Baxtiyar Ali
Edebiyat bize sadece anlam ve kimlik kazandırmaz. En büyük gücü başka bir yerdedir: Zihnimizde ve hayal gücümüzde var olan, sabit ve yerleşik dünya imgelerini değiştirme yeteneğinde; buna ben “gerçekliğin düzeltilmesi” diyorum. Çok kısaca ifade etmek gerekirse, edebiyat “gerçeklik” hakkındaki imajımızı alt üst eder.
Edebiyata neden ihtiyaç duyarız?
Değişmez olarak kabul ettiğimiz şeyler, resmin yalnızca bir tarafını veya şeylerin yaşamındaki geçici bir anı ortaya koyar. Mutlak gerçek olarak kabul ettiğimiz her öykü, başka bir açıdan bakıldığında, işlerin aslında farklı olabileceğini gösterebilir. Edebiyatın amacı, içimize derinlemesine yerleşmiş tüm bu değişmez imgeleri parçalayarak, dünyaya dair sabit anlayışlarımızı sarsmaktır.
Entellektüel ve bilimsel birçok alanda nihai bir gerçeğe ulaşma arzusunun saplantılı ve yoğun bir biçim aldığı bir dönemde, edebiyat, yaramaz bir çocuk gibi, doğru olarak kabul ettiğimiz ve zihnimizde ve görüşümüzde sabitlenen her şeyin resmin yalnızca bir tarafı olduğunu ısrarla vurgular. Pozisyonumuzu her değiştirdiğimizde, görüşümüz ve bakış açımız da değişir. Edebiyatın görevi her zaman bize resmin yeni bir tarafını göstermek olmuştur. Bize şeylere bakmanın yeni bir yolunu sunamayan hiçbir edebiyat başarılı edebiyat değildir. Öncelikle edebiyattan biraz uzakta başlayalım ki, daha sonra edebiyatın aslında ne yaptığını daha net görebilelim.
Gerçekçilikten modernizme
Klasik resimde, sanatçı gerçeğe tamamen sadık kalmayı amaçlamıştır: Gördüklerini tüm ayrıntılarıyla, farklı renk tonlarıyla ve değişen ışık ve karanlık dereceleriyle tasvir etmeyi hedeflemiştir. Görüntünün gerçeğe karşılık gelmesi ve şeylerin gerçek görünümüne benzemesi gerekiyordu. Ancak modern sanat bu anlayıştan bir sapmayı temsil eder. Gerçekten de “gerçeğe karşılık gelen” bir görüntü var mıdır? Klasik bir portreye baktığımızda, aslında gerçeği mi görüyoruz?
Picasso ve Georges Braque gibi Kübistler, gerçekliğe bakış açısının bu yönünü, şeyleri birden fazla açıdan tasvir ederek düzeltmeye çalıştılar. Ancak bu parçalı resimlere, bu kırık ve yeniden birleştirilmiş yüzlere baktığımızda, bir yüzü veya bir nesneyi birkaç perspektiften görmenin bize yine de eksiksiz, kapsamlı, net ve tam olarak bütünleşmiş bir görüntü vermediğini fark ederiz. Her zaman temsil edilmemiş bir parça veya fragman kalır; algımızda kavrayamadığımız, diğer parçaların yanına koyamadığımız ve onlarla birlikte göremediğimiz bir parıltı vardır. Bu, şeylere dair insan deneyimimizin önemli bir parçasıdır. Çizdiğimiz her görüntü eksik ve yetersizdir. Ancak bizi gerçekliği daha da derinden aramaya iten de tam olarak bu eksiklik ve yetersizliktir.
Müzikte de görsel sanatlardakine benzer birçok örnek vardır. Bunlardan en bilinenlerinden biri, İngiliz besteci Edward Elgar’ın ünlü müzik eseri Enigma Varyasyonları’dır. Enigma, tek bir müzik temasının 14 farklı şekilde yeniden işlenmesinden oluşur. Bu Varyasyonlardaki her parça, Elgar’ın kendisine yakın birinin portresini çizme girişimidir; sanki bir insan sadece beden, isim, biçim ve düşünceye indirgenemez, sadece müziğin tasvir edebileceği başka bir boyuta sahiptir. Bana göre Enigma, sanatın insana başka bir perspektiften bakabilme yeteneğinin olağanüstü bir örneğidir.
Edward Elgar’ın Enigma Varyasyonları’nın gerçek önemi belki de büyük Fransız yazar Eric-Emmanuel Schmitt’in çağdaş bir edebi metnine baktığımızda daha netleşir. Schmitt’in, Elgar’ın müzik eserinden esinlenerek yazdığı ve aynı adı taşıyan, son derece güzel bir oyunu var: Enigma Varyasyonları. Bu kısa oyunda, bir nokta açıkça vurgulanıyor: Bir insan, bir duygu, bir ilişki veya bir hikaye hakkında oluşturduğumuz tüm imgeler geçicidir. Her sahnenin her yeni bölümü ortaya çıktıkça, gerçek değişir.
Öncelikle, edebiyat alanında Nobel ödülü sahibi ünlü yazar Abel Znorko ile tanışıyoruz. 10 yıldır bir adada yalnız yaşayan ve evine yaklaşan herkesi silahla karşılayan münzevi bir adamdır. Bir keresinde bir yabancı evine girmeyi başardığında, Znorko ona, “Artık evime girdin ve misafirimsin” der. Oyun, kendini gazeteci olarak tanıtan ve Znorko ile röportaj yapmak için gelen Erik Larsen adlı bir adamın ziyaretiyle başlar. Znorko yıllardır röportaj vermemiştir, ancak oyunda hemen anlaşılmayan nedenlerle, Larsen’in uzak bir kasabadan küçük bir gazeteyi temsil ettiğini iddia etmesine rağmen, Larsen’in isteğini kabul eder.
Larsen, yazarın son yayımlanan romanını görüşmek üzere gelmiştir. Znorko’nun diğer eserlerinden farklı olarak, bu roman bir kadın ve bir erkek arasında geçen aşk mektupları alışverişi etrafında şekillenen gerçekçi bir eserdir. Larsen, romanın kadın kahramanının gerçek bir kişi mi yoksa sadece yazarın hayal gücünün bir ürünü mü olduğunu sorar. Znorko alaycı bir şekilde, “Ben bir yazarım, fotokopi makinesi değilim” diye yanıt verir ve tüm karakterlerinin hayal ürünü olduğunu ve hiçbirinin gerçekte var olmadığını ısrarla belirtir. Ancak Larsen, Znorko’nun cevabına ikna olmaz. Bu durum, Znorko’nun aşka hiç inanmadığını ve aşktan nefret ettiğini ilan etmesine yol açar.
İki karakter bir dizi yüzleşme ve hararetli tartışmadan geçer ve Znorko son derece kibirli görünür. Konuşma, bir zamanlar Larsen’le aynı kasabadan Znorko’ya mektup gönderen Helen Metternach adlı bir kadına döndüğünde, Larsen, kitabın ithaf edildiği “HM”nin aslında Helen Metternach olup olmadığını sorar. Her şeyde olduğu gibi, Znorko başlangıçta bu öneriyi şiddetle reddeder.
Konuşmaları ilerledikçe, Znorko öfkeli, kendini beğenmiş bir adamdan kırılgan bir adama dönüşür. Aşktan nefret ettiğini iddia eden adam, maskesinin ardındaki gerçek yüzünü göstermeye başlar: Kırgın bir aşık. Yıllardır Helen Metternach ile sürekli mektuplaştıklarını ve Helen’in eski sevgilisi ve hayatının en büyük aşkı olduğunu itiraf eder. Znorko’nun karakterindeki bu ani dönüşüm, başka bir gerçeğin de ortaya çıkmasıyla birlikte gelir: Erik Larsen aslında bir gazeteci değildir. Sadece Znorko’nun Helen ile olan ilişkisi hakkında konuşmak için gazeteci kılığına girmiş bir müzik öğretmenidir.
Bir diğer şaşırtıcı gelişmede ise Larsen, Helen Metternach’ın Znorko’ya her gün aşk mektupları yazdığı yıllar boyunca onun kocası olduğunu itiraf ediyor.
Helen hakkında konuştukça, iki adamın gözünde onun tamamen farklı iki kadın olduğu ortaya çıkıyor: Her iki adam da Helen’i tarif ederken, diğerinin tanıdığı kadına neredeyse hiç benzemeyen bir kadından bahsediyor. Znorko’nun Helen’i tutkulu, çalkantılı, cinsel açıdan ateşli ve zeki. Buna karşılık Larsen’in Helen’i sıradan, soğuk bir kadın, günlük hayatın rutinleri içinde basit bir eş.
Znorko, Helen’in uzun yıllardır evli olduğunu ve evliliğini ondan gizlediğini öğrenince öfkeye kapılır. Larsen’den Helen’e geri dönmesini ve onu sevdiği için pişman olduğunu, aralarındaki her şeyin bir yalan, bir hile ve bir aldatmaca olduğunu söylemesini ister. Ancak Larsen, Helen’e böyle bir şey söyleyemeyeceğini ısrarla belirtir. Znorko baskı yapmaya devam eder ve Larsen, Helen’in uzun yıllardır ölü olduğunu açıklar. Znorko ona inanmayı reddeder. Helen’in kendisine mektup yazmaya devam ettiğini ve onunla iletişim halinde kaldığını söyler.
İşte bu noktada Znorko gerçek bir şok yaşar; bunca yıldır Helen’in yerine kendisine mektup yazanın Larsen olduğunu ve bu şekilde Larsen’in Helen’i kendi hayatında canlı tuttuğunu fark eder. Ve Znorko’nun romanında kadın karakterin adıyla yayınladığı tüm mektupların aslında Helen tarafından değil, Larsen tarafından yazıldığını anlar.
Schmitt’in eserleri boyunca, Znorko, Larsen ve Helen hakkındaki imgelerimiz birçok derin ve temel değişime uğrar. Kısa bir zaman dilimi içinde, karakterler hakkında oluşturduğumuz imgeyi tekrar tekrar gözden geçirmek zorunda kalırız. Birden fazla Znorko, birden fazla Larsen ve birden fazla Helen ile karşılaşırız; sanki edebiyatın görevi, önümüzde beliren şeyleri örten maskeleri katman katman kaldırmaktır. Bu şekilde, imgelerimizin ve duygularımızın her zaman daha fazla düzeltmeye ihtiyaç duyduğundan emin oluruz.
Bu oyunda, an be an hikâyenin başka bir yönüyle karşılaşan sadece biz değiliz. Üç karakter de sürekli olarak kendilerinin ve birbirlerinin bilinmeyen yönleriyle yüzleşiyor; öyle ki hangi Helen’in, hangi Larsen’in ve hangi Znorko’nun gerçek karakter olduğunu anlamak zorlaşıyor. Sonuç olarak, bu tür metinler bir mesaj taşıyor: Dünyanın yüzeysel görünümüne teslim olmamalı ve dünyayı her zaman başka bir açıdan görmeye hazır olmalıyız.
Bu makale, The Amargi’den alınmıştır.
Baxtiyar Ali: Önde gelen romancı, şair ve deneme yazarı ve çağdaş Kürt yazarlar arasında en etkili isimlerden biri olarak kabul ediliyor. Uluslararası alanda en çok “Son Nar Ağacı” adlı eseriyle tanınan Ali, 12 roman da dahil olmak üzere 40’tan fazla kurgu, şiir ve eleştiri eseri yayınladı. Eserleri Arapça ve Farsçadan Almanca, İtalyanca ve İngilizceye kadar birçok dile çevrildi. 2017 yılında, Avrupa dışı bir dilde yazan ilk yazar olarak prestijli Nelly Sachs Ödülü’nü kazandı.







