Baxtiyar Ali
Yazının ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz…
Edebiyatın gerekli olduğunu söylediğimizde, bunun nedeni edebiyatın bizi sınırlı bakış açılarından, insanlara ve hayata dair dar görüşlerimizden, sevgi ve nefret hakkındaki kısıtlı duygularımızdan kurtarması ve dogmatik inançlardan arındırmasıdır. Dünyayı farklı bir şekilde ve başka bir perspektiften görebilme yeteneği, bizi kendi gerçekliğimizin kabuğu içinde boğulmaktan kurtaran devrimci bir unsurdur.
Edebiyat, gerçekliği çarpıtmak için değil, onun tüm görünmeyen yönlerini açığa çıkarmak amacıyla, gerçekliği hayal gücünün egemenliği altına alma yönünde büyük bir girişimdir. Edebiyat olmadan, radikal bir şekilde başka bir yönde düşünmemiz zordur.
Başka bir örnek vereyim ve yalnızca edebiyatın bize sunabileceği bu bakış açısı değişikliğinin öneminden daha açık bir şekilde bahseden bir metne geçeyim.
Büyük İngiliz yazar Ian McEwan’ın, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasına yol açan Brexit’e bir yanıt olarak 2019’da yayımlanan, çok güzel bir hiciv romanı var: Hamamböceği. McEwan’ın romanı, Kafka’nın Dönüşüm’üne neredeyse birebir benziyor, ancak tersten. Bir sabah bir hamam böceği uyanır ve bir insana dönüştüğünü keşfeder; sıradan bir insana değil, İngiltere Başbakanı Jim Sams adında bir adama. İsmin Kafka’nın Dönüşüm’ünün kahramanı Gregor Samsa’ya benzerliği elbette hemen göze çarpıyor.
McEwan, Kafka’nın bakış açısını çok zekice ve titizlikle tersine çevirerek, dünyamızı yöneten korkutucu ve akıl dışı güçleri bize gösteriyor. Kafka bize sistemin sıradan insanları hamam böceklerine dönüştürdüğünü söylerken, McEwan bize sistemin hamam böceklerini güçlü ve önemli politikacılara dönüştürdüğünü söylüyor. Bu, Kafkaesk bakış açısının ve perspektifin ustaca bir tersine çevrilmesidir. Bu iki farklı bakış açısı da aynı tezi destekliyor: Sistemin insanları ve diğer canlıları korkunç şekillerde çarpıtabileceği tezini.
McEwan’ın romanında Jim Sams, insanlaşmış tek hamam böceği olmadığını yavaş yavaş keşfeder; tüm kabine, aynı dönüşümü geçirmiş ve bakan olmuş diğer hamam böceklerinden, akrabalarından ve arkadaşlarından oluşmaktadır. Tek istisna, kabinedeki tek insan olan Dışişleri Bakanı Benedict’tir. Görünüşe göre hamam böceklerinden biri ya ona zamanında ulaşamamış ya da yolda bir ayağın altında ezilmiştir.
Dışarıdan bakıldığında ve kamuoyu ile medyanın gözünde kabine üyeleri takım elbiseli, düzgün giyimli insanlar gibi görünse de, McEwan bize başka bir bakış açısı sunuyor: Bizi yöneten ve kaderimiz hakkında kararlar alanlar, sadece bir sürü pervasız böcek ve hayvandan ibaret.
Romanda Jim Sams, kendisini “Tersine Çevirmecilik” olarak bilinen ve ekonominin yasalarını tersine çevirmeyi amaçlayan bir ekonomik doktrinin destekçisi olarak sunar. Örneğin, çalışırken para ödemeniz gerekir, ancak bir şey satın almaya gittiğinizde size para verilir. Burada McEwan, sistemin mutlaka rasyonel bir şekilde işlediği efsanesine meydan okuyor. Bir sistem, en anlamsız ve aptalca fikri bile, güç, medya ve çarpıtma yoluyla, sağlam ve rasyonel bir fikir olarak sunabilir.
McEwan, hiciv yoluyla, demokrasiyi manipüle eden, dünyayı ele geçiren ve uluslar ile devletler arasındaki ilişkilerle oynayan bu hamam böceği-politikacıların hikayesini anlatıyor. Bir noktada, Jim Sams, rakiplerinin kararlarına karşı oy kullanmak için parlamento binasına zamanında ulaşamayacakları şekilde parlamento oturumunun zamanlamasıyla oynuyor. McEwan ayrıca, politikacıların boş konuşmalarını süsledikleri anlamsız, içi boş ve boş retorik dile de dikkat çekiyor.
Özellikle dikkat çekici olan – ve Kafka’dan farklı olan – şey, McEwan’ın romanında, hamam böceği-politikacılar dünyayı alt üst ettikten sonra kendi derilerine geri dönüp tekrar hamam böceği olmaları ve görevi diğer sıradan politikacılara bırakmalarıdır. Kafka’nın hamam böceği, insanlık durumunu gerçekten anlamak istiyorsak çarpık imgelerimizin çoğunu düzeltebileceği gibi, McEwan’ın hamam böcekleri de bugün siyasete bakış açımızı düzeltmek istiyorsak aynı şeyi bizim için yapabilir.
McEwan’ın çalışmaları, edebiyatın ideolojinin, gücün ve sistemin gizlemeye çalıştığı şeyleri nasıl her zaman ortaya çıkardığının çarpıcı bir örneğidir. Çağdaş politikanın insanlık dışı ve mantıksız boyutlarını, Hollandalı ressam Hieronymus Bosch’un eski tablolarını hatırlatan bir bakış açısıyla gözler önüne seriyor.
Bosch’un daha önceki bir çağda dini fantezi olarak tasavvur ettiği şeyi, McEwan kendi zamanımızın siyasi fantezisi olarak sunuyor. McEwan’ın romanını okuduktan sonra, Bosch’un resimlerinin, yüzyıllar önce yaşamış dindar bir adamın basit fantezilerinden öte, günümüzün siyasi gerçekliğinin korkunç bir yansıması olduğunu anlamaya başlıyoruz.
Tıpkı Eric-Emmanuel Schmitt’in eserinde Larsen’in Helen’in kimliğine büründüğünü ve yıllarca Znorko’ya onun adına mektuplar gönderdiğini keşfettiğimiz gibi, burada da benzer şekilde şok edici bir gerçekle karşılaşıyoruz: Dünyamızı yöneten siyasi güçler, siyasi rasyonellik maskesinin altında gizlenen pervasız, hayvani güçlerdir. McEwan’ın romanındaki bu tersine çevirme, dünyanın alternatif bir vizyonunu daha açık bir şekilde vurguluyor.
Dünyanın kanun, düzen ve kural maskesi altında gizlenen sağlam ve sabit yüzeyinin aslında gevşek, istikrarsız ve kırılabilir olduğunu çok açık bir şekilde gösteren bir diğer edebi eser de Amerikalı yazar Edgar Allan Poe’nun “Çan Kulesindeki Şeytan” adlı çok eski, çarpıcı ve güzel bir metnidir. Bana göre, bu Poe’nun en iyi öykülerinden biri olmasa da, edebiyatın değerini ve bize madalyonun diğer yüzünü gösterme yeteneğini ortaya koyduğu için en önemlilerinden biridir.
Poe’nun öyküsü, Vondervotteimittiss gibi son derece garip bir isme sahip, çok ücra bir Hollanda köyü hakkında kısa bir hicivdir. Köy, düzenin bir modelidir. Her şey kesin ölçüler ve hesaplamalara göre düzenlenmiştir. Evler bile köy merkezinden tam olarak eşit mesafelerde konumlandırılmıştır. Her şey kesin ve kusursuz bir geometrik düzene tabidir. Köylülerin sınırlı sayıda özel istekleri, alışkanlıkları ve adetleri vardır. Lahana ve pipoyu severler. Zamana son derece önem verirler ve tüm yaşamları, davranışları ve hareketleri, çan kulesinde asılı olan ve düzenli olarak ve hatasız bir şekilde doğru saatte 12 kez çalan bir saatin ritmine göre düzenlenmiştir.
Köylüler hiçbir değişim biçimine inanmazlar ve köylerinin ötesindeki dünyada olan her şeyin zararlı ve yararsız olduğuna ikna olmuşlardır; geometrik ve değişmeyen dünyalarında tam bir rahatlık içinde yaşarlar. Köydeki her şey otomatik olarak düzenlenir. İnsanlar ne yapacaklarına veya ne zaman yapacaklarına kendileri karar vermezler. Her şey saatin ritmine, gelenek ve kanunlara uygun olarak gerçekleştirilir. Bu nedenle, köydeki en önemli kişi, saati ve çanlarını düzenlemekten sorumlu olan adamdır. Zamanın ritmindeki herhangi bir bozulmayı önler ve geleneklerin değişmeden kalmasını ve doğru zamanlarda yerine getirilmesini sağlar. Örneğin, saat 12’yi vurduğunda, köyün erkekleri hemen yemek yemeye ve pipo içmeye başlarlar.
Poe, bu son derece düzenli ve tertipli köyün ayrıntılı tasviriyle, korkutucu bir düzen arzusu, zamanın düzenlenmesi ve insan alışkanlıklarının ve geleneklerinin örgütlenmesiyle yönetilen endüstriyel ve kapitalist toplumun kesin bir resmini çiziyor. Ancak burada ortaya çıkan soru, bu düzenin, düzenlemenin ve zamana tapınmanın istikrarlı olup olmadığıdır.
“Çan Kulesindeki Şeytan” adlı öyküde şeytan, bir gün köyün yakınlarındaki bir tepeden inen ve hızla düzenli yerleşime giren bir yabancıdır. Küçük, tuhaf giyimli, elinde keman taşıyan ve şeytani bir sırıtışla dolaşan bir yaratıktır. Doğrudan saat kulesine doğru ilerlerken, yabancı köylüler arasında anında ve belirsiz bir huzursuzluk yaratır.
Şeytan kuleye tırmanırken, saati kontrol eden adamı kenara iter ve her zamanki 12 vuruş yerine, çanı 13 ayrı kez çalar. Sadece bir ekstra vuruş ekler, ancak bu tek vuruş, köyün tüm katı düzeninin yıkılmasına yeter; köylüler şaşkınlığa düşer ve ne yapacaklarını bilemezler. Panik hızla yayılır ve bu şaşkınlık hayvanlara bile bulaşır; hayvanlar garip davranışlar sergilemeye başlar.
Poe, kısa öyküsüyle, düzenli ve değişmez görünen bir sistemin kırılganlığını ve tek bir ekstra çan sesi gibi en ufak bir değişikliğin bile tüm sistemi nasıl felç edebileceğini gösteriyor.
Poe bu öyküyü 1839’da Philadelphia’daki Saturday Chronicle’da yayımladı, ancak sanki günümüz için yazılmış gibi geliyor. Bugün, endüstriyel organizasyon sistemlerinin zayıf ve kırılgan yönü her zamankinden daha belirgin: Demiryolu sistemindeki bir arıza tüm ulaşım ağını felç ettiğinde; bir bilgisayar programındaki bir hata yayılıp düzinelerce önemli ve stratejik sistemin arızalanmasına neden olduğunda; bir aptal lider olduğunda ve onun yetkisi altındaki tüm küresel sistem düzensizliğe ve yıkıma sürüklendiğinde… Poe’nun öyküsü, her şeyden önce görüntünün diğer tarafını gören bir edebiyat eseridir.
Edebiyatın ötesinde, yanılsamalarımızı, kendi kendimizi kandırmalarımızı ve hatalarımızı bu kadar açık bir şekilde görünür kılabilen neredeyse başka bir aracımız yok. Edebiyat sadece toplumun, politikanın ve tarihin yargılandığı bir mahkeme değil; aynı zamanda kendi hatalı yorumlarımızı yargılamak ve incelemek için de büyük bir mahkemedir.
Alman yazar Kurt Tucholsky’nin “Bir Otel Lobisinde” adlı güzel bir öyküsü var. Öykünün anlatıcısı, insanları kitap gibi okuyabileceğine, sadece bakarak hayatlarının sayfalarını çevirebileceğine inanan, son derece özgüvenli bir psikologla karşılaşır. Psikolog, diğer insanları anlamanın ve tanımanın dikkatli ve algılayıcı bir bakıştan başka bir şey gerektirmediği konusunda sürekli ısrar eder.
Lobide, etraflarında oturan insanları tarif etmeye başlar. Bir adamı Habsburglarla bağlantıları olan Avusturyalı bir saray görevlisi olarak tanımlar; bir kadını, hayattaki her zevki tatmış ve sürekli daha fazlasını isteyen bir erkek avcısı olarak; diğer bir kadını ise dört çocuk annesi, taşradan gelen vakur ve saygın bir hanımefendi olarak tanımlar ve benzeri tanımlamalar yapar.
Sonunda, bu “insan uzmanı” kalkıp gittiğinde, anlatıcı, yargılarının doğru olup olmadığını doğrulamak isteyerek diğer konuklara yaklaşır. Psikoloğun hayal ettiği her şeyin gerçeklikle pek ilgisi olmadığını keşfeder. Örneğin, sözde Avusturyalı adam ne Avusturyalıdır ne de ona atfedilen tanımlamaların hiçbirine uymaktadır. Psikoloğun tutkulu, erkek avcısı bir baştan çıkarıcı olarak tasvir ettiği kadın ise, kocasıyla birlikte seyahat eden Şikagolu Amerikalı bir kadındır.
Tucholsky bu hikâyeyi, aceleci yargılamanın, çarpıtılmış temsilin ve başkalarını yanlış yorumlamamızın ölümcül hatasına dikkat çekmek için kullanıyor. Çoğu zaman, birisi görüntüyü ters çevirip nihayet gerçek resmi gördüğüne inandığında, bunun yerine kendi yargılarının sınırlarıyla karşılaşır ve kendi bakış açısını düzeltmesi gerektiğini fark eder.
Bu birkaç örnekten basit bir gerçek ortaya çıkıyor: Edebiyatın görevi kesinliğe karşı çıkmaktır. Önceden belirlenmiş ve şekillendirilmiş fikirlerin ve düşünme biçimlerinin düşüncemizin tamamını işgal etmesine direnir. Görevi, hayal gücümüzü harekete geçirerek zaten bildiklerimizin ötesine geçmemizi, vizyonumuzu yenilememizi ve daha büyük şüphelere açık kalmamızı sağlamaktır.
Burada sorulması gereken meşru bir soru şudur: Edebiyatta neden görülemeyen veya doğrudan algılanamayan boyutları ortaya çıkarmakla ilgileniyoruz? Burada bu görevin neden önemli olduğuna dair dört temel nedeni kısaca belirteceğim.
Öncelikle, insanlık, tarihi boyunca insan algısını bulandıran ve görüşümüzü bulanıklaştıran yüzlerce mit, din ve ideoloji yaratmıştır. Edebiyat, bizi aldatan ve gerçekliğin bir kısmını bizden gizleyen bu dini, kültürel ve ideolojik perdeleri ve yanılsamaları ortadan kaldırmak için ciddi bir girişimdir.
İkinci olarak, gerçekliğin kendisi karmaşık, çok katmanlı ve çok yönlüdür. Bu nedenle, gerçekliğin görünmeyen veya doğrudan algının ötesinde kalan kısımlarına ulaşabilecek başka bir araca her zaman ihtiyacımız vardır. Edebiyat, belki de hem gerçekliğin hem de insanın birçok katmanı ve boyutuyla yüzleşebilecek ve onların karanlık bölgelerine ulaşabilecek tek gerçek araçtır.
Üçüncüsü, içimizde şeylerin eksiksiz ve doğru bir görüntüsünü görme konusunda güçlü bir arzu, anlama ve yakından gözlemleme konusunda neredeyse içgüdüsel bir açlık vardır. Edebiyat, büyük resmin unutulmuş ve marjinalleştirilmiş kısımlarını yeniden canlandıran gerçek bir güçtür. Panoramik bir görüntü olmadan, dünyayı anlamaktan bahsetmek zordur ve edebiyat olmadan dünyanın panoramik bir anlayışına ulaşmak da son derece zordur.
Dördüncüsü, edebiyat, insanların tüm resmi görebileceklerine dair kibirden vazgeçmeleri için sürekli bir çağrıdır. Anlayışımızın ve algımızın koşullarımız, bakış açımız ve kültürümüzle sınırlı olduğunu sürekli hatırlatır. Bu kibri düzeltmek ve anlama kapasitemizin sınırlarını ortaya koymak için sürekli bir çabadır.
Bu makale, The Amargi’den alınmıştır.
Baxtiyar Ali: Önde gelen romancı, şair ve deneme yazarı ve çağdaş Kürt yazarlar arasında en etkili isimlerden biri olarak kabul ediliyor. Uluslararası alanda en çok “Son Nar Ağacı” adlı eseriyle tanınan Ali, 12 roman da dahil olmak üzere 40’tan fazla kurgu, şiir ve eleştiri eseri yayınladı. Eserleri Arapça ve Farsçadan Almanca, İtalyanca ve İngilizceye kadar birçok dile çevrildi. 2017 yılında, Avrupa dışı bir dilde yazan ilk yazar olarak prestijli Nelly Sachs Ödülü’nü kazandı.







