O küçük kızı izlerken aklımdan geçen buydu. Henüz çocuk yaşta, kendisine ait olmayan bir acının mirasçısı oluyordu. Bunun ne kadar büyük bir haksızlık olduğunu düşündüm. Hiçbir çocuk çocukluğunu yasın içinde geçirmek zorunda kalmamalı. Hiçbir çocuk ailesinden mezar aramayı miras almamalı.
Menekşe KIZILDERE
Geçtiğimiz günlerde, anneannesi, PKK gerillası olan dayısının mezar yeri için gözyaşı dökerken onu sessizce izleyen ilkokul çağındaki bir Kürt kız çocuğuna tanıklık ettim. O an, uzun süre aklımdan çıkmadı.
Küçük kızın yüzüne baktıkça kendi çocukluğumu hatırladım. Zilan Katliamı’nda öksüz ve yetim kalan aile büyüklerimi… Hayatlarının sonuna kadar asla dönmeyecek olanı beklediler. Gidip dua edebilecekleri bir mezar yerinden yoksundular. Zilan’dan çocuk olarak sağ kurtulan aile büyüklerim de yaşadıklarını ömürlerinin sonuna kadar anlatmakta zorlandılar. Katliamla birlikte çocuklukları yarım kalmıştı. Sanki hayatlarının bir kısmı hep o güne, o vadiye sıkışıp kalmıştı. Çocuklukları bir yasa hapsolmuştu. Yaşlandıklarında bile hala o mazlum yetim çocuklardı.
Çocukken bu durum bende büyük bir öfke uyandırırdı. Yıllar içinde ise şunu fark ettim: Sessiz bırakılan acı, kuşaktan kuşağa aktarılırken yalnızca bir hatıraya dönüşmüyor. Yasla karışan öfke bazen zehir gibi yayılıyor. Yasın içine hapsolmuş bir çocukluk, kendisinden sonraki kuşaklara da ağır bir yük bırakıyor.
O küçük kızı izlerken aklımdan geçen buydu. Henüz çocuk yaşta, kendisine ait olmayan bir acının mirasçısı oluyordu. Bunun ne kadar büyük bir haksızlık olduğunu düşündüm. Hiçbir çocuk çocukluğunu yasın içinde geçirmek zorunda kalmamalı. Hiçbir çocuk ailesinden mezar aramayı miras almamalı.
Bu çağrıyı o kız çocuğu için yapıyorum. Kürt çocukları için yapıyorum.
Çünkü bir mezar yeri yalnızca ölenin hakkı değildir. Geride kalanların da hakkıdır.
İnsanlar olarak bireysel hak gasplarının kolektif yaşamımızda nasıl derin yaralar açtığını biliyoruz. Bizi insan yapan şeylerden biri, kuşaklar boyunca aktardığımız ahlaki değerlerdir. Ölüm de bu değerlerin önemli bir parçasıdır. İnsanlık tarihi boyunca ölüleri onurlandırmak, onları anmak, geride kalanlara yas tutabilecekleri bir mekân bırakmak temel bir insani ihtiyaç olarak görülmüştür. Kayıp yakınları üzerine yapılan çalışmalar da, defin yerinin bilinmemesinin yas sürecini ağırlaştırdığını ve travmayı derinleştirdiğini göstermektedir. (1)
Bu nedenle mezar yeri gaspı yalnızca ölüye değil, yaşayanlara da yönelmiş bir haksızlıktır. Geride kalanların iyileşme imkânını ellerinden almaktır.
Bugün Zilan Katliamı’nın acı mirasını hem ruhunda hem bedeninde taşıyan binlerce insan yaşıyor. Bu katliamdan doğrudan ya da dolaylı etkilenmiş, ailesinde buna dair hikâyeler taşıyan binlerce Kürt var. Her acı biricik, her hikâye farklı. Ancak bütün bu hikâyelerde ortak olan bir şey de var: yüzleşme arzusu.
1930 yazında Zilan Vadisi’nde on binlerce insan katledildi. Hayatta kalanların büyük kısmı çocuklardı; kaçabilenler, saklanabilenlerdi. Bu nedenle birçok kurbanın bedenine sahip çıkan olmadı. Aradan geçen on yıllara rağmen birçok insanın mezar yeri hâlâ bilinmiyor.
Erciş’te doğup büyümüş, hakikati, tarihi, insanlığı ve inancın gerektirdiği vicdani sorumluluğu önemseyen biri için bu durum yalnızca tarihsel bir mesele değil. Zilan’da duasız ve sahipsiz bırakılmış binlerce insanın varlığı, milyonlarca insanın yüreğine dokunan büyük bir vicdan yükü olmaya devam ediyor.
Bu yük yalnızca mağdurların yükü değildir.
Bir katliamın etkileri doksan altı yıl sonra bile insanların hayatında yaşamaya devam ediyorsa, bu aynı zamanda devletin de yüküdür. Çünkü devletleri en çok tehdit eden şey geçmişte yaşanmış büyük adaletsizliklerin varlığı değil, bu adaletsizliklerle yüzleşilememesidir. Yüzleşme olmadığında adaletsizlik binlerden on binlere, on binlerden milyonlara yayılır.
Bu nedenle yüzleşme ve onarıcı adalet yalnızca ahlaki bir tercih değil, toplumsal iyileşmenin gerekliliğidir. (2)
Kinden, öfkeden ve intikamdan uzak bir şekilde kayıpları onurlandırabilmek, özür dileyebilmek, dua edilebilecek ve anılabilecek mekânlar oluşturabilmek büyük bir erdemdir. İnsanlığa bırakılabilecek en değerli ahlaki miraslardan biri de budur.
Bugün Kürt-Türk barışının konuşulduğu bir dönemde, katledilen Kürtlerin mezar yeri hakkının iadesi son derece anlamlı bir adım olacaktır. Bu yalnızca geçmişe ilişkin bir yüzleşme değil, geleceğe ilişkin bir irade beyanı olacaktır. Barış sürecini güncel politik tartışmaların dar çerçevesinden çıkarıp tarihsel ve insani bir zemine taşımanın da yollarından biri budur.
Barışmak için iyileşmek gerekir.
Silahı tutanın da, vurulanın da iyileşmesi gerekir.
Acı mirasını zehire değil, insanlığın ortak iyileşmesine katkı sunacak bir erdeme dönüştürme fırsatımız var.
Zilan’ın acı mirasçılarından biri olarak, bu acıyı sahiplenenlere büyük bir gönül borcu duyuyorum. Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu acıyı görünür kılması ve sahiplenmesi, bu mirasın taşıyıcıları için önemliydi. Unutmak ve unutulmak ölümün bir çeşididir. On binlerce kurbana sahip çıkmak, tarihe atılmış bir izdir. Kurbanlar açısından kadrin değişmesidir. Kürt Özgürlük Hareketi’ne bir de buradan bakmak gerekli. Herkes ölüm ve unutmaya yatmışken adını Zilan olarak seçen kadınlar o ölüm karanlığını kaldırıp attı. Unutulmadılar, ölümsüzleştiler, ölümsüzleştirdiler. Bu gönül borcu ödenemez.
Çünkü unutmak iyileştirmiyor. Bazen yarayı daha da derinleştiriyor. Acının tanınması ve görünür kılınması ise iyileşmenin önünü açıyor. Çok fazla acı birikti bunlar ancak iyileşme ile tükenecek. Dünya’daki birçok çatışma çözüm örneği de bize aynı şeyi söylüyor bir mezar yeri iyileşmenin başladığı nokta olabilir. Toplumun da kolektif iyileşmesi buna bağlı. Barış, iyileşmektir.
Bugün de bu hareketin yarattığı barış imkânı, bize bu acıları erdeme dönüştürme fırsatı sunuyor. Bir Kürt olarak tarihe baktığımda bunun anlamının büyük olduğunu düşünüyorum. Belki bu çağrının kendisi değil ama bu çağrının mümkün hale gelmesi, Kürt tarihi açısından yeni bir eşik anlamına geliyor.
Zilan ile yüzleşmenin vakti geldi.
Toplu mezarların yerlerini belirlemek, onları mezar yerine dönüştürmek, ziyaretlere açmak, Zilan Katliamı kurbanları için bir anıt ve dua yeri oluşturmak aslında sanıldığı kadar zor değil. Bu acı mirasın yükü ağır; fakat bu yükü erdeme dönüştürmek mümkündür.
Türkiye Devleti’nin temsilcileri de barışın tarafı olurken bu çağrıyı dikkate almalıdır. Acıları birlikte erdeme dönüştürmek için tarihsel bir fırsatla karşı karşıyayız.
Ancak Zilan eski bir acı. Bu acının devamı olan ve çok daha taze duran başka acılar da var.
Bu nedenle bir Kürt kadını olarak öncelikle yaşamını yitirmiş PKK gerillalarının kayıp mezar yerlerinin ve kayıp cenazelerinin, ailelerin ve uzmanların uygun göreceği yöntemlerle teslim edilmesi çağrısında bulunuyorum. O kayıplar onurlandırılmadan, Zilan için atılacak bir adımı binlerce katliam mağduru mirasçısı da kabul etmeyecektir. Halkı için toprağa düşen bu halkın evladıdır. Silahı tutanın da vurulanın da toprağa düştüğü bu acı tarihi erdeme dönüştürme şansımız var. Belki de bu acı kaderi bir annenin duası bitirecek. Bırakalım annelerimiz özgürce duasını evlatlarının son yerinde etsin. Bu büyük vebal herkesin boynundan kalksın.
Bu çağrıyı yalnızca bir fikir olarak değil, bir tanıklığın sorumluluğuyla yapıyorum.
Barış Annesi Miyeser Güneş’in, oğlu Fuat’tan geriye kalan kemikleri gözyaşları içinde kendi elleriyle topladığını anlatmasına tanıklık ettim. Bir annenin yaşadığı bu acıyı gördükten sonra sessiz kalmak mümkün değil. Hiçbir anne artık Miyeser Anne’nin yaşadığı o anı yaşamasın. Hiçbir anne kucağında büyüttüğü kuzusunun kemiklerini elleri ile toplamayı hak etmiyor.
Kim sorumluysa, kim yetkiliyse yalvarıyorum:
Miyeser Anne’nin yaşadığını kimseye yaşatmayın.
Ve yeniden o küçük kız çocuğunu düşünüyorum.
Üç kuşaktır mezar yeri derdinde olan Kürt kadınlarıyız. Bu artık son bulsun.
Zilan’dan bugüne uzanan acıların binlerce mirasçısından biri olarak aynı çağrıyı yineliyorum:
Lütfen o çocuğa mezar yeri aramayı miras bırakmayalım.
Zilan Katliamı kurbanları duasız ve mezarsız yattıkları yerde insanlığa bir erdem daha armağan etmemizi bekliyor.
Referanslar
((1) International Committee of the Red Cross (ICRC), Missing Persons and Their Families.
(2) United Nations Office of the High Commissioner for Human Rights, Transitional Justice and the Right to Truth







