Tarihin yönünü değiştirenler, çoğu zaman en büyük güce sahip olanlar değil; doğru dayanak noktasını bulanlar olmuştur. Bu nedenle bugün önümüzde duran süreç yalnızca yeni bir başlangıç değil, aynı zamanda demokratik bir Cumhuriyetin inşası için yakalanmış tarihsel bir imkândır.
Ercan Jan AKTAŞ
1 Ekim 2024’te TBMM’nin açılışında atılan bir kaç adımla gelen bir tokalaşma Türkiye’de içinde ‘acaba’lara dayalı kaygı ve endişe de taşısa da, yeni bir iklime işaret ediyordu. Bu tokalaşmadan sonra ‘hadi ya!’, ‘bu da olmaz’ denilen çok şey oldu. Ve sonunda siyasetçi ve yazar Tuncay Yılmaz’ın ifadesiyle; “Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir yasa son Kürt isyancıların idamını, sürgününü ya da bütünüyle tasfiyesini değil, belirli koşullar altında siyasal yaşama katılımını düzenleyen bir hukuki çerçeve” 10 Ağustos tarihi itibarıyla TBMM Genel Kurulunda 467 oyla kabul edildi.
Bu gelişme, aynı zamanda 11 Temmuz 2025 tarihinde silahlarını kamuoyu önünde imha eden 30 PKK gerillasının, “Silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz” diyerek Kürt sorununun artık şiddet, çatışma ve savaş ekseninden çıkarılıp demokratik siyaset ve hukuk zemininde çözülmesi yönündeki iradelerinin de ilk yasal karşılığı olarak tarihte notunu düşecektir. Dolayısıyla bütün eksikliklerine rağmen Meclis’te dün geçecek yasa, yalnızca teknik bir yasa girişimi değil; siyasal mücadelenin yöntem değiştirdiğini gösteren tarihsel bir eşiğin hukuki ifadesi olarak okunabilir.
Kuşkusuz bu adım çok daha erken atılabilirdi. Ancak iktidarın, daha en başından itibaren bölgesel gelişmeleri ve jeopolitik dengeleri gerekçe göstererek süreci kontrollü ve ağır ilerletmeyi tercih ettiği görülmektedir. Bununla birlikte, bu noktaya gelinmesini mümkün kılan temel dinamiğin, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya koyduğu siyasal irade ve Abdullah Öcalan’ın çözüm konusundaki ısrarlı tutumu olduğu da göz ardı edilmemelidir. Sürecin bugünkü aşaması, tek taraflı bir devlet inisiyatifinin değil; uzun yıllara yayılan karşılıklı siyasal mücadelenin ve diyalog arayışlarının ürünüdür.
Meclis’te dün kabul edilecek yasayı ne tarihsel bir çözüm belgesi olarak görmek ne de içerdiği eksiklikler nedeniyle bütünüyle değersiz ilan etmek doğru olacaktır. Yasa, süreci hukukun güvencesinden çok yürütmenin takdirine bırakan, MİT ve güvenlik bürokrasisine belirleyici roller tanıyan, parlamentonun ve toplumun katılımını sınırlayan önemli sorunlar barındırmaktadır. Bu yönüyle iktidarın çözümden ziyade süreci kontrol altında tutma arayışını yansıtmaktadır.
Yasa mevcut bu haliyle, fiziksel özgürlüklere kısmen imkân açan, ancak ideolojik ve örgütlenme özgürlüğüne şerh koyan bir çerçeve yasadır. İnsanların cezaevinden çıkması, soruşturma ve kovuşturmaların sona ermesi kuşkusuz son derece değerlidir. Ancak kalıcı barış, insanların yalnızca fiziksel olarak koşullu özgürleşmesiyle kurulamaz. Düşüncenin, sözün, örgütlenmenin ve demokratik siyasetinde özgürleşmesi gerekir. Barışın hukuku, güvenlik hukukunun başka araçlarla devamı değil, onun aşılması olmalıdır.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde yapılacak hukuki düzenlemelerin eşit yurttaşlığı, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü ve demokratik katılımı güçlendirmesini gerekmektedir. Barışın gerçek güvencesi yalnızca devlet kurumları değil, barışın toplumsallaşmasıdır. Ancak bütün bu eksikliklere rağmen, yarım yüzyılı aşkın Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin ve demokrasi güçlerinin ortaya çıkardığı siyasal birikimin ilk kez bu ölçüde somut bir yasal zemine taşınması bakımından da tarihsel bir eşik niteliği taşımaktadır. Asıl belirleyici olan ise bu ilk adımın kendisi değil; bundan sonra açılacak demokratik siyasal alanın hangi iradeyle ve hangi içerikle doldurulacağı olacaktır.
Arşimet, “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım,” der. Antik çağda fizik yasalarını açıklamak için söylenen bu söz, bugün siyasal ve toplumsal mücadeleler açısından da güçlü bir metafor sunmaktadır. Çünkü tarih, büyük dönüşümlerin yalnızca büyük güçlerden değil, doğru bir toplumsal dayanak üzerine kurulan kararlı mücadelelerden doğduğunu defalarca göstermiştir.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren varlığı inkâr edilen, dili yasaklanan, kimliği görünmez kılınmak istenen Kürtler, bir yüzyılı aşan özgürlük mücadeleleriyle yalnızca inkâr siyasetini aşındırmakla kalmamış; aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşme tartışmalarının da en temel dinamiklerinden biri hâline gelmiştir. Bugün gelinen aşama, herhangi bir lütfun ya da konjonktürel siyasal tercihin değil; ağır bedellerle örülmüş tarihsel bir mücadelenin sonucudur.
Bu nedenle Abdullah Öcalan’ın “anahtar” vurgusu ile Arşimet’in “dayanak noktası” metaforu aynı tarihsel gerçeğe işaret etmektedir. Anahtar kapıyı açabilir; fakat o kapının ardında nasıl bir yaşam kurulacağını belirleyen, toplumsal mücadelenin dayandığı kökler ve inşa edeceği demokratik çerçevedir. Tarih gösterdi ki doğru dayanak; halkın örgütlü iradesi, demokratik siyasete olan inancı ve özgürlükten vazgeçmeyen toplumsal mücadeledir. Doğru dayanak bulunduğunda, küçük görünen adımlar bile tarihin yönünü değiştirebilir. Dün inkârın mutlak görüldüğü yerde bugün demokratik çözüm konuşulabiliyorsa, bunun nedeni tam da bu tarihsel dayanağın yaratılmış olmasıdır.
Artık mesele, bu dayanağın üzerine nasıl bir Cumhuriyet inşa edileceğidir. Gelecek; inkârın, şiddetin, güvenlikçi paradigmanın ve tekçi siyasal anlayışın değil; eşit yurttaşlığın, çoğulcu demokrasinin, toplumsal barışın ve özgürlüğün olmalıdır. Çünkü tarihin yönünü değiştirenler, çoğu zaman en büyük güce sahip olanlar değil; doğru dayanak noktasını bulanlar olmuştur. Bu nedenle bugün önümüzde duran süreç yalnızca yeni bir başlangıç değil, aynı zamanda demokratik bir Cumhuriyetin inşası için yakalanmış tarihsel bir imkândır. Bu imkânın kalıcı bir dönüşüme yol açıp açamayacağı ise yalnızca yasalar değil, toplumun örgütlü iradesi, demokratik siyasetin kararlılığı ve barışta ısrar edenlerin ortak mücadele belirleyecektir.







