AKIN OLGUN
Bunca yıkıntının, yıkılmışlığın ardından bakmak ürkütüyor insanı bazen. Yıkıntıların, enkazında sadece kendimiz yokuz çünkü.
Biliyoruz ki hangi taşı, toprağı, tuğlayı kaldırsak, altında terk edilmiş sözler, cümleler, bulacağız.
Her şeyi geride bırakmayı yıkıp dökerek yapmış ve bir daha arkasına dönüp bakmamayı “cesaret” olarak anlatmış olanların ihtirası fenadır bu yüzden.
Her şeyi bir enkaza dönüştürüp, üzerine yeni hayatlar inşa edebileceğini sananların kutsadığı o hırs, kendini öyle allayıp, pullayıp satıyor ki, nerede bir yan yana geliş olsa kıyamet koparılıyor, görüyoruz.
Her hatırlatmanızın zehir zıkkım edilip önünüze atılması da bundan.
Demirtaş on yıldır içeride yatmıyormuş ve bunda hiç sorumlulukları yokmuş gibi davranan siyasetin, medyanın pişkinliği öyle sarsıcı ki, insan neyi, neresinden anlatacağını da bilemiyor.
Pişman olmayanın da “özür” dileyince vebalinden kurtuluyormuş gibi yapanın da konuşmak istemediği o şey, bir ömürden on yıl aldı oysa.
Koca bir on yıl ve belki bir on yılı daha aşarak kim bilir…
Bir insanın hayatından yıllar, müesses nizamın kadrajına girebilmek ve görevini yapmış olmanın aferinini almak için çalındı. “Evet” dediler ve alkışladılar.
Asıl konuşulmayan, “devlet aklı” pozu için CHP’nin de kararın içinde olması gerektiğiydi ve buna canhıraş olanların “evet” tavrı, insan onurunun devlete peşkeş çekilmesiyle son buldu.
Öne atılan bahaneler, en önce gerçeğe karşı kurdu barikatını bu yüzden.
Hakikatle ilgilenmiyor, gerçeği aramaktan hoşlanmıyor artık çoğunluk ve siz her şeyin bir geçmişi olduğuna dair cümle kurduğunuzda, vasata gönüllü olanların linçi “bir yerlerin adamı” olma ithamıyla dikiliyor karşınıza.
“Küçük adamlar” hiç bu kadar güçlü, hiç bu kadar hoyrat, hiç bu kadar edepsiz olmamıştı belki de.
Belki de bu yüzdendir her mahallenin kendi vasatını alkışlayıp, parlatması.
Demirtaş için pozitif bir cümle kurmaktan kaçınmış ve hatta 2015-2016 yılları arasında, her fırsatta Kürt siyasetine dönük en kötücül, en manipülatif haberleri yapmış, yazmış, konuşmuş kimilerinin, bugün Demirtaş üzerinden hak, hukuk parmağı sallaması da müthiş!
“Dağdan talimat alıyor” diyerek “anayasa aykırı ama evet” tavrına altlık yapanlar kendileri değilmiş gibi. Görmek isteyenler dönüp bakabilir OdaTv’gillerin o yıllarda yaptığı haberlere.
Zulüm, hukuksuzluk ve bu ceberut hoyratlık 19 Mart’ta başlamadı diyorsak bundandır.
Devlet zulmüne giydirilen bahanelerin, güçten yana kurulan sözlerin, “devlet bekası”na sığınan cümlelerin, “müesses nizam” karşısında hazır ola geçişlerin mükemmel uyumu, bugünün hukuksuzluğu inşa etti el birliğiyle.
Ağır olacak ama böyle olmasa, bunca alçaklık “hoş seda” karşılanmazdı bu kadar.
Tiksindiğimiz ve kusacak gibi olduğumuz ve hatta kustuğumuz bunca onursuzluğun, “geçmiş” olarak kabul ettiğimiz şeylerin bugüne devri olduğunu kabul edersek hem birbirimizi hem de bugün yaşananları daha iyi anlarız. Hakkaniyet için bu şart ayrıca.
Muğla’nın Fethiye ilçesinde, yüzü kan revan içinde, üstü çıplak bir adam gördük. İsmi İbrahim Çay’dı. Tek suçu peşmerge kıyafeti giyip, sosyal medyada paylaşmasıydı. Dövüldü, “terörist” denilerek linç edildi. Yerlerde sürüklediler onu ve Atatürk büstünün üstüne çıkarttılar zorla ve büstü öptürdüler. İşte o yüzü kanlı, üstü çıplak resim böyle kazındı hafızamıza. Yaşadıklarına dair yapılan bir söyleşide “Batı’da Kürt olmak bunu gerektirir. Hele ki asker cenazesi varsa, her şeyi düşünmeniz lazım” diyordu.
Kürdün her şeyi düşünmek zorunda oluşu ve attığı her adıma dair temkinli olması ve siyasette de buna titizlenmesi boşuna değil özetle lakin bunu anlatmak bile zul geliyor bu saaten sonra insana.
Kürt olmanın neyi gerekli kıldığının cevabı, işte o zorla büst öptürülen İbrahim Çay’ın sözlerinde mevcut.
Acılardan süzülmüş sözlerin deneyimi ve gücü, bugün atılan her temkinli adımın, sözün de kendisi aynı zamanda. ‘‘Devleti kuran parti” olmanın, kendini dokunulmaz sanan rahatlığı ve özgüven patlaması ile o devletle mücadele etmiş bir partinin özgüveni ve rahatlığı arasında elbette fark olacaktı. Bugün o fark kapandı diyebilriz. Çünkü devlet, kendisini kuranı da yiyerek, var olma nedenini de gösterdi.
İbrahim Çay’ın kurduğu cümlenin anlamı, hep karşımızdaydı.
Aysel Tuğluk cezaevindeydi annesi vefat ettiğinde. Annesini gömüldüğü topraktan tehditlerle çıkarttılar. Yer yerinden oynamadı.
12 yaşındaydı Uğur Kaymaz. Babasıyla birlikte, Mardin’deki evlerinin önünde oturuyorlardı. Polisler evinin önünü taradılar. Yaşı kadar mermi çıktı vücudundan Uğur’un. Yer yerinden oynamadı.
Panzerlerin altında sürüklenen çocukların görüntüleri kaç kez “kaza” olarak düştü haberlere ama kimse neden panzerlerin altında kalıyor Kürt çocukları diye sormadı. Mansur Yavaş’ın, Kürt çocuklarına çok gördüğü o pamuk şekeri ne çok şey anlatıyor…
İki köylüyü bir helikoptere bindirip, getirip yüzlerce askerin arasına “terörist” diye attılar. Linç edilerek öldü iki köylüden biri, diğeri sağ ama büyük bir travmayla yaşıyor şimdi. Yer yerinden oynamadı.
Cemile Çağırga 10 yaşındaydı. Cizre’de sokağa çıkma yasağı uygulandığı 2015 yılında, evlerinin avlusunda oynuyordu. Vurdular onu. Annesi kokmasın diye günlerce buzdolabında sakladı cesedini. Yer yerinden oynamadı.
Yine 39 gün süren, sokağa çıkma yasakları döneminde Silopi’de, Özel Hareket polisleri tarafından vurulan Taybet İnan… 7 gün boyunca sokağın ortasında kaldı cenazesi. Çocukları, yedi gün boyunca, o sokaktan alamadılar annelerini. Günlerce sokakta kalışını seyrettirdiler tüm ülkeye. Yer yerinden oynamadı.
O günlerde, sivillere dönük bu katliamları ve savaşı durdurmak için “edi bese” (yeter artık) diyordu insanlar. Ağıtlar birbirine karışıyordu ve birileri ise “edi bese, ama” diyerek, “ama” lı bahaneleri sıvazlıyordu. Çok tanıdıktılar.
Evlerin bodrumlarında diri diri insanlar yakılıyordu. Ülkenin bir başka yerinde ise“Aşk Bodrum’da yaşanıyor güzelim” diye, eller havada eğlenceler kuruluyordu.
Demirtaş’ın evinin etrafını çeviriyordu polisler, Figen Yüksekdağ’ın evinin kapısı zorlanıyor ve kırılıyordu. Hiçbiri, “benim polisimi bu işe karıştırdılar” gibi saçma sapan cümleler kurmadı. Çünkü devleti tanıyorlardı ve aslında mesele biraz da buydu.
Ceren Önder’in, babası Sırrı Süreyya için Kılıçdaroğlu’na ettiği itiraz ve sitem bu yüzden sadece bir ah’ın seslenişi değil, hakikatin de dile getirilişi aynı zamanda.
Hişyar Özsoy’un, dokunulmazlıkların kaldırılmasına dair İlke TV’de, Özgür Özel’in o gün ki sevincini anlattığı enstantane bu yüzden ezber bozucu. Hatırlatmanın birilerine can sıkıcı gelmesi, taşıdıkları vebali biliyor olmalarındandır biraz da.
HDP’nin başına gelmedik şey bırakmadı devlet ve iktidar.
Şimdi, Dem Parti’ye dönüp “yeterince ses çıkartmıyorlar” diyen çok sevgili gazeteciler, yorumcular, TV kanallarının muteberleri, acaba HDP’nin başına getirilenleri ne kadar görüp gündemleştirdiler ve ne kadarı dönüp CHP’ye “ses çıkartmıyorsunuz” diyerek hesap sordu? Çok azdık biliyoruz.
Bir elin parmağını geçmeyenlerin dayanışması, “şimdi şey olmasın” sessizliği içinde ne çok coplandı, ezildi, sürüklendi, bilen biliyor.
Ve hala bugün dahi, CHP’ye dönük operasyonları DEM Parti’ye fatura edenlerin, TV kanallarında nasıl gezdirildiğine şahitlik ediyoruz.
DEM Parti yetkililerini, Halk TV’de kaç kez görüyor toplum? Ne dediklerinin ne diyeceklerinin bir önemi yoksa, o zaman neden Dem Parti oluşan öfkenin önüne atılıyor?
Sözcü TV’de sabah akşam Kürt siyasetine ve DEM Parti’ye karşı hakaretlerin havada uçuşmasına kimse ses etmiyordu ve nedense bu kimsenin de canını sıkmıyordu. Kılıçdaroğlu Sözcü TV’ye çıktı da Demirtaş’ın ismi kendisine yapılan adaletsizlikle Sözcü TV’de anılabildi çok şükür. (Trajikomik)
HDP, DEM Parti, “düşman hukuku” ile boğuşurken “ama canım onlar da” diyerek “onay” üretip, “teröröö” diye dilini devlete sunanlar, hak, hukuk, adalet savunuculuğunun ilk yüz metresinde depar atıyorlar şimdi.
Dün, Eren Keskin için, “gördüğüm yerde taciz etmezsem namerdim”, Ahmet Kaya için “parayı veren Ahmet’i alır” diyerek, lümpen ırkçılığını köşesine çekenlerin, bugün “adalet savunucusu” sıfatıyla, sol mahalleye “abi” olarak taşınması ibretlik bu yanıyla. Hani hafıza önemliydi?
Ö. Özel’in bir panzerin üzerine çıkacağı kulaklara fısıldanınca, alkışlarla coşanlar, 50 yıldır üzerlerine sürülen panzerlere karşı direnen Kürtleri “terörist” olarak işaretliyorlar. Peki ne değişti?
Ne diyordu Tuncer Bakırhan T24 söyleşisinde, “Herkes çok iyi bilsin ki cellat defterini açacaksak, geçmişi konuşacaksak hepiniz borçlu çıkarsınız”
Devlet şiddetinde eşitlenmenin idraki umarım bir bilince dönüşür ve hepimiz, bugünün bir geçmişi olduğunu anlayarak, daha tutarlı, daha anlayışlı ve daha stratejik bakabiliriz devlet gerçekliğine.
En mümkün olan şey bu şimdi.







