BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Hainleştirmeyi meslek edinenlerin halleri

Hainleştirmeyi meslek edinenlerin halleri

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Faik BULUT

Gazeteci Amberin Zaman, SDG komutanı Mazlum Abdi ile gerçekleştirdiği röportajından (https://www.numedya24.tv/ocalan-ile-gorusme-olabilir/14 Mayıs 2026) sonra çıktığı Youtube kanalında Suriye’deki Kürtlerin mevcut siyasi ve sosyal konumlarının nasıl olduğu yolundaki bir soruyu yanıtlarken mealen şöyle dedi:

“Şam yönetimiyle SDG arasında varılan anlaşma gereğince süreç zor ve zahmetli ilerliyor; bazen geriye dönüşler oluyor, verilen sözler tutulmuyor, uygulamalarda eksiklik, ihmaller ve engellemeler söz konusu. Her durumda, yine de bir ilerleme var; Kürtler mevcutlarını, ellerinde kalanları sağlamlaştırıp demokratik hakları hususunda yeni taleplerde bulunmaya hazırlanıyorlar ve temel haklarından vazgeçmiyorlar.

Türkiye de bu tarz ilerlemelere tepki gösterip itiraz etmiyor, gidişatı sessizce izliyor. Bu yanıyla bakılınca, muhalif Kürtlerin PKK ve Öcalan’a yönelik linç kampanyaları gerçekçi değil ve yersizdir.”

Şimdi ele alacağım konu ile ilgili dikkatimi çeken cümle ise şu oldu: “Muhalif Kürtlerin PKK ve Öcalan’a yönelik linç kampanyaları gerçekçi değil ve yersizdir.”

Amberin Zaman, haksız da sayılmaz. Son iki yıldır PKK ve lideri Abdullah Öcalan siyaseten adeta infaz edilmekte ve linç kampanyalarına eşlik eden hakaretamiz sözlerle (hain, ajan, çete başı Apo, PKK çetesi, teslimiyetçi, Kürt davasını sattı, düşkün, vs.) günün modasına uyup küfürnâme külliyatı haline getirilmektedir. Gerçi PKK ve DEM tarafında da muhaliflere veryansın edenler bulunuyor ama diğerleri kadar küfürbazlık edip, karşı tarafı “hainleştirmek” gibi bir yöntemi henüz düstur haline getirmiş değiller.

Hazır söz Suriyeli Kürtlerden açılmışken, çelişkili tutumlara dair örnek bir olaydan söz edeyim:

“Suriye’de 29 Ocak anlaşmasının uygulanmasından sorumlu Cumhurbaşkanlığı heyeti, 17 Mayıs 2026 tarihinde Batı Kürdistan’ın (Suriye Kürdistanı) Hesekê kırsalındaki Şedadê kentinde Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) heyetiyle görüştü. Toplantıya Hesekê Siyasi İşler Müdürü Abbas Hüseyin de katıldı.

Suriye Demokratik Güçleri (DSG) ile 29 Ocak’ta varılan anlaşmanın uygulanmasına ilişkin yapılan görüşmede, taraflar ülkenin yönetiminde ulusal ortaklığın önemine dikkat çekti. Katılımcılar, Hesekê’de toplumsal barışın güçlendirilmesi ve halklar arasındaki kardeşliğin pekiştirilmesi için işbirliğinin gerekli olduğunu vurguladı.

Suriye resmi haber kaynaklarına göre toplantıda, DSG’nin devlet kurumları bünyesine entegrasyonuna ilişkin adımlar, Halk Meclisi seçimleri ve önümüzdeki dönemdeki siyasi süreçler detaylı biçimde ele alındı. Görüşme, Şam yönetimi ile Kürt siyasi aktörleri arasındaki temasların yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşti.”

Öcalan, PKK ve SDG-PYD gibi yetkili kesimleri Rojava’da Şam ile varılan anlaşmadan sorumlu tutup “davayı sattılar, teslim oldular” ibarelerini sıkça kullanan muhalif kesimler, aynı ilkeler temelinde Şam yönetimiyle görüşen KDP-Barzani bağlantılı Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) heyetine aynı hususta herhangi bir eleştiri getirmiyorlar. Yurtdışında veya Türkiye’deki muhalif Kürtler ile ENKS mensupları arasındaki tem fark şudur: Muhalifler, Suriye’de trajik durumdan ve oradaki saha gerçekliğinden uzak oldukları için gönüllerinden geçenleri veya basmakalıp ezberlerini tek doğru sanıp o minval üzerine SDG-PYD politikalarını eleştirip yerden yere vuruyorlar. Buna karşılık ENKS yetkilileri acı gerçeği görüp bu temelde realist bir siyasi tutum alıyorlar.

Hatırlatmak gerekir ki gerek Kak Mesud gerekse Neçirvan Barzani, SDG’nin Şam yönetimiyle uzlaşması için hem arabuluculuk yapmış hem de fiili girişimde bulunmuşlardı. Eleştirenlerin düz mantığıyla değerlendirirsek, bu durumda Mesud ve Neçirvan Barzani de “işbirlikçi, davayı satan hain vs” olmuyorlar mı?

Kürt mahallesinden trajikomik bazı örnekler

Doğrusu, bu hainleştirme alışkanlığı/tiryakiliği sadece mevcut süreç ve Öcalan ile sınırlı değil; 1992 PKK ile KDP kardeş kavgası (Brakûjî) giderek çatışan tarafların birbirlerine bolca küfür ettiği ve hainlikle damgaladığı psikolojik bir savaşa dönüşmüştü.

1994-1996 yılları arasında KDP (Barzani ailesi) ile YNK (Talabani ailesi) arasındaki benzer brakûjî çatışmaları sırasında her iki taraf da bir diğerini “hain, ajan” olmakla suçlayıp olmadık hakaretleri birbirlerine yağdırmışlardı.

1966 yılında Barzani hareketi, Irak Baas rejimiyle iş tutan Talabani hareketini “66 Cahşları” (yani korucubaşı sıpalar veya hainler” diye damgalamıştı.

Bitmedi ve yetmedi: 2026 yılındaki Irak Cumhurbaşkanlığı seçiminde YNK, siyasi rakibi KDP’ye danışmadan Irak’taki diğer Sünni ve Şii kesimlerin desteğini alarak kendi adayını makama oturttu. KDP, buna itiraz etti ve boykot kararı aldı.

Keza YNK, sırtını Türkiye-Türkmen ve Sünni kesime dayamak suretiyle kendi mensubu valiyi istifa ettirip yerine bir Türkmen şahsiyeti Kerkük’e vali olarak seçtirdi. (Nisan 2026)

KDP buna da ateş püskürüp yayın organlarında hakaret etmedi ama yine de “hain, işbirlikçi” demeye getiren ibarelere yer verdi. KDP’nin Türkiye’deki ateşli yandaşları ve fanatik taraftarlarından biri ise Bafil Talabani için “bênamus” (namussuz-şerefsiz) sıfatını kullandı.

Burada Talabani’nin KDP ile fikir alışverişi yapmadan cumhurbaşkanını emrivaki biçimde seçtirmesi, Kerkük’teki valisi yerine bir Türkmen’in seçilmesini sağlayarak Türkiye’ye yanaşması kanımca stratejik düzeyde hata sayılabilir. Dolayısıyla bu tavırları “hata” olarak görüp eleştirmek başkadır; YNK Başkanı Talabani’yi “bênamus” diye yaftalamak çok daha başkadır.

Aslına bakılırsa YNK’nın kusuru daha büyük olabilir ama KDP de son seçimlerde milletvekili sayısını artırınca Kürdistan bölgesinin tek egemen partisi havasına girerek YNK’ya hemen hiçbir şey vermeden onu koalisyon hükümetine katma taktiği uygulayarak yanlış yapmaktadır. Her halde iki partinin ortak hükümet kurmak için yaklaşık bir yılda 34 defa görüşüp anlaşamamaları başka türlü izah edilemez.

Hatırlayalım: 2017 yılı referandumu öncesinde Goran hareketi üyesi milletvekilinin kazanmış olduğu Meclis Başkanlığı makamına oturmasını engellemiş olan KDP, YNK ile referandum için ittifaktan da uzak durmuştu. Bunları eksik ve hata olarak görüp tecrübe bakımından ders almak başkadır, her hata yapanı hain ve ajan ilan etmek ise bambaşka bir zihniyetin ürünüdür.

1980’li ve 1990’lı yıllarda PKK hareketi de önüne geleni “ajan ve hain” ilan etme geleneğini yerleştirmiş ve hiç terk etmemişti. Hatırlıyorum da, 1990’lı yılların başında İstanbul il başkanı yapılmış bir çobanı, “televizyonda iyi konuşamadın” diye eleştirdiğimde, bana “sen ajansın” ibaresiyle karşılık vermişti.

Başka bir sefer Avrupa’dan komiser olarak gönderilen birine ben ve Dr. Kemal Parlak “bu hareketin aydınlara ihtiyacı var” dediğimizde, cevabı ne olsa beğenirsiniz: “Köylümüz aydınlanmıştır, aydınlara ihtiyaç yoktur. Zaten aydınlar da çoğu zaman Kemalist ve ajan olurlar!” demişti.

İzlediklerim arasında dikkatimi çekenlerden biri de Kürt siyasetçi, eski Demokrasi Partisi’nin (DEP) Genel Başkanı, Özgür Gündem gazetesinin ilk imtiyaz sahibi ve Sürgünde Kürt Parlamentosu Başkanı Yaşar Kaya idi. “Hainleştirme” konusundaki müzmin alışkanlığından ötürü Özgür Gündem ve Özgür Politika’daki makalelerinin bir kısmı sanki onu bunu “ajan ve hain” diye damgalanmaya tahsis edilmişti. Oysa suçladıklarının (yakından tanıdığım Av. Medet Serhat, Iğdırlı Mecit Hun gibi) çoğunun ajanlık ve hainlikle hiçbir ilgisi alakası yoktu. Mesela katledilmeden birkaç gün önce Av. Medet Serhat’ı ajanlıkla itham etmişti. Medet Abi derin devletin infazcılarınca vurulunca,  Y. Kaya kendisine methiye dizmişti. Onun Medet Abi ile Mecit Hun’a kin duymasının gerçek nedenini de biliyorum ama paylaşmasam daha iyi.

2000’li yılların başında İsviçre’nin Zürih şehrinde bir konferans için davetliydim. Davet edenler, dost sayılan derneklere gidip söyleşime katılmaları için sözlü duyuruda bulunmuşlardı. O sırada PKK bağlantılı bir derneğin yönetiminde yer alan kendini bilmez biri, benim için “O askeri istihbaratın ajanıdır, gelmeyiz dinlemeye” demişti. Ertesi günü gidip yüzleştim; “İspat edersen, burada kendimi cezalandırırım; etmezsen vay haline!” Utanıp başını eğdi. Çok sonradan öğrendim ki o şahıs, uyuşturucu şebekeleriyle bağlantılı biriymiş!

Özetle, al birini vur ötekine misali bir haldeyiz. Neyse ki zaman ilerledikçe, PKK hareketi bilhassa 2010 ve izleyen yıllarda bu katı, ezberci, önyargılı tutumunu süreç içinde azaltma yoluna gitmektedir.

Sadece Kürtler değil, Türkiye’deki kimi solcularla Kürt meselesini prensipte savunan kimi aydınlar Öcalan’ı ve süreci hedef alan yazılı-sözlü yorumlar yapmaktalar. İlk aklıma gelen biri almış eline kılıcı önüne gelene sallayıp duruyor, üstelik Kürtler adına ahkâm kesiyor. Ancak ismini zikretmeyeceğim. Fakat geçmişten tanıdığım iki saygın dostum Aydın Selcen (Kürt dostu bir diplomat) ve değerli meslektaşım ve arkadaşım gazeteci Ragıp Duran’ı ismen anmakta sakınca olmaz.

Ragıp kardeşimi son izlediğimde her zamanki ironik ve satirik tarzıyla hem Öcalan’ın bulunduğu yerin açmazlarını sayıp döktü (yaverlik, valilik, OHAL valiliği vs benzetmeleri gibi), o arada Kürt mahallesindeki muhaliflerin Öcalan’a yönelik sert, aşağılayıcı eleştirilerine değiniverdi.

Hainleştirme alışkanlığı hem Kürtler hem de sol kesimde “hâlâ” devam etmekte. Örneğin DEV-YOL hareketinin önderlerinden sayılan Oğuzhan Müftüoğlu, Mart 2026’daki bir söyleşisinde Ertuğrul Kürkçü hakkında her tarafa çekilebilecek polemik ağırlıklı bir tanım yapıyor: “Kızıldere’deki olayın nasıl gerçekleştiğine, kendisinin (Ertuğrul Kürkçü’nün) nasıl kurtulduğuna dair birçok tevatür var. Ben korkup saklandığını düşünüyorum ama o bir polis veya ajan değildi.”

Zikrettiğimiz örnekler, aklıma şu soruyu getirdi: Acaba “hainlik, ajanlık, düşkünlük” gibi tanımlar günlük siyasetin olmazsa olmazı mıdır; yoksa “hainleştirme” ameliyesini meslek edinip bundan rant, çıkar elde eden istismarcıların, siyaset simsarlarının, savaş bezirganlarının geleneksel yöntemi midir?

Araştırırken, Londra’da yayımlanan Katar gazetesinde konuya ilişkin Dr. Faysal el Kasım imzasıyla birkaç hafta önce yayımlanan makaleyi gördüm. Okuyunca, meramımı anlatmama yardımcı olacağına kanaat getirerek yazımının kurgusu ve çerçevesini buna göre hazırladım.

Hainleştirmek nedir?

Vikipedi Türkçe ansiklopedisindeki tanımına bakalım:

“Hainleştirmek, birini veya bir şeyi hain duruma getirmek, ihanet etmeye yöneltmek veya birinin sadakatini ve güvenini sarsarak onu kötülük yapacak konuma sokmak anlamına gelir. Genellikle bir kişinin karakterinin bozulmasını veya başka bir gücün etkisiyle kötü niyetli birine dönüşmesini ifade eder.

Detaylı ve yaygın kullanım alanları şu şekildedir:

  • Karakter değişimi: Bir insanın zamanla veya dış etkenlerin tesiriyle güvenilmez, kalleş ve kötülük yapan biri haline gelmesi.
  • İlişkilerde ihanet: Karşılıklı güvene dayalı bir bağı veya dostluğu bozarak karşı tarafa zarar verecek eylemlerde bulunmaya zorlamak veya bu duruma düşürmek.
  • Algı veya durum: Masum veya tarafsız bir yapının, dış müdahalelerle veya iç dinamiklerle kötü ve düşmanca bir nitelik kazanması.

Hainleştirmek sözlük anlamı olarak doğrudan birini hain yapma eylemini tanımlarken, mecazi olarak kişi veya toplumların tutumlarındaki olumsuz değişimi vurgulamak için sıkça kullanılır.

İslam’da hainlik ve hıyanet

İslamiyet’te hıyanet (hainlik) ve emanete ihanet etmek, imanın ve ahlakın zıddı olarak kabul edilir. Güven sarsıcı her türlü davranış ve ahde vefasızlık şiddetle yasaklanmıştır. Hainlik ve hıyanetle ilgili öne çıkan hadisler, bu davranışların münafıklık alameti olduğunu ve imanla bağdaşmadığını vurgular. Hadislerde öne çıkan temel noktalar şunlardır:

  • Münafıklık Belirtisi: Münafığın alametleri arasında emanete hıyanet etmenin yer aldığı belirtilmiştir.
  • İmanla Uyumsuzluk: İman ile hıyanetin aynı kalpte birleşemeyeceği ifade edilmiştir.
  • Müminin Özelliği: Müminin hata yapabileceği ancak yalan söyleyemeyeceği ve hainlik edemeyeceği vurgulanmıştır.
  • Adalet ve Emanet: Hainlik edene bile hainlik yapılmaması gerektiği ve ortaklıkta dürüstlük emredilmiştir.

Sahâbe-i kirâm (Peygamber dönemi dostları), bırakın dosta ihanet etmeyi, düşman gördüğü kişilere bile ihanet etmezdi. İhanet etmek isteyenlere de asla müsaade etmezlerdi.

Hz. Ali ile halifeliği sürecinde arası iyi olmayan Zübeyr bin Avvâm’a bir adam giderek, “Ali’yi senin için öldüreyim mi?” dedi. Zübeyr de, “Hayır! Onun yanında bunca askeri varken onu nasıl öldüreceksin?” diye sordu. O adam, “Onun saflarına katılıp ihanet ederek öldüreceğim” dedi. Bunun üzerine Zübeyr, “Hayır (bu asla olmaz)! Zira Resûlullah, ‘İman, (kendisine güvence verilen bir kimseyi) ihanet ederek öldürmeyi engeller!’ diye buyurmuştur.

Yine Peygamberin en kıymetli arkadaşlarından birisi olan Hz. Ömer bir kişiyi şu açıdan değerlendirmemizi tavsiye eder: “Bir kimsenin ne namazına, ne de orucuna bakın. Konuştuğunda doğru söylüyor mu, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete riayet ediyor mu, dünyalık meselelerle uğraştığında helâli haramı gözetiyor mu, siz ona bakın.”

İhanet, kişiyi dünyada ve âhirette rezil rüsva edecek bir davranıştır. Hain hem Allah hem de insanların yanında perişan bir kişidir. İhanet edenleri Allah sevmediği gibi peygamberinden de hainleri asla savunmamasını istemektedir.

Hain hem dünyada hem de âhirette ihanetinin bedelini ödeyecek, cezasını çekecektir. Aslında hain başkasını arkadan vurayım derken kendi eliyle kendisine zarar verecek, ihaneti, ilk önce kendisini vuracaktır. Kendi yaptıklarının cezasını ilk önce kendisi çekecektir. (Kaynak: Hadislerle İslam, cilt 3, sayfa 586)

Hainleştirmek ahlaki midir?

Etik açıdan birini hainleştirmek (bir kişiyi sadakatsizlikle, ihanetle veya düşmanla işbirliği yapmakla suçlamak ve yaftalamak için yoldan çıkarmak) genel olarak yanlıştır. Şöyle ki:

* Kutuplaşma ve Manipülasyon: “Hainleştirme” eylemi genellikle siyasi, ideolojik veya kişisel çıkarlar için kullanılır. Toplumu böler, ötekileştirir ve eleştirel düşünceyi yok eder.

* Kişilik Haklarına Saldırı ve İftira Riski: Bir insanı somut deliller olmadan hain ilan etmek, hedef göstermek anlamına gelir ve bireyin onuruna, itibarına doğrudan zarar verir.

* Adil Yargılanma İlkesi: Evrensel hukuk ve adalet sistemlerinde bir suçun (özellikle vatana ihanetin) kesinleşmesi bağımsız mahkemelerin kararına bağlıdır. İnsanları yargısız infazla suçlamak, masumiyet karinesini ihlal eder.

Hain diye damgalamak insan hakları, adalet ve tarafsızlık ilkeleriyle çelişir ancak belirli durumlarda felsefi olarak tartışmalıdır. Hainlik veya hainleştirme hangi durumlarda tartışmalı hale gelir?

a-) Somut Kanıt ve Özgürlüklerin İhlali: Birey gerçekten kanıtlanabilir biçimde kendi toplumuna, ülkesine veya kurumuna kasıtlı bir zarar vermişse, bu durumun etik ve hukuki karşılıkları olur.

b-) Savaş veya Kriz Dönemleri: Bazı felsefi yaklaşımlar (örneğin faydacılık) toplumun genel güvenliğinin tehlikede olduğu durumlarda, kamu yararını korumak adına hainlik eylemlerinin yüksek sesle deşifre edilmesini ve kınanmasını savunabilirler.

Etik açıdan yanlış olmasının nedeni nedir? Çünkü ahlâkî ilkeler; şeffaflık, dürüstlük ve adalet üzerine kuruludur. Kanıtlanmamış iddialarla insanları hainleştirmek, etik değerlere aykırı bir itibarsızlaştırma aracıdır. Bireyleri haksız yere yaftalayan, adalet duygusunu zedeleyen ve bir itibarsızlaştırma kampanyasına dönüştüren her türlü edim son derece tehlikeli bir tutumdur.

Bu tür ağır suçlamaların sosyal medya veya kamuoyu gibi denetimsiz alanlarda yürütülmesi, kaçınılmaz olarak kontrolsüz bir cadı avına ve toplumsal linç kültürüne yol açmaktadır. Modern ve demokratik toplumlarda lekelenmeme hakkı esastır. Bu nedenle iddiaların doğruluğu yalnızca bağımsız yargı organları tarafından, somut deliller ışığında ve hukukun evrensel ilkelerine (masumiyet karinesi gibi) uygun olarak değerlendirilmelidir.

Dünya ölçeğinde geçerli olan “hainleştirme” edimi

Gözlemleyebildiğim kadarıyla dünyanın hemen her yerinde, bilhassa Ortadoğu ve Asya’da siyasal, inançsal, ideolojik ve ahlaki nedenlerle bir topluluğu, bir grubu veya bireyi “hainleştirmek” ne yazık ki istisna değil, genel kural ve hatta günlük faaliyetleri kapsayacak kadar yaygın bir tutum olarak görülmektedir. Öyle ki; ahlâkî açıdan sorunlu, istikrarsız ve sorumsuz bir zümrenin karşıt kesim ve bireyleri suçlama, karalama, aşağılama, gözden düşürme, itibarsızlaştırma ve iftira etme gibi kötü sıfatlarla yaftalamasının ucuz bir aracı haline gelmiştir.

Hainleştirmek edimi esasında keşmekeşlik ve karmaşanın ortalığı kapladığı, işlerin zıvanadan çıktığı, insanların acı ve elemlerinin derinleşerek musibete dönüştüğü ortamlardan beslenerek etkili hale gelir.

Bir zihniyet olarak “hainleştirmeyi” huy ve meslek edinenlerin sırf kendi mevcudiyetlerini daha doğrusu toplumdaki konumlarını koruyabilmek adına başkalarını karalamasının nedeni ne olabilir?

Krizi fırsat bilerek halkın davasını satma yolunda tüccarlık ve bezirgânlık yapmalarının önüne çıkanları, onlara rağmen davayı cansiperane sahiplenenleri sırf samimi ve vicdanlı olmalarından ötürü hedefleri haline getirirler. Sorgusuz sualsiz arkalarında saf tutmadığınız; ağızlarından çıkan her sözü sorgulamadan onayladığınız ve görüşlerine itiraz etmediğiniz müddetçe sahtekâr ve dolandırıcıların nazarında “iyi-dürüst-vatansever” sayılabilirsiniz. Gelgelelim, tersini yapıp görüşlerine ve suçlamalarına karşı durduğunuz, talimatlarına “hayır” dediğiniz andan itibarense aynı sahtekârların nezdinde “hain” diye anılmanız kaçınılmazdır.

Bu tür insanların dillerinden düşmeyen suçlama ve karalamalar basmakalıp klişeler niteliğindedir: “Hain, kavat (gavat), düşkün, işbirlikçi, ajan, şerefsiz, haysiyetsiz, aile ve dostlarını satan vs!” İlginç olan böylesi damgalamalar ve suçlamalar için getirilen delillerin asılsız ve mesnetsiz olmasıdır. Esasında bu ve benzeri söylemler için görüş açıklama, siyasi tutum alma ve anlık tepkiler göstermek bile imkânsızdır.

Kültürel açıdan çok seviyesiz olan böylesi karalamalar, genellikle rezilce bir demagoji ile cilalanıp düzmece bir ahlâkî ve siyasi kılıfa büründürülerek slogan haline getirilir. Pervasızca dillendirilen bahsi geçen laflar, en basit ahlaki ölçütü bulunmayanlarla geçmişlerinde temiz bir sayfa dahi bulunmayan ehliyetsiz ve kifayetsiz muhterislerin ağızlarına sakız olur; şehvetle tekrarlanıp durulur.

En beteri de şudur: Herhangi bir yetkileri ve meşru dayanakları olmadan onu bunu, önüne geleni karalayıp kafasına eseni yapmaları; ihtilafa düştükleri aleyhine yargıçlar misali hüküm verme yetkisini kendilerinde görmeleridir. Esasında kanunsuz iş yapan, yargısız infazda bulunan cellatlara özenmektedirler. Yetmezmiş gibi ona buna paye dağıtan ve unvan bahşeden muktedirler misali kimin şerefli yahut haysiyetsiz olabileceğine de onlar karar verir. Tanrının yeryüzündeki gölgeleriymişçesine cennetle cehennemin anahtarını ellerinde sallamaktan çekinmezler.

İnsanlar arasına nifak sokup birbirine düşürenler, bir yandan babayı oğuldan anayı kızından ayırabilecek türden oyunlara başvururken öte yandan “en tehlikeli anında bile aile evladını, babasını, anasını terk etmez” babından öğütleri dillerinden düşürmezler.

Yanlış yoldan dönmeleri için yapılan uyarıları “hainlik” olarak algılayanlar da yine bu kesimlerdir. Çünkü onlar “hatadan münezzehtir” yanlış yapmadıklarına-yapmayacaklarına inanırlar. Doğru bildikleri yoldan-yöntemden asla şaşmayarak “hainleri itibarsızlaştırma, teslimiyetçileri caydırma ve gerektiğinde tasfiye etmenin onlara düşen kutsal bir görev olduğunu” sanmaktadırlar. Bu yüzden de nasihat edenlere kulak asmadıkları gibi aslında kendi menfaatlerine olabilecek öğütleri de kötüye yorarak giderek daha radikal tutumlar takınırlar.

Buna karşılık “hainleştirdiklerinin” alternatif çözümlerini, fikirlerini veya faaliyetlerini boşa çıkarmak için toplum içine girmezler; orada ikna faaliyeti yürütmezler,  geçek baş düşmana karşı asla direnmezler; bu temelde örgütlenmezler de. Söz gelimi “hainleşenler” belki de “hain değil, kusurludur veya hatalıdır; düzeltilebilir” diye düşünmedikleri gibi, kendilerinin bu süreçteki muhasebelerini de yapmazlar.

“Onlar hain ise, biz de kararlı devrimci ve yurtseverleriz” diyenlere bir bakınız, “Acaba ben onların konumunda olsaydım, söz gelimi Rojava (Halep, Kobani) ve İran’daki gibi dört bir yandan kuşatılmış olsaydım nasıl davranır-ne yapardım?” tarzında bir tutum takınmak ya akıllarına ya da işlerine gelmez. Başkalarını teşhir etmeyi pek severler de aynada kendi yüzlerine ve suretlerine bakmaktan niyeyse imtina eder, çekinirler.

Kullandıkları itham dolu sloganlar ve beylik laflar aslında bir pazarlama tekniği ve tüketim tarzıdır. Duygulara seslenerek istismar etmekten hoşlanır; halkın çektiği acı ve baskıları kişisel veya grupsal vuruşmanın, kavganın yakıtı olarak kullanırlar. Kişisel çıkarlarına yarayacağı kadar radikalleşir; onun ötesinde kopacak kıyamete ve kitlelerin başına gelecek felakete pek aldırmazlar.

Kendini “tertemiz, pirüpak” gören ve hatadan münezzeh bu “arınmışlar “ zümresi, bugünlerde bolca “vatan, welât, yurtseverlik, kavga, devlet, mücadele, ya ölüm ya kalım, ya hep ya hiç” derken aynı zamanda şeref, vicdan, vefa gibi insani değerleri kullanmayı da ihmal etmiyorlar. Yazıktır ki arka pencereden akseden ikiyüzlülük, vefasızlık, yalancılıkları, palavraları, hilebazlıkları ve hatta hırsızlıkları gözden kaçmıyor. Böyleleri gerçek dava adamları değil de kriz tacirleri ve savaş vurguncuları olmanın ötesinde hayal işportacıları ve demagoji ustaları da olduklarından, er meydanının yiğitleri diye tanımlanamıyorlar.

Dikkat ediniz, bu türden insanlar büyükelçilik kapılarından ayrılmaz; müdavimleri bile sayılabilirler. Gurbetteki toplulukların kapılarını çalarak kendilerine “dava adamı” süsü verir; halkı ve insanları için timsah gözyaşları dökerler. Yoksullar, muhtaçlar ve halk adına bağış da toplarlar. Fiiliyatta bu bağışlardan ne kadarı bahsedilen yaralılara, engellilere, açlara ve hastalara ulaşabilmiştir, bilinmez-hesabı sorulmaz. Bağış toplayıcıların şahsi hesaplarına ve edinilen mülklere bakıldığında kimin dürüst, kimin dolandırıcı olduğu büyük oranda anlaşılacaktır.

“Hainleştirmeyi” meslek veya huy edinenlerin bu durumu rastlantı olmasa gerek. Psikolojiden anlayanlar geçmişi lekeli ve kara olanın devamlı kindar olduğunu; onu bunu lekelemek suretiyle kendi karanlık dünyasından çıkıyormuş gibi bir hisse kapıldığını söylerler. Hırsız, başkasını namussuzlukla suçlar. Kendisi insan acılarının tüccarlığını yapar ama başkalarını “insanlıktan çıkmış vicdansızlar” diye suçlar. Mesele karşısında duranı kişiliksiz, itibarsız bırakmaktır. Ne yazık ki mihnet ve felaket anlarında toplum bu tür karalama ve ithamları çabucak kabullenmektedir.

En tehlikelisi de şudur: Hainleştirme kültürü! Bu kültürü içselleştirenlerin attığı her iftira sadece hedefteki bireyi değil, aynı zamanda bir bütün olarak toplumun aklını karıştırır; ruhunu zedeleyip yozlaşmasına yol açar. Hainleştirme, gerçekçi ve yapıcı tartışma ruhunu öldürür; ihtilaflı alanları ortadan kaldırır; uzlaşma zeminini yok ederek ortamı küfür ve ithamlarla dolu bir kavga arenasına dönüştürür.

Her muhalifin veya itiraz edenin “hain” damgası yemesi durumunda, ihanet-hiyanet-hainlik mefhumu anlamını yitirir. Her lider veya komutan “kavat/gavat” diye damgalanırsa, iletişim aracı olan dil devreden çıkar; söz biter, mantık çöker ve ahlak tümüyle bir şantaj aracına dönüşür.

Gerçek ihanet/hıyanet fikir veya tutumda aranmamalıdır; aranacak mekânlar şuralardır: Fakirlerin mallarının çalındığı; çocuklarını kaybeden ailelerin gözyaşlarının ranta çevrilip ticaretinin yapıldığı; kişisel çıkarlar için korku ve açlığın bir vesile olarak kullanıldığı yerler. Gerçek hıyanete, başkalarını çiğneyerek zirveye yükselenler arasında rastlanır.

Bilinmelidir ki toplumlar ile özlenen vatan haykırış ve çığlıklarla kurulmaz! Başkalarının ırzları ve namuslarıyla oynamakla hiç kurulmaz! Ona buna bol keseden “hain, ajan, teslimiyetçi” diyerek saldırmakla da kurulmaz!

Neticede toplumlar ne kadar zor olursa olsun; davanın ağır yükünü yüklenmek, elini taşın altına sokmak, doğruluk, dürüstlük, muhasebe, denetim, şeffaflık, gerçeğin peşini bırakmamakla kurulur. Bu tür zor zamanlarda bolca bağırıp çağıranlar doğruyu söyleyenleri susturamayacakları; gerçeğin ortaya çıkışını engellemeyecekleri gibi, sonuçta tıpkı benzerleri gibi tarihin çöplüğündeki doğal yerlerini alacaklardır.

Bize düşen; kimden gelirse gelsin, kim kime hangi iftirayı atarsa atsın “hainleştirmeyi” meslek edinenlerin “halk adına” girdikleri bu fasit dairenin bir parçası olmamak adına fikirsel ve siyasal anlamda olumlu önermelerde bulunmaktır.

Şöyle ki; işkenceli sorgu ile cezaevi tecrübesi olanlar iyi bilir. İflah olmaz itirafçılar yani itirafçılığı meslek edinenlerin dışında kalan kimseler, kaba deyimle “sorguda ötenler” veya “itiraf edenler” eleştirilir ama damgalanıp dışlanmazlardı. Zaman içinde davaya kazandırılırlardı. En azından düşman saflara itilmezlerdi. Demem o ki, “hain” diye suçlananlara ( böyle bir suçlama meşru ve doğru varsayılsa bile) gerçeği görüp tavır değiştirme fırsatı, kendini anlatma hakkı verilebilmelidir.

Faik BULUT kimdir?

Gazeteci, tarihçi ve yazar. 1990'lardan itibaren Alevilik, Kürtler, Filistin Devleti, FKÖ, Ortadoğu ve İslam tarihi, İslamcı örgütler, laiklik, tarih, siyaset, kültür vb. konular üzerine 40'a yakın tarih, araştırma, gezi yazısı ve anı kitabına imza atmıştır.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz