Var olma mücadelesini, dilini, kimliğini, değerlerini elli yıldır sürdürülen bir savaş içinde şekillendirmiş, kazanmış bir halkın, dağla kurduğu duygusal, siyasal ve sosyal bağ şimdi yeni bir boyut alıyor ve bu hiç de kolay bir durum değil. Elli yılla yayılan şiddetli bir savaşın her türlü çilesini çekmiş, ağır şekilde bedelini ödemiş bir halkın yüksek kaygılar taşıması kaçınılmazdır bu nedenle. Korunaksız ve korumasız kaldığı endişesinin bir kaygıya, kaygının kapanıklığa, kapanıklığın ise kimliğine dair daha sıkı bir iç savunmaya dönüşmesi oldukça anlaşılır bu yanıyla.
Akın OLGUN
Kürt demokratik siyasetinin bölgesel ve “Kürdi” alana yöneldiği, bunun da yeni dönemin politikası olduğuna dair bir söylem, farklı şekillerde kendini üretiyor ve bu sosyal medyada da karşılık buluyor. Bunun tabana nasıl yansıdığına dair elimizde çok fazla veri yok ama bu algının varlığına dair, sohbetlerde gün yüzüne çıkan çok fazla şey var.
Sol, sosyalistlerle kurulan ilişkilerin, ittifak güçlerine dair sert tartışmaların ve parti içinde müdahil olan sözlerin buna kanıt oluşturduğuna dair yorumların, bu algıyı güçlendirdiği açık.
Kitle popülizmine göz kırpan kimi tepkilerin de buna katkısını yok sayamayız.
Çaresizlikleri, öfkeleri, bir arada yaşama duygusunun uğradığı erozyonu, siyasal krizlerin ürettiği negatif enerjiyi, demokratik toplum ve barış paradigmasına akıtan fırsatçılığın gözü de oldukça kara görünüyor bu arada.
Sürece dair kimi pozitif amereler oluştukça, daha da sertleşen yorumlar karşımıza çıkacak anlaşılan. Sadece siyasal değil, egolar ve kişisel hırslar da daha görünür hale gelecek…
Peki, Kürt siyasal hareketi kendisini daha “Kürdi” bir alana çekerek, bu pozisyonun dışında kalan kesimleri yok mu sayacak?
“Demokratik Cumhuriyet” paradigması olmasa, bu söylemlerin siyasete ve var olan duruma dair gerçekçi bir karşılığı olabilirdi lakin hayır… Az buçuk Kürt siyasetini takip eden, yine az buçuk oluşturulan paradigmanın teorik boyutuna göz atan herkes, demokratik temelde daha da genişleyen bir zeminin hedeflendiğini görecektir.
Öte yandan, Kürt siyaseti tabanında, içe dönük kapanmaya dair hal ve tutumların olması, söylemlerde, ifadelerde daha sert yaklaşımların kendini üretmesi de oldukça doğal görülmeli. Asıl doğal olmayan ise bu hali, Kürt siyasi hareketinin temel siyasi çizgisi olarak algılamak ve algılatmak.
Var olma mücadelesini, dilini, kimliğini, değerlerini elli yıldır sürdürülen bir savaş içinde şekillendirmiş, kazanmış bir halkın, dağla kurduğu duygusal, siyasal ve sosyal bağ şimdi yeni bir boyut alıyor ve bu hiç de kolay bir durum değil.
Elli yılla yayılan şiddetli bir savaşın her türlü çilesini çekmiş, ağır şekilde bedelini ödemiş bir halkın yüksek kaygılar taşıması kaçınılmazdır bu nedenle. Korunaksız ve korumasız kaldığı endişesinin bir kaygıya, kaygının kapanıklığa, kapanıklığın ise kimliğine dair daha sıkı bir iç savunmaya dönüşmesi oldukça anlaşılır bu yanıyla.
Bunun nasıl aşılacağı sorusunun cevabını, “Demokratik Cumhuriyet” paradigmasının içinde aramak ve bulmak da mümkün tabi.
Bir şeyin demokratik olabilmesinin yolu çoğulculuktan geçer çünkü.
Çoğulculuğu ve en geniş kapsayıcılığı hedefleyen bir paradigmanın, dar bir alana sıkışarak, “Kürt milliyetçiliği” temelinde siyaset yapacağını iddia etmenin, birbirine tezat olduğu kadar, akla uygun olmadığını da söylemek gerek.
Gerçekleştirilen “Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” bu yanıyla iyi bir gösterge.
Daha net ifadeyle, düşünsel dünyasının sınırlarını, evrensel bir hatla donatmış bir liderin, örgütü dar bir siyasi alana hapsetmesi olası değil.
“Demokratik Cumhuriyet” temelli bir sistem, “Komün” modelli bir örgütlenme “Demokratik Toplum” yaklaşımlı evrensel ölçü, yeniyi yaratma ve bu yeni olanı tam anlamıyla demokratik kılma iddiasından bağımsız da ele alınamaz bana göre.
Bu iddianın siyaset yapma biçimi; tüm Türkiye’yi temsil eden ve toplumun tüm çeşitliliğini demokratik temelde merkeze alan, söylem ve örgütlenme anlayışını bunun üzerine kuran bir yolu işaret eder. (Radikal kimi yaklaşımlar, anlayışlar bu modelden düşebilir, ayrışabilir elbette. Süreci, değişen bölge ve dünya gerçekliğini farklı okumalarla değerlendirenlerin ayrılığı bu yanıyla paradigmayı zayıflatmaz, aksine belirginleştirir)
İşte bu “işaret” belli siyasal kesimleri heyecanlandırırken, siyasetin tutucu alanında yer alan büyük bir siyasal çevreyi de oldukça rahatsız ediyor denebilir.
Kürt siyasetinin, kendi iddiasını hayata geçirme, onu başarılı kılma, örgütleme konusundaki becerisi ve gücü de bu rahatsızlığın nedensiz olmadığını gösteriyor.
Sosyal, kültürel, psikolojik bir ortak ruhsal şekillenmeyi kapsayan ve bunun siyasal karşılığını “Demokratik Cumhuriyet” merkezli bir hat içinde örmeyi önüne hedef olarak koyan anlayışın, dar, milliyetçi bir alana sıkışacağını ve yönünü buraya çevirdiğini söylemek bu yüzden de boş.
Dem Parti’nin, “Kürt milliyetçi” bir hatta yöneleceğini söyleyen kesimlerin, Özel ve İmamoğlu’na yakın çevreler olduğunu görüyoruz daha çok. Bu da bize temel kaygının, ana muhalefet cephesinde oluşan boşluğu doldurabilecek bir anlayışın, siyaset sahnesinde yer alabilme ihtimali olduğunu gösteriyor.
Ö. Özel ve E. İmamoğlu’ndan, Kürt demokratik siyasetiyle kurdukları dirsek temasını keskin kopuşla sonlandırılmasını isteyen bir tutum olduğu da sır değil.
Buna paralel olarak, Erdoğan karşıtlığı temelinde yükselen nefretin önüne Dem Partiyi “anlaştılar” diyerek atma ve bu yolla hem milliyetçileri hem de Kürt alerjisi olan “sol” çevreleri bir potada eritme taktiği ve bu taktiği, İmamoğlu-Özel siyasetinin merkezine aldırma yaklaşımı da kendini hissettiriyor.
Kürt demokratik siyasetinin, sol ve sosyalistlerle, sendikalarla, demokratik kurum ve kuruluşlarla, inanç çevreleriyle olan bağını koparmayı ve “Demokratik Cumhuriyet” paradigmasının kurucusu olan Öcalan’ın siyasal karşılığını boşa düşürmeyi hedefleyen, özel yönelimli bir aklın, farklı yansımaları olarak görebiliriz hepsini.
Söylenenin aksine, Kürt siyasetinin, HDP ile hayat verdiği “Türkiyelileşme” politikası, yeniden ve daha geniş çapta ele alınarak, kurucu bir politika üzerine inşa ediliyor.
Kendi içinde zorlukları olduğu ise aşikâr.
“Türkiyelileşme” siyasetinin toplumsal zeminde karşılık bulmasını sağlayan Demirtaş gerçekliğinin sürekli gündemde olması, kendini hatırlatması ve yokluğunun yarattığı duygusal kırılmaların dile gelmesi de bundan bağımsız olmasa gerek.
Eğer “Demokratik Cumhuriyet” paradigması, kurucu bir güç olarak kendini inşa edecek ve geniş toplumsal kesimlerde karşılık bulacak ve yarının siyaseti bu zeminde yükselecekse, öncelikle Demirtaş’ın, F. Yüksekdağ’ın ve yoldaşlarının özgürlüğünün sağlanması olmazsa olmaz görünüyor. Bu sadece beklenen değil, aynı zamanda sürece duyulacak güvenin de ölçüsü.
“Kurucu” paradigmanın nasıl ve ne kadar karşılık bulacağını ise sadece Dem Parti ve kadrolarının çabası belirlemeyecek elbette. Konjonktür ve toplumsal dinamikler de belirleyici olacak.
Önümüzdeki süreçte, M. Yavaş ve Erdoğan etrafında öbekleşerek yan yana gelen kesimlerin dizilimlerini ve bu durumun yarattığı kafa karışıklıklarına şahitlik edeceğiz. Üçüncü yol çizgisi olan “Demokratik Cumhuriyet” hattı bu yanıyla daha belirleyici bir aktör olacak diyebiliriz şimdiden.
Doğru zamanda doğru yerde durmak, siyaseti hayatın her alanına uygun kurmak ve “olmaz” denilen her yerde olmaya cesaret etmek, yarının nabzını tutmak için de çok önemli olacak.
Sadece Dem Parti için değil, yarını kurma iddiası olan her siyaset için bu böyle.







