BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Erdoğan’ın Toplumsal Mühendislik Çalışmaları-2

KÖH ve DEM Partiyi Paralize Etme Çalışmaları

Erdoğan’ın Toplumsal Mühendislik Çalışmaları-2
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

Erdoğan’ın toplum tahayyülünün temelinde farklılıkları kendi siyasal-kültürel değerleri etrafında yeniden düzenleme arayışı bulunurken, HDK-HDP-DEM çizgisinin karşısına koyduğu perspektif bunun tersine farklılıkların kendisini koruyarak ortak bir demokratik yaşam kurabileceği fikridir. Tam da bu nedenle DEM Parti’nin siyasal varlığı yalnızca Kürt seçmenin temsili meselesine indirgenemez; aynı zamanda Türkiye’nin birbirinden farklı toplumsal kesimlerinin ortak bir siyasal zeminde buluşup buluşamayacağının da önemli göstergelerinden biridir.

 Ercan Jan Aktaş

Birinci bölümde ortaya çıkan tablonun, Erdoğan’ın muhalefeti bütünüyle ortadan kaldırmaktan çok, onun farklı bileşenlerinin ortak bir siyasal zeminde buluşmasını engellemeye yöneldiğinin altını çizdik. Bu stratejinin en kritik alanlarından biri ise Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) ve onun Meclis’teki siyasal temsilcisi DEM Parti oldu. Çünkü Kürt siyasal hareketi, yalnızca kendi toplumsal tabanını temsil eden bir siyasal aktör değil; kadın hareketinden ekolojiye, emek mücadelesinden LGBTİ+ hareketine, Alevi örgütlerinden farklı demokratik toplumsal kesimlere kadar uzanan geniş bir mücadele alanıyla ilişki kurabilen bir siyasal gelenek oluşturdu. Bu nedenle DEM Parti’nin siyasal kapasitesini sınırlamak, yalnızca bir siyasi partinin hareket alanını daraltmak değil, farklı toplumsal itirazların ortaklaşabileceği kanalları da zayıflatmak anlamına geliyor.

Aleviler, LGBTİ+’lar Toplumsal Muhalefetin Özneleridir

Tam da bu belirsizlik alanında iktidarın başka bir siyasal mühendislik hattını devreye soktuğu görülmektedir. Özellikle Aleviler üzerinden yürütülen tartışmalar, yalnızca kendi başına bir kimlik ve inanç meselesi olarak değil, Kürt hareketinin farklı toplumsal kesimlerle kurduğu ilişkileri zorlayabilecek bir siyasal gerilim alanı olarak da işlev gördü. Böylece Kürt Özgürlük Hareketi ve DEM Parti, bir yandan devletle yürütülen yeni sürecin hukuki ve siyasal sonuçlarını beklerken, diğer yandan kendi toplumsal tabanı ile Türkiye’nin farklı demokratik ve inanç temelli toplumsal dinamikleri arasındaki ilişkiler üzerinden tartışmaların içine çekildi. Haftalar boyunca Aleviler, Kürtler, DEM Parti ve Kürt hareketi arasındaki ilişkiyi merkeze alan yoğun tartışmaların yaşanması, bu gerilimin yalnızca gündelik bir polemik olmadığını; muhalefetin toplumsal bileşenleri arasındaki bağları zayıflatabilecek daha geniş bir siyasal mücadele alanına dönüştüğünü gösterdi.

Bu siyasal hattın son halkalarından biri de 12 Eylül darbesinin 46. yıldönümüne denk gelen dönemde LGBTİ+’lara yönelik operasyonlar ve artan baskılar oldu. LGBTİ+’ları yalnızca kendi hak talepleri üzerinden değil, Türkiye’deki daha geniş demokratik ve muhalif siyasal alanın bir parçası olarak hedef alan bu yaklaşım, aynı zamanda farklı toplumsal mücadeleler arasındaki tarihsel bağları da tartışmanın merkezine taşıdı. Özellikle LGBTİ+ hareketi ile Kürt siyasi hareketi arasında yıllar içerisinde oluşan dayanışma ve ortak mücadele zeminleri, iktidarın kutuplaştırıcı siyasetinin hedefleyebileceği önemli toplumsal bağlardan biri haline geldi.

Bu ilişkinin tarihsel açıdan önemli eşiklerinden biri, Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) 15 Ekim 2011’de kuruluşudur. Bu tarih, Erdoğan’ın “ustalık dönemi” olarak tanımladığı siyasal dönemin hemen başlangıcına denk gelir. HDK’nin kuruluşuyla birlikte LGBTİ+ örgütleri ve aktivistleri, farklı kimliklerin, toplumsal hareketlerin ve siyasal mücadelelerin ortak bir demokratik zeminde buluştuğu bu yapının içerisinde daha görünür ve örgütlü biçimde yer almaya başladılar. Bu ortaklaşma daha sonra HDP içerisinde de farklı biçimlerde sürdü; LGBTİ+ hakları, kadın özgürlüğü, ekoloji, emek ve Kürt meselesi gibi başlıklar birbirinden kopuk meseleler olarak değil, demokratik siyasetin birbirini tamamlayan mücadele alanları olarak ele alındı. DEM Parti de bu mirasın içerisinden LGBTİ+ mücadelesiyle dayanışma ilişkisini sürdürmeye çalışıyor.

Dolayısıyla bugün LGBTİ+’lara yönelik baskıyı yalnızca bir kimlik grubuna yönelik ayrı bir operasyon olarak okumak yeterli olmayabilir. Mesele aynı zamanda farklı toplumsal mücadeleleri birbirinden ayırma, aralarındaki dayanışma kanallarını zayıflatma ve ortak siyasal zemini daraltma ihtimali üzerinden de ele alınmalıdır. LGBTİ+ hareketi ile Kürt siyasi hareketinin uzun yıllara yayılan ortak mücadele deneyimi düşünüldüğünde, bu iki toplumsal alanın karşı karşıya getirilmesine yönelik her türlü siyasal söylem ve müdahale, Türkiye’de muhalefetin toplumsal bileşenleri arasındaki bağları tartışmaya açmaktadır. Böylece “ustalık dönemi”nden bu yana farklı biçimler alan siyasal mühendislik, yalnızca siyasal partileri ve seçim ittifaklarını değil, toplumun farklı mücadele alanları arasındaki dayanışma ilişkilerini de hedefleyen daha geniş bir zemine taşınmaktadır.

Burada meselenin daha derin bir boyutuna bakmak gerekiyor: Erdoğan’ın siyasal tahayyülündeki toplum ile Türkiye’nin gerçek toplumsal yapısı arasındaki mesafeye. Gezi Direnişi sırasında Erdoğan’ın “yüzde 50’yi evde zor tutuyorum” sözleri, yalnızca o günün siyasal gerilimine verilmiş bir tepki olarak kalmadı. İktidarın toplumu nasıl iki ayrı siyasal kampa ayırarak okuduğunu da görünür kıldı. Bir tarafta iktidarın temsil ettiğini düşündüğü muhafazakâr, dindar ve “yerli-milli” toplum; diğer tarafta ise dönüştürülmesi, etkisizleştirilmesi ya da en azından siyasal ve kültürel ağırlığı sınırlandırılması gereken daha seküler, çoğulcu ve muhalif toplumsal kesimler vardı.

Gezi sonrasında yaşanan gelişmeler, bu ayrımın geçici bir seçim stratejisinden ibaret olmadığını; siyasal iktidarın toplumsal alanı kendi değerleri etrafında yeniden biçimlendirme arayışının giderek daha belirgin bir parçasına dönüştüğünü ortaya koydu. Nitekim Erdoğan’ın 2017’de yaptığı bir konuşmada “siyasi iktidar” ile “sosyal ve kültürel iktidar” arasında açık bir ayrım kurması ve 14 yıllık siyasi iktidara rağmen sosyal ve kültürel alanda hâlâ sorun yaşadıklarını söylemesi, bu arayışın kendi ifadeleriyle de doğrulanabilecek önemli bir göstergesidir.

Bu açıdan bakıldığında, Erdoğan’ın iktidarının önemli bir bölümünü yalnızca devlet yönetimini ve seçim sonuçlarını güvence altına alma çabası olarak değil, Türkiye toplumunun kültürel ve toplumsal dokusunu kendi siyasal değerleri doğrultusunda yeniden şekillendirme arayışı olarak okumak mümkündür. Fakat burada karşılaşılan temel sorun şudur: Türkiye toplumu, siyasal iktidarın arzuladığı ölçüde “yerli-milli” ve muhafazakar değildir. Farklı inançlar, yaşam tarzları, etnik kimlikler, cinsel yönelimler, kadın özgürlük talepleri, gençlik hareketleri, ekolojik mücadeleler, emek hareketleri ve seküler yaşam biçimleri aynı toplumsal alan içerisinde varlığını sürdürmektedir.

“Makbul Toplum” Değil, Özgür Toplum

Dolayısıyla iktidarın “makbul toplum” tasavvuru ile Türkiye’nin çoğul toplumsal gerçekliği arasında sürekli bir gerilim oluşmaktadır. “Kültürel iktidar” tartışmasının kendisi de aslında bu gerilimin bir ifadesidir. Siyasal iktidar devlet mekanizmalarını kontrol edebilir; ancak toplumun nasıl yaşayacağını, neye inanacağını, hangi değerleri benimseyeceğini ve hangi kimliklerle kendisini ifade edeceğini bütünüyle belirleyemez. Erdoğan’ın yıllar sonra hâlâ sosyal ve kültürel iktidar sorunundan söz etmesi, tam da bu alanın siyasal iktidarın doğrudan kontrolüne direnebilen niteliğini göstermektedir.

Tam bu noktada HDK’den HDP’ye, oradan DEM Parti’ye uzanan siyasal çizginin önemi ortaya çıkıyor. Bu çizginin Türkiye toplumuna sunduğu perspektif, toplumu tek bir kimlik, inanç ya da yaşam biçimi etrafında homojenleştirmek yerine, farklılıkların birlikte yaşayabileceği demokratik bir siyasal alan kurma iddiasına dayanıyor.

HDK’nin kuruluşundan itibaren farklı toplumsal hareketleri, sendikaları, inanç gruplarını, kadın örgütlerini ve demokratik yapıları ortak bir siyasal zeminde buluşturma çabası; daha sonra HDP ve DEM Parti içerisinde kadın özgürlüğü, ekoloji, emek, inanç özgürlüğü, farklı kimliklerin eşitliği ve LGBTİ+ hakları gibi başlıkların birlikte ele alınması bu yaklaşımın devamlılığını gösteriyor. DEM Parti’nin mevcut tüzüğünde de etnik kimlik, kültür, anadil, inanç, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim farklılıklarının eşitliğine dayalı bir toplumsal yaşam savunuluyor. Parti kendisini demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü ve çoğulcu bir siyasal hat üzerinden tanımlıyor.

Bu perspektifin asıl karşılığı ise yalnızca parti programlarında ya da seçim bildirgelerinde değil, farklı toplumsal mücadeleleri birbirine bağlama çabasında aranmalıdır. DEM Parti’nin kadın siyaseti üzerinden yaptığı açıklamalarda Kürt sorununun demokratik çözümünü ekoloji, emek, özgürlük ve eşitlik mücadeleleriyle birlikte ele alma çağrısı bunun güncel örneklerinden biridir. Benzer biçimde yerel yönetim anlayışında eşit temsiliyet, kadın özgürlüğü, ekolojik yaşam ve katılımcı demokrasi birbirinden ayrı başlıklar olarak değil, aynı demokratik yaşam tasavvurunun parçaları olarak ele alınmaktadır.

Dolayısıyla Erdoğan’ın toplum tahayyülünün temelinde farklılıkları kendi siyasal-kültürel değerleri etrafında yeniden düzenleme arayışı bulunurken, HDK-HDP-DEM çizgisinin karşısına koyduğu perspektif bunun tersine farklılıkların kendisini koruyarak ortak bir demokratik yaşam kurabileceği fikridir. Tam da bu nedenle DEM Parti’nin siyasal varlığı yalnızca Kürt seçmenin temsili meselesine indirgenemez; aynı zamanda Türkiye’nin birbirinden farklı toplumsal kesimlerinin ortak bir siyasal zeminde buluşup buluşamayacağının da önemli göstergelerinden biridir. Bu zeminin zayıflatılması, dolayısıyla yalnızca bir partinin siyasal hareket alanının daraltılması değil, farklı toplumsal itirazların birbirini tanıma ve ortaklaşma kapasitesinin de sınırlandırılması anlamına gelebilir.

Erdoğan’ın Toplumsal Mühendislik Çalışmaları-1

Ercan Jan AKTAŞ kimdir?

Sosyal bilimci, yazar ve aktivist. Çalışma alanları toplumsal barış, şiddet, militarizm, toplumsal cinsiyet ve vicdani ret. Sertav Çiya’ya Mektuplar – Yürümek (anı-belgesel), Yürümek (roman) ve Paris’te École des hautes études en sciences sociales’te tamamladığı tezine dayanan Vicdani Ret ve Sosyo-Politik Yaşama Etkileri kitaplarının yazarıdır. Fransa’da politik mülteci olarak akademi, basın ve aktivizm alanlarında çalışmalarını sürdürüyor.

Benzer Haberler

13 ilde bu soru sorulacak

İki yıl geçti: Rojin Kabaiş’e ne oldu?

Fon vurgunu soruşturması

Gürlek: 46 tüzel kişi, 18 fon, 42 gerçek kişinin malvarlığı donduruldu

Peşmerge Bakanlığı’ndan Bağdat’a maaş çağrısı

Uluslararası Koalisyon’un finans desteği sona erdi

Diyadin’de altın madenine karşı miting

Bakırhan: Kürt illerindeki dağlar, ovalar, nehirler sahipsiz değil

Meclis’te de komisyon olacak

Yılmaz 'ikinci aşama' için MGK kararına işaret etti

Kurtulmuş süreç için konuştu:

Meclisin açılmasıyla izleme komisyonu kurulacak

Gürlek ‘FETÖ bağlantıları’ dedi

Yazıcıoğlu soruşturması: 33 kişi daha gözaltına alındı