarılıyor. (TBMM, 2019) Daha sonraki haberlerde ise Garzan’dan çıkarılan toplam cenaze sayısı 282, DNA eşleşmesiyle ailelerine teslim edilenler 21, Kilyos’ta kalanlar ise 261 olarak veriliyor. Mezopotamya Ajansı’nın 21 Eylül 2026 tarihli haberinde de bu rakamlar bu şekilde aktarılıyor. (Mezopotamya Ajansı, 21 Eylül 2026) Bu farklılıkları yok saymak yerine kayda geçirmek gerekiyor. Çünkü ortada yalnızca bir sayı meselesi yok: yıllar içinde ailelerin cenazelerinin nerede olduğunu öğrenmek, DNA örneği vermek ve yakınlarına ulaşmak için verdiği uzun bir mücadele var. Garzan Mezarlığı’ndan çıkarılan cenazelerin İstanbul Adli Tıp Kurumu’na götürüldüğü, ardından Kilyos Kimsesizler Mezarlığı’na defnedildiği bilgisi Meclis kayıtlarına da girmiş durumda. Cenazelerin ailelere haber verilmeden Kilyos’a götürüldüğüne ilişkin iddialar da aynı belgede yer alıyor. (TBMM, 2019)

Burada asıl sorumuz rakamdan daha büyük: Bir insan öldükten sonra bile onurunu koruma hakkına sahip değil midir? Uluslararası insancıl hukuk açısından cevap açıktır. Uluslararası Kızılhaç Komitesi, çatışmalarda yaşamını yitiren insanların bedenlerinin saygı ve onurla ele alınması, kimliklerinin belirlenmesi, ailelerin yakınlarının akıbetini bilme hakkının korunması ve mümkün olduğunda cenazelerin ailelere teslim edilerek onurlu biçimde defnedilmesi gerektiğini vurguluyor. Mezarların korunması ve tanınabilir olması da bu yükümlülüklerin parçası. (ICRC)

Bu nedenle Kilyos yalnızca geçmişte yaşanmış bir mezarlık meselesi değildir. Kilyos, ölünün hakkı ile yaşayanın yasının birbirinden ayrılamayacağını gösteren ağır bir hafıza alanıdır. Bir annenin yıllarca çocuğunun nerede olduğunu bilmemesi, bir kardeşin cenazesini almak için DNA örneği vermesi, bir ailenin yıllar sonra bir mezarlıkta kemiklerine kavuşması yalnızca o ailelerin hikâyesi değildir. Çünkü ölülerin nasıl muamele gördüğü, yaşayanların nasıl bir toplumda yaşayacağını da gösterir.

İnsanlık onuru, insanın yaşamıyla başlayıp ölümüyle bitmez. Bir insanın adı mezarına yazılabiliyorsa, ailesi mezarının başına gidebiliyorsa, yasını tutabiliyorsa ve onu kendi inancına, kültürüne ve vicdanına göre toprağa verebiliyorsa, orada insanlık kendisine karşı görevini yerine getirmiş demektir. Çünkü insanlık onuru, öldükten sonra da insana borçtur.

Kaynakça

  • Mezopotamya Ajansı. (2026, 21 Eylül)
  • Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2019). Garzan Mezarlığı ve cenazeler hakkında Meclis araştırması önergesi. TBMM Yayınları / Belgeleri.
  • International Committee of the Red Cross (ICRC). (2013). Humanity after life: Respecting and protecting the dead.
  • International Committee of the Red Cross (ICRC). (1949). Geneva Convention relative to the Protection of Civilian Persons in Time of War (Convention IV) (Madde 130).

İlgili Haberler

Faik Bulut yazdı

ABD iç ve dış politikasında seçim sonrası muhtemel değişiklikler

... Irak-Suriye hattındaki yabancı enerji şirketlerinden birine arka çıkan emlakçı tüccar Tom Barrack’ın da azli mümkündür. Esasen kendisinin geçen hafta Suriye geçici Başkanı Ahmed Şara’yı eleştirmesi, Alevi, Dürzi ve Kürtlere yönelik siyasetinden hoşnut kalmaması ve Suriye’ye yatırım yapmanın kazançlı olmadığını söylemesi dikkat çekici olmalıdır. Barrack’ın bir eliyle Şara’nın ensesine tokat vurması, diğer eliyle külahını düzeltmesi hayra alamet olmasa gerek!

Doğu Ergil yazdı

Devlet aklı ile iktidar çıkarı arasındaki gerilim olabilir mi?

Bir ülkede devlet kurumları belirli bir siyasal kadronun devamlılığına bağımlı hâle gelirse, iktidar değişikliği olağan bir demokratik süreç olmaktan çıkarak kurumsal bir belirsizlik kaynağına dönüşebilir. Bu durumun iki sonucu vardır: İktidar, kendi devamlılığını devletin istikrarıyla özdeşleştirme eğilimine girebilir. Buna ilâveten, devlet kurumları, görevlerini yerine getirirken hukuktan çok siyasal beklentileri gözetmeye başlayabilir.

Sedat Ulugana yazdı

Zilan'da katliamdan sonra: Kayyum, sürgün ve gasp edilen bir memleket

Oysa Zilan'ın tarihini yazmak, yalnız öldürülenlerin izini sürmek değildir. Sağ kalanların başına gelenleri, sürgünde doğan ve büyüyen çocukları, yirmi yıl sonra harap köylerine dönen aileleri, el değiştiren arazileri ve yasak bölge ilan edilen bir memleketin yeni sahiplerini de araştırmak gerekir. Çünkü 1930 yazında Zilan'da yaşanan katliam, geride kalan Kürtlerin hayatını belirleyen uzun bir sürecin başlangıcı olmuştu.

Ercan Jan Aktaş yazdı

Gençliğin haysiyet isyanı

Belki de bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen bu gençlik hareketlerinin en önemli ortaklığı, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmaları değil, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğuna dair inancı yeniden yeşertmeleridir. Gençler, kendilerine miras bırakılan eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımı, göçmen ve yabancılara karşı nefreti, güvencesizliği ve iktidar ilişkilerini kaçınılmaz bir kader olarak kabul etmiyorlar. Kendi yaşamlarının seyircisi olmayı reddederek sözün, kararın ve ortak geleceğin öznesi olmak istiyorlar. Bu nedenle mesele yalnızca bir kuşağın öfkesi ya da geçici bir protesto dalgası değildir. Bütün bu gelişmeleri  siyasetin, toplumsal ilişkilerin ve birlikte yaşama kültürünün yeniden kurulmasına yönelik tarihsel bir arayış olarak da okumak mümkündür.

Akın Olgun yazdı

Demirtaş ve tarihin şahitliği

10 yıldır yazan, üreten, anlatan bir Demirtaş gerçekliği var. Tarihi kendine şahit yazan tüm liderler gibi o da notlar düşüyor bugünden yarına. İçeriden dışarıya konuşanların, dışarıdan içeriye seslenenlerden daha derin, daha donanımlı olmasının nedeni, sanıldığı gibi düşünmeye çok vakit bulmalarından değil, düşünmenin ve üretmenin ayakta kalmanın tek yolu olduğunu bilmelerindendir. Duvarları aşan hayalin, aklın izleri bu yüzden edebiyata, sanata, siyasete çok güçlü şekilde akar.

Faik Bulut yazdı

ABD iç ve dış politikasında seçim sonrası muhtemel değişiklikler

... Irak-Suriye hattındaki yabancı enerji şirketlerinden birine arka çıkan emlakçı tüccar Tom Barrack’ın da azli mümkündür. Esasen kendisinin geçen hafta Suriye geçici Başkanı Ahmed Şara’yı eleştirmesi, Alevi, Dürzi ve Kürtlere yönelik siyasetinden hoşnut kalmaması ve Suriye’ye yatırım yapmanın kazançlı olmadığını söylemesi dikkat çekici olmalıdır. Barrack’ın bir eliyle Şara’nın ensesine tokat vurması, diğer eliyle külahını düzeltmesi hayra alamet olmasa gerek!

Doğu Ergil yazdı

Devlet aklı ile iktidar çıkarı arasındaki gerilim olabilir mi?

Bir ülkede devlet kurumları belirli bir siyasal kadronun devamlılığına bağımlı hâle gelirse, iktidar değişikliği olağan bir demokratik süreç olmaktan çıkarak kurumsal bir belirsizlik kaynağına dönüşebilir. Bu durumun iki sonucu vardır: İktidar, kendi devamlılığını devletin istikrarıyla özdeşleştirme eğilimine girebilir. Buna ilâveten, devlet kurumları, görevlerini yerine getirirken hukuktan çok siyasal beklentileri gözetmeye başlayabilir.

Sedat Ulugana yazdı

Zilan'da katliamdan sonra: Kayyum, sürgün ve gasp edilen bir memleket

Oysa Zilan'ın tarihini yazmak, yalnız öldürülenlerin izini sürmek değildir. Sağ kalanların başına gelenleri, sürgünde doğan ve büyüyen çocukları, yirmi yıl sonra harap köylerine dönen aileleri, el değiştiren arazileri ve yasak bölge ilan edilen bir memleketin yeni sahiplerini de araştırmak gerekir. Çünkü 1930 yazında Zilan'da yaşanan katliam, geride kalan Kürtlerin hayatını belirleyen uzun bir sürecin başlangıcı olmuştu.

Ercan Jan Aktaş yazdı

Gençliğin haysiyet isyanı

Belki de bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen bu gençlik hareketlerinin en önemli ortaklığı, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmaları değil, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğuna dair inancı yeniden yeşertmeleridir. Gençler, kendilerine miras bırakılan eşitsizlikleri, savaşları, ekolojik yıkımı, göçmen ve yabancılara karşı nefreti, güvencesizliği ve iktidar ilişkilerini kaçınılmaz bir kader olarak kabul etmiyorlar. Kendi yaşamlarının seyircisi olmayı reddederek sözün, kararın ve ortak geleceğin öznesi olmak istiyorlar. Bu nedenle mesele yalnızca bir kuşağın öfkesi ya da geçici bir protesto dalgası değildir. Bütün bu gelişmeleri  siyasetin, toplumsal ilişkilerin ve birlikte yaşama kültürünün yeniden kurulmasına yönelik tarihsel bir arayış olarak da okumak mümkündür.

Anasayfa