BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Sürecin cesaretini kurmak

Sürecin cesaretini kurmak

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Akın Olgun

Son bir buçuk yıldır, Türkiye siyasetinin, bölgesel gelişmelerin ve politik arenada yaşanan tartışmaların merkezinde yer alıyor Kürt siyaseti ve süreç, Kürt siyasetine bir kez daha temel bir dinamik olarak, olduğundan çok daha fazla görünürlük sağlıyor.

Bu gibi süreçlerin, Kürt siyasetini bir bütün olarak zorladığı ve yeni kurulan dengelerin yarattığı handikaplara sıkıştırdığı malum ama kendisine büyük bir dinamizm kazandırarak, düşünsel ve pratik kaslarını hızlıca çalıştırdığı da bir gerçek.

Bu gerçekliği büyük bir örgütsel güce dönüştürüp, kitlelere akıtma, toplumsallaştırma çabası ise, ileriye doğru taşıyıcı bir enerji ortaya çıkarıyor diyebiliriz. Oluşan enerjinin nereye, nasıl ve hangi yolla akıtılacağı sorunu ise var olandan çok daha karmaşık görünüyor. (Bu karmaşıklık sadeleştirilemezse, Newroz’da, büyük ve iddialı bir seslenişle konsolide edilen tepkiler, yarın yeniden uç verebilir.)

Beklentiler de bu enerjiye dahildir.

Özellikle, gözü kulağı cezaevlerinde olan milyonların beklentilerini hiç küçümsememek gerekir.

Beklentide biriken enerji doğru ele alınıp, yönetilemezse, tersten bir öfkeyi de bağrından dışarı taşırabilir. Dolayısıyla sahiplenmeyi hakiki kılmak ve bunu elle tutulur bir siyaset haline getirmek, sadece Dem Parti açısından değil, Kürt siyasetinin bir bütünü açısından da acil.

Yarının kurucu gücü olmanın ve bu gücü kitlelerle buluşturmanın yolu sanırım buralardan geçiyor.

Siyasette, “Mış” gibi yapma halinin, seslenilen kesimlerin gözünden kaçmadığı aşikâr. Bu aşikârlığın düşüncenin ve pratiğin samiyetini sorgulatan bir yanı da var ve bu çokça gözden kaçırılıyor. (Bkz CHP içi tartışmalar)

Günü kurtaran o “mış”lı hal, büyük emekle kurulan derin ve hisli bağları zayıflatarak, hedefler konusunda inancı boşa düşüren bir riski de içinde barındırıyor her zaman.

Buradan yola çıkarak ifade etmek gerekirse; Demirtaş’a dair kitlelerden yükselen özlemi ön yargısız okumak ve gecikmiş olmanın özeleştirisini siyasetin pratiğinde vermek, o derin ve hissi bağları güçlendirecektir  ve umarım bu başarılır.

Daha açık ifade etmek gerekirse; eğer bir yarın inşası olacaksa (ki bu kaçınılmaz), paradigmayı ve siyaseti kitleselleştirecek şekilde kurgulamak ve onu elle tutulur, gözle görülür hale getirmek, mecburiyetten öte bir hakikate tekabül ediyor.

“Kurucu lider”in ortaya koymuş olduğu süreç yaklaşımının, siyasetinin, fikrinin ve gelecek öngörüsünün toplumsal ayağı hala bu kadar tartışmalı ise bunun en önemli sebeplerinden biri; onu ve paradigmasını toplumsallaştıracak siyasal temsiliyetin “olmasa da olur” parantezine alınarak, rasyonel siyasetin dışında görülmesidir biraz.

Bir buçuk yıl süreç açısından az değil. Buradan bakınca, yeteri kadar toplumsallaştırılamadığı çok ortada.

Onu toplumsallaştıracak aktörlerin hala cezaevinde olması da bunun en büyük sebeplerinden biri. Bazen, siz ne yaparsanız yapın, her şeyin kitlendiği bir yer vardır ve oranın kilidini açmadan yürümek de pek mümkün değildir.

“Türkiyelileşme” siyasetinin, onu partileştiren fikrin kurucu öznesinin Öcalan olduğunu biliyoruz. “Türkiyelileşme” paradigması ve hamlesi aynı zamanda stratejik bir dönüşümün de ifadesiydi ama onu kitleler nezdinde elle tutulur hale getiren, kitlelerle buluşturan ve siyasetin öznesi kılarak, ete kemiğe büründüren, çok açıkça söylemek gerekirse Demirtaş gerçekliğiydi.

Böylece, Öcalan’ın liderlik gücü, öngörüsü, aklı, demokratik bir atılımla dışarıya taşıyor ve “kurucu” rolü, önerdiklerinin hayat bulmasıyla, tartışmasız şekilde varlığını olmazsa olmaz kılıyordu.

Bugün konuştuğumuz ve büyük dönüşümü hedefleyen “demokratik toplum ve barış” siyasetine de böyle bakabiliriz.

“Türkiyelileşme” siyasetini, yarının demokratik kurucu gücü olması iddiasıyla, dönüşümün devrimci çatısı haline getiren 27 Şubat çağrısı bu nedenle de çok önemlidir. Çünkü sadece devletin değişiminden, dönüşümünden bahsetmemektedir.

Öcalan’ın, kendi düşünsel pratiğini takip eden tutarlılığı, yapma ve tarihselleştirme iradesi, hareketi kurduğu ilk günden bugüne değişmeyen tek özelliği olabilir belki de.

Öcalan “mış” gibi yapmıyor.

Aksine, örgütün tarihsel süreçlerine baktığınızda, böyle yapılmasına her dönem itiraz ettiğini anlıyorsunuz. Hedeflediği dönüşümü, tarihsel, konjonktürel, rasyonel bir yaklaşımla ele alıp hem politik sezgilerini hem politik tespitlerini hem de fırsatları stratejikleştirdiğine tanıklık ediyorsunuz.

İmkân ve olanakları, konjonktürel fırsatları, rasyonel siyasetin parçası haline getirmek ve “kim ne der” parantezine düşmeden siyasete akıtmak, cesareti “kahramanlığa” ihtiyaç duymadan dönüşümün parçası kılmak, o stratejik perspektiften ayrı olmasa gerek.

Demirtaş’ın Ekim 2025 tarihinde, T24 sitesinde yayınlanan, “Sürecin muhasebesi: Neler yapabilirdik ya da yapabiliriz?” başlıklı yazısında dile getirdiği ve özetle Türk ve Kürt halklarının ortak ruhsal barış birlikteliğini sağlayacak, birbirine güven verecek ve süreci hızlandıracak kimi önerilerini, “demokratik toplum ve barış” paradigmasından hareketle nasıl en rasyonel ve ezber bozan şekilde yaptığını hatırlamakta fayda var.

Çünkü siyaset ezber bozduğunda sarsıcı ve ikna edici oluyor. “Olmaz”, “nereden çıktı bu şimdi” diyenler bile, ezber bozan cesaretin sürükleyiciliğinden kaçamazlar kolay kolay..

Kürt demokratik siyasetinin en kıymetli yanlarından birinin, siyaseti ilkesel bir tutumla ele alması olduğu malum ama bu “ilkesel” olma hali abartıldığında, siyaseti dar alanda tutmanın bahanesine dönüşebileceği de bir gerçek.

“İlkesel” olma abartısı, esnekliğin kaybedilmesine, rasyonel olandan kaçınılmasına ve dolayısıyla siyasette edilgenliğin tercih edilmesine yol açabilir. Bu olası risklerden biridir de diyebiliriz.

Süreç, köşeli bir siyaseti değil, köşelerden taşan bir pozisyonu zorluyor bu yüzden. Özetle, ilkeler, somut bir kazanımla, kazanımlarla anlamlı kılındığında değerli, tersi olduğunda ise statükonun bahanesine dönüşebiliyor.

Yıllardır, uygulanan her türlü baskıya, hukuksuzluğa ve ağır şiddete rağmen, Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olabilmenin, ikinci büyük muhalefet gücü olarak belirleyen pozisyonu korumanın ve masada müzakere eden konumda olmanın gücü ile köşelerden taşma arasında elbette bir bağ var şüphesiz.

Bunu başarmış bir siyasal mücadele geleneğini, liderliğini, süreç tartışması içinde “beceriksiz”, “siyasetsiz” olarak tanımlayan ifadeleri ise kötücül buluyorum.

Tam da bu nedenle devlet kanadının, süreçle bağlantılı olarak Kürt siyasetinin sıçrama yapma potansiyelini, dönüştürme dinamiğini ve örgütlü varlığını büyüterek toplumun geniş kesimlerini etkileme beceresini kısıtlamaya çalıştığını söyleyebiliriz.

Süreçten güçlenerek çıkmış bir Kürt siyaseti istenmediği çok net lakin iktidarın istemeyişi, bunun böyle olacağı anlamına gelmiyor.

Öcalan’ın dışarıya dair, talep eden, bekleyen pozisyonda olmamayı ifade eden cümleleri bu noktada önemli hale geliyor. Çünkü sadece talep eden olarak kalmak, sorunu ve çözümü birilerine havale etmek demek aynı zamanda.

Gazetelere verilen söyleşilerden kürsü konuşmalarına, mitinglerde kurulan cümlelerden partiler arası ziyaretlerdeki pozlara kadar, geleceği kuran, geleceğin kurucusu olduğunu iddiasını taşıyan bir ahenk görmek, geleceğe dair güven inşa etmenin, bekleyen değil, iddiasını sahaya yansıtan olmanın da göstergesidir.

Erken seçime doğru giden Türkiye siyasetinin tüm parametresini, olasılıklarını, fırsatlarını, handikaplarını birlikte ele almak, bunun süreçle olan bağını en etkili ve anlaşılır şekilde inşa etmek sanırım Dem Parti sorumluluğunda ve bu noktada alınacak sonucun, ne anlama geleceği meselesi de oldukça kritik…

Öyleyse şimdiden derinlikli bir yaklaşımla, durum değerlendirmesi yapmak, seçime çoklu denklemler eşliğinde hazırlanmak olmazsa olmaz görünüyor ama Dem parti için bu “olmazsa olmaz” hal bile yeterli değil bana göre…

Elde, avuçta olanı en doğru şekilde değerlendirmek için çok fazla vakit de yok.

Akın OLGUN kimdir?

1975 yılında Ankara’da doğdu.
1990’larda siyasi faaliyetleri nedeniyle 7 yıl cezaevinde kaldı. 19 Aralık
2000 tarihinde adına “Hayata Dönüş” denilen kanlı operasyona maruz kalan tutuklulardan biri oldu.
2002 yılındaki tahliyesinin ardından İngiltere’ye yerleşti.
Akın Olgun çeşitli haber portallarında ve sitelerinde köşe yazarı olarak, insan hak ve özgürlüklerini konu alan yazılarıyla, düzenli olarak okurlarıyla buluştu.
Cezaevi ve ölüm oruçları sürecini anlattığı ilk kitabı Adları Saklıdır dışında, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri, Elalem, Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi isimli beş kitabı bulunmaktadır.
Olgun’un kitapları dışında İngiliz Film Enstitüsü’nün desteğiyle Kül Sesleri
ve Elalem kitaplarından uyarlanan Beyaz ve Elveda isimli kısa filmleri
yayınlandı. Ardından senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği kısa filmi
Fısıltılar, Feel The Reel International Film Festivali’nden ödülle döndü.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz