Bugün “aileyi korumak” adına LGBTİ+’ları hedef gösterenler, aslında kimi aileden saydıklarını ve kimi bu toplumun dışında bırakmak istediklerini ilan ediyorlar. Oysa aile, devletin tarif ettiği tek bir biçime indirgenemez; toplum da tek bir kimlik, tek bir cinsiyet anlayışı ve tek bir yaşam biçimi üzerinden kurulamaz. Bir toplumun güvenliği, farklı olanı susturabildiği ölçüde değil, farklı olanın özgürce yaşayabildiği ölçüde mümkündür.
Ercan Jan Aktaş
Bir ülkede yaşayanların güvenliğini kimler, hangi otoriteler belirler? Kimin yaşamı korunmaya değer, kimin yaşamı tehdit olarak görülür? Türkiye’de LGBTİ+’lara yönelik bu son operasyonun adı bu soruların yanıtını açıkça veriyor: “Ailem Güvende.” Fakat bu ülkede aile adına yapılan her şeyin aileyi koruduğunu düşünmek için hiçbir nedenimiz yok.
Aksine, “aile” kavramının kadınların, LGBTİ+’ların ve toplumsal cinsiyet normlarına sığmayan herkesin üzerinde bir denetim aracına dönüştürüldüğü bir dönemden geçiyoruz. 12 Eylül askeri darbesinin 46. yıldönümünde başlatılan ve 15 ile yayılan operasyonlar, bu nedenle yalnızca bir gözaltı ve baskın dalgası olarak okunamaz. “Ailem Güvende” adı, devletin makbul aile tanımını ve bu tanımın dışında bırakılanlara yönelik tahakkümünü anlatan daha büyük bir siyasetin ifadesidir.
12 Eylül askeri darbesinin 46. yıldönümünde, çok sayıda LGBTİ+ örgütünün, bağımsız medya kuruluşunun, öğrenci kolektifinin, insan hakları savunucusunun ve aktivistin internet sitelerine ve sosyal medya hesaplarına el konuldu. Adalet Bakanı Akın Gürlek, İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin’de yürütülen operasyonlara alaycı bir biçimde “Ailem Güvende” adının verildiğini açıkladı. Gürlek, 160’tan fazla aktivistin gözaltına alındığını söyledi. Ardından İstanbul’da ikinci bir arama dalgası da devam etti.
12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece saat 01.00’den itibaren, günün ilk ışıkları henüz doğmadan, Türkiye makamları LGBTİ+ örgütlerini, aktivistleri ve insan hakları savunucularını hedef alan koordineli bir arama ve gözaltı dalgası başlattı. Operasyonlar Ankara, Mersin, Kuşadası, İstanbul ve İzmir’in de aralarında bulunduğu 15 ile yayıldı. LGBTİ+ dernekleri, aktivistler, bağımsız insan hakları savunucuları ile bazı kurumlar ve işyerleri hedef alındı. Şafak sökmeden evlere baskınlar düzenlendi. Kapılar zorla kırıldı. İstanbul’da, HIV ile yaşayan insanlara hayati destek sağlayan kuruluşların merkezlerine dahi baskın düzenlendi.
Burada söz konusu olan elbette aileleri korumak değildir. Bu, LGBTİ+’lara, onların örgütlerine, dayanışma içinde olanlara ve temel özgürlükleri savunan herkese yönelik koordineli bir yıldırma ve baskı kampanyasıdır. Operasyonlar hâlâ devam ediyor. Aktivistler korku içinde bekliyor; sıradaki hedefin kim olacağını bilmiyorlar.
İronik bir şekilde “Ailem Güvende” isminin verildiği bu operasyon, adından da anlaşılacağı üzere toplumu tahakküm altına alma operasyonudur. Tekçi ve cinsiyetçi politikaların ısrarla sürdürüldüğünün açık bir kanıtıdır. Kadınlar her gün, “güvenli” denilen ailelerin içerisinde şiddete maruz bırakılmakta, katledilmektedir. Farklı cinsel kimlikler bu ülkenin, ailelerin ya da toplumun güvenlik sorunu değildir. Asıl güvenlik sorunu; kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarını tehdit eden şiddet, cezasızlık ve ayrımcılıktır.
Bugün “aileyi korumak” adına LGBTİ+’ları hedef gösterenler, aslında kimi aileden saydıklarını ve kimi bu toplumun dışında bırakmak istediklerini ilan ediyorlar. Oysa aile, devletin tarif ettiği tek bir biçime indirgenemez; toplum da tek bir kimlik, tek bir cinsiyet anlayışı ve tek bir yaşam biçimi üzerinden kurulamaz. Bir toplumun güvenliği, farklı olanı susturabildiği ölçüde değil, farklı olanın özgürce yaşayabildiği ölçüde mümkündür.
Bu yüzden bugün sorulması gereken soru “Ailem güvende mi?” değil, “Bu ülkede kim güvende değil ve onu kim tehdit ediyor?” sorusudur. Cevap da aslında açıktır: LGBTİ+’ları, kadınları ve farklı yaşam biçimlerini tehdit olarak gösteren; onları görünmezleştiren, kriminalize eden ve susturan politikalar güvenlik üretmiyor, tam tersine güvensizliği örgütlüyor. Gerçek güvenlik; devletin bize kimin makbul, kimin tehlikeli olduğunu söylemesi değil, herkesin kendi hayatını korkmadan kurabilmesidir.
Bir kadının şiddete uğramayacağından, bir LGBTİ+’nın kimliği nedeniyle saldırıya uğramayacağından, bir insanın düşüncesi nedeniyle kapısının gece yarısı kırılmayacağından emin olabilmesidir. Güvenlik, devletin toplumu kendisine benzetmesi değil; toplumdaki herkesin farklılığıyla yaşayabilmesidir.
Bu nedenle bugün “Ailem Güvende” değil. Çünkü birilerinin güvenliği, başkalarının özgürlüğünün ve yaşam hakkının bedeli olarak kuruluyorsa, orada güvenlik değil tahakküm vardır. Gerçek güvenlik ise ancak herkes güvende olduğunda mümkündür.
Bu sebeple Türkiye başta olmak üzere uluslararası insan hakları örgütleri, seçilmiş temsilciler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, gazeteciler ve eşitliğe ve özgürlüğe bağlı herkes bu konuda acilen harekete geçmesi gerekir. Kamuoyu önünde açıkça tutum almak bugün için çok değerlidir. Doğrulanmış bilgileri paylaşmak, konuya dair doğrudan muhatap ve temsilcilere ulaşmak mümkündür. Gözaltına alınan kişilerin derhal serbest bırakılmasını ve aramaların durdurulmasını talep etmek gerekiyor.
Sessizlik saldırıya uğrayanları korumayacaktır. Aksine, yalnızca baskıyı teşvik edecektir.
Türkiye’deki LGBTİ+ topluluklarıyla dayanışma içinde olalım.
Her şey için çok geç olmadan.







