BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Hukuksuz bir idamın anatomisi: Seyit Rıza’dan Dersim Soykırımına

Hukuksuz bir idamın anatomisi: Seyit Rıza’dan Dersim Soykırımına

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

SEDAT ULUGANA

Yasal manipülasyon, siyasi hesap ve 86 yıldır süren örtbas üzerine bir çözümleme

Bir Gecenin İki Anlamı

14 Kasım’ı 15 Kasım 1937’ye bağlayan Ramazan gecesi, Elazığ’ın Buğday Meydanı’nda yedi idam sehpası kuruldu. Kurulmadan önce, o meydanın oraya getirilecek insanlardan haberi yoktu. Gelen şahsiyetin adı Seyit Rıza’ydı; Dersim’in seksen yaşı aşkın Kürt Alevi  önderiydi ve oğlu da onunla birlikteydi. O gece gerçekleşen infaz, hukuk tarihinin belki de en açık yüzlü çiğnemelerinden biriydi: bir yargılama değil, önceden planlanmış, siyasi bir takvime bağlanmış ve yasal biçim kazandırılmaya çalışılmış bir katliam idi. İdamların yasallığını —ya da yasasızlığını— kavrayabilmek için önce yasal çerçeveyi anlamak gerekir. 1925 yılında hazırlanan Şark Islahat Planı, Kürdistan illerinde merkezi denetimi pekiştirmeyi ve aşiret yapısını tasfiye etmeyi hedefleyen kapsamlı bir idari belgeydi. Bu plana dayanılarak kurulan Umumi Müfettişlikler, sivil yönetim ile askeri komutanlığı tek elde toplayan olağanüstü yönetim birimleri olarak işlev gördü. Dersim, 4. Umumi Müfettişlik’in sorumluluk alanına dahil edildi. 25 Aralık 1935 tarihli ve 2884 sayılı Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun ise Dersim özelinde çıkarılan olağanüstü bir yasaydı. Bu yasanın iki maddesi, idamların hukuki çerçevesi açısından belirleyici oldu:

Madde 29: “İlbaylık içindeki ceza mahkemelerinden verilen hükümler temyize tabi olmayıp kat’idir.”

Madde 33: “İdam hükümlerinin Vali ve kumandan tarafından tecile lüzum görülmediği takdirde infazı emrolunur.”

Bu düzenleme, olağan hukuk güvencelerini askıya alıyordu: Temyiz yolu kapalıydı; üst mahkeme denetimi yoktu; tecil kararı merkezi otoriteden değil, yereldeki validen geçecekti. Ne var ki uygulamada bu yetkiyi kullanan, Ankara’dan gönderilen özel bir güvenlik yetkilisi oldu.

Mahkeme: Bir Formalite Olarak Yargı

Ekim 1937’de başlayan yargılamalar, Elazığ Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Yargılananların sayısına ilişkin kaynaklar çelişmektedir: Ali Kaya 72 kişiden söz ederken, belgelerin sistematik incelemesi yargılananların sayısının 58 olduğuna işaret etmektedir. Savcı 11 kişi için ölüm cezası talep etti; mahkeme bu talebi kabul etti, ancak dört sanığın cezasını yaşları gerekçesiyle otuzar yıl ağır hapse çevirdi. Mahkeme ayrıca 33 sanığı çeşitli hapis cezalarına çarptırdı, 14 sanığı ise beraat ettirdi.

Geride yedi kişi kaldı: Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin, aşireti reisi Hasan, Kureyşanlı Ulkiye oğlu Hasan, Mirza Ali oğlu Ali, Yusufanlı Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı Cebrail oğlu Hasan.

Ancak bu yargılamanın kendisi de başından sona sorunluydu. En temel sorun, sanıkların yaşlarının hukuki gereklilikleri karşılayacak biçimde tahrif edilmiş olmasıydı. Yürürlükteki Türk Ceza Kanunu’nun 56. maddesi, hüküm zamanında 65 yaşını doldurmuş olanlar hakkında idam cezası yerine 30 yıl ağır hapis uygulanmasını emrediyordu; 55. maddesi ise 18 yaşından küçükleri aynı güvenceden yararlandırıyordu.

Ali Kaya’nın aktarımına göre, 78 yaşındaki Seyit Rıza’nın yaşı 54’e indirildi, 17 yaşındaki oğlu Resik Hüseyin’in yaşı ise 21’e çıkarıldı. Yaş belirleme davasında tanıklık eden Muhundulu Seyit Hüseyin (Hüseyin Doğan) yıllar sonra şunu itiraf etti:

“Abdullah paşa öyle istiyordu. Şahitlik yapmasaydım, beni de öldürürlerdi. Şahitlik yapmam karşılığında bana 20 lira para verdiler. Sonra da ‘buralardan kaybol’ dediler.”

Seyit Rıza mahkeme salonundaki bu oyunu sezmişti. Yargıca şu yanıtı verdi: “Tanık, benim büyük oğlumdan iki yıl küçüktür. Oğlumdan küçük biri yaşımı belirler ve yasa da bunu kabul ediyorsa, benim itirazım olmaz.”  Seyit Rıza’nın bu sözü sahte yargıya yönelik derin bir alay içermekteydi.

Siyasi Takvim: Atatürk’ten Önce Bitirmek

İdamların neden o denli acele gerçekleştirildiğini anlamak için, o hafta Elazığ’da yaşananları birlikte okumak gerekir. Mustafa Kemal, Pertek’te inşa edilen Singeç Köprüsü’nün açılışı için Elazığ’a gelecekti; tarih 16 Kasım Pazartesi olarak belirlenmişti. Alınan istihbarata göre, aralarında binlerce Dersimlinin de bulunduğu kalabalık, Atatürk’e Seyit Rıza için af dilenmeye hazırlanıyordu. İdamları organize etmek üzere Ankara’dan özel görevle gönderilen dönemin üst düzey polis yetkilisi İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında o günleri şöyle aktarmaktadır:

“Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer Bey bana dedi ki; Atatürk, Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Beyaz donlu altı bin Doğu’lu Elazığ’a dolmuş, Atatürk’ten Seyit Rıza’nın affını isteyecekler. Beyaz donluların Atatürk’ün karşısına çıkmalarına meydan vermeyelim… Bizden istenenler, asılacaklar mutlaka asılsın ve Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun.”

Çağlayangil, yürürlükteki yasaları tümüyle çiğneyerek —bir savcıdan rapor aldırmak suretiyle— infaz kararını 14 Kasım Cumartesi günü çıkardı. İdamlar pazar gecesi infaz edilecekti. Böylece idam, hukuki bir zorunluluktan değil, siyasi bir aciliyet hesabından doğdu.

Son Gece: Buğday Meydanı’nda Yedi Sehpa

Gece 12.00’de Elazığ Cezaevi’ne gidildi. Seyit Rıza, Elazığ Emniyet Müdürü İbrahim Serez ile Çağlayangil arasına alınarak cipe bindirildi. Araç, jandarma karakolunun yanındaki Buğday Meydanı’nda durdu. Meydanda yedi idam sehpası sıra halinde bekliyordu.

Çağlayangil’in kendi anlatımı şöyledir:

“Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. ‘Asacaksınız’ dedi ve bana döndü: ‘Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?’ İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyorum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk: ‘Kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz’ dedi.”

Seyit Rıza’nın bir oğlunu daha önce çatışmalarda yitirdiği bilinmektedir. O ölümün ardından yakındığı söylenir: “Mı kılitê kou kerd vind” — “Ben dağların anahtarını yitirdim.” Şimdi geriye kalan son oğlu için tek bir dileği vardı: “Beni oğlumdan önce asın.” Bu istek reddedildi. Oğlu Resik Hüseyin, babasının gözleri önünde asıldı.

Seyit Rıza meydana çıktığında etrafta kimse yoktu. Ama Çağlayangil’in aktardığına göre, o adeta meydan insan doluymuş gibi sessizliğe seslendi:

“Evlade Kerbelayimê, bê gunayimê, ayibo, zulimo, cineyata.” (Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız, ayıptır, zulümdür, cinayettir.)

Ardından celladı itti, ipi kendi boynuna geçirdi ve sandalyeye tekme vurarak kendi infazını kendisi gerçekleştirdi. Çağlayangil şunu ekler: “İhtiyarın bu cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım.”

Arka Plan: Bir “İsyan” mı, Bir Tasfiye mi?

Resmi söylem, 1937 Dersim olaylarını bir isyan ve devlet otoritesine karşı silahlı direniş olarak tanımladı. Ancak hem dönemin belgeleri hem de sonradan ortaya çıkan anlatımlar bu tanımlamayı sorgulatmaktadır.

5–22 Aralık 1936 tarihlerinde yapılan Umumi Müfettişler Toplantısı’nın tutanakları, idamlardan yalnızca birkaç ay önce şu tespiti içermektedir: “Kürtlüğün ve şekavetin merkezi sayılan Dersim, Türkiye Cumhuriyeti camiasının fethedilmiş ayrılmaz bir parçası haline girmiştir. Bölge asayişinde yüzde doksan dokuz nispetinde salah vardır.” Bu ifade, müfettişlerin kendi değerlendirmesidir ve Dersim’de ciddi bir isyan ortamının bulunmadığını ima etmektedir.

Çağlayangil ise daha sonraki yıllarda bir parti liderine şunları söylediği aktarılmaktadır: Dersim’de iddia edilen türden bir silahlı isyan yoktu; operasyon, önceden planlanmış bir tasfiye niteliği taşıyordu.

Bu bağlamda 1925’ten 1937’ye uzanan yasal-idari dönüşüm süreci daha anlamlı bir bütünlük kazanmaktadır: Şark Islahat Planı, ardından 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması, akabinde özel Tunceli Yasası ve nihayetinde askeri harekât. Bu adımlar, ulus devletin homojenleştirici mantığı çerçevesinde Dersim’in önce önderlerini yok etmeyi, ardından direnişi kırmayı ve son olarak nüfusu sürgüne tabi tutmayı hedefliyordu

1937–38 Harekâtı ve Soykırım Tartışması

İdamların hemen ardından başlayan askeri harekât, Dersim tarihinin en kanlı bölümünü oluşturdu. Resmi kayıtlara dayalı araştırmalar, 1937–38’de 13.160 Dersimlinin — kadın ve çocuk dahil — hayatını kaybettiğini, 11.818 kişinin ise Orta Anadolu’nun çeşitli illerine sürgün edildiğini ortaya koymaktadır. Gayrı resmi aktarımlara göre ise katledilen sivil sayısı 48 bindir.

27 Eylül 1938 tarihinde Trabzon’daki İngiliz konsolosluğundan Londra’ya gönderilen 35 numaralı memorandumda şu ifadeler yer almaktadır: “Kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere binlerce Kürt katledildi. Pek çok kişi Fırat Nehri’ne atıldı. Artık söylenen şu: Türkiye’de Kürt sorunu bitmiştir.”

Nitekim o dönemde hayatta kalanlardan 94 yaşında Ali Kaya, köylerine yapılan baskını şöyle anlatmaktadır:

“‘Bir kurşun kaç kuruş biliyor musunuz, süngüyle saldırın’ diye bağırıyordu komutan. Ellerimden, kollarımdan, karnımdan, sırtımdan defalarca süngülediler beni. Ailemden tam 45 kişi ölmüştü. O acıyı yaşayan bilir.”

Harekâtın bir diğer boyutu, “Dersim’in Kayıp Kızları” olarak anılan vakadır: Küçük kız çocukları ailelerinden koparılarak tanımadıkları ailelere evlatlık ya da eş olarak verildi. Bu uygulama, salt fiziksel şiddetin ötesinde, bir topluluğun kültürel ve demografik yeniden üretimini hedef alan bir politikayı yansıtmaktadır. Bugün Dersim’in toplam nüfusunun yaklaşık 86.500 olduğu göz önüne alındığında, seksen altı yıl önceki yıkımın boyutları daha da çarpıcı biçimde belirginleşmektedir.

Belgelerin Suskunluğu: 86 Yıllık Örtbas

Tüm bu tarihsel kanıtların varlığına karşın, yargılamanın temel belgeleri hâlâ kamuoyuna açılmamıştır. Seyit Rıza’nın hangi suçla yargılandığı, iddianamenin içeriği ve mahkeme tutanakları, Maraş Davası belgeleriyle birlikte “devlet sırrı” gerekçesiyle gizli tutulmaktadır. Seyit Rıza’nın nereye gömüldüğü de bilinmemektedir. İdamın ardından cesedin yakıldığına dair pek çok kaynak varken, farklı anlatımlar cenazenin Elazığ sokaklarında teşhir edildiğini, ardından belediye aracıyla uzak bir noktaya götürülerek yakmıldığını aktarmaktadır. Türbe olmasın diye gömü yerinin saklandığı da belirtilmektedir.

Elbette belgelerin kapatılmış olması, salt bir arşiv meselesi değildir. Yargılamanın içeriği açıklanmadıkça, iddialar kanıtlanamaz; sorumluluk atfedilemez; tarihsel hesaplaşma tamamlanamaz.

Bir Özlü Söz ve Bir Soru

Dersim’de kuşaktan kuşağa aktarılan bir söz vardır; Seyit Rıza’ya atfedilir:

“Senin yalanlarınla, hilelerinle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ben de senin önünde diz çökmedim, bu da sana dert olsun.”

Bu söz, yalnızca bir önderin  son direniş çığlığı değildir; aynı zamanda tarihsel belleğin kendisini nasıl koruduğunun da göstergesidir. Belgeler gizlenebilir, mezar yerleri saklanabilir, mahkeme tutanakları “devlet sırrı” kapsamına alınabilir. Ama dağ kavmi  sözü kuşaklar boyunca taşır.

Seyit Rıza’nın idamı ve ardından gelen harekât, Türkiye’de siyasi, hukuki ve akademik düzeyde hâlâ tam anlamıyla tartışılmış değildir.. 2011 yılında dönemin Başbakanı  , Dersim  Tertelesini “katliam” ve “yakın tarihimizin en trajik olaylarından biri” olarak nitelendirdi. Ancak bu kabulün ardından kapsamlı bir arşiv açılımı, yasal bir düzenleme  ya da resmi tarih yazımında köklü bir revizyonizm gelmedi. Belgeler hâlâ kapalıdır. Mezar yeri hâlâ bilinmemektedir.

Ez cümle : bu tarih belgesiz kalmaya devam ettiği sürece, o Ramazan gecesinin hesabı da kapatılamayacak…

Sedat ULUGANA kimdir?

Kürt tarihçisi, yazar. Çeşitli dergi ve kitap derlemelerinde Kürt sorunu, Kürt mîrlikleri tarihi, Ermeni soykırımı, aşiret antropolojisi ve sözlü Kürt tarihi gibi konularda pek çok çalışması yayımlandı, Kürt tarihi üzerine çok sayıda kitabı vardır.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz