Kavel Alpaslan
Şimdiki zamanın hızında savrulan herkes bir ölçüde zamanın ta kendisine yabancılaşır. Kendimizi bildiğimiz andan beri tanıklık ettiğimiz hayatın düzeni sanki hep böyleydi ve hep böyle kalacakmış gibi gelir insana. Alarmla uyanmak, işe gitmek, otobüse binmek, çalışmak, yemek yemek, aç kalmak, alışverişe çıkmak, para, devlet… sanki tüm bunlar hava ya da su gibi bu dünyanın bir parçasıdır.
Kağıt üzerinde farklı toplumsal düzenlerin gerçekliğini bilsek dahi yaşanılan çağın büyüsü içerisinde geçmiş ve gelecek kolayca bükülür: Sanırız ki ‘mutlak’ ve ‘doğal’ olan sadece bugünün kurallarıdır.
Kapitalizm değirmenini döndürmek isteyenler, emek sömürüsünü ‘tek seçenek’ göstermek için işte bu sanrıya yaslanırlar. Ne de olsa kuralsızlığın tek kural, en kurnazın en becerikli sayıldığı bu vahşet düzenini parlatarak satamayacaklarına göre, rıza üretimini ‘alternatifsizlik’ üzerinden kurmak zorundadırlar. Ellerinde insanlığa umut verecek yalan da olsa bir fikir olmadığı için tek yapabilecekleri olası bir değişimin önüne geçerek çürümüş bir devrin bekçiliğini yapmaktır.






