“Demokratik Cumhuriyet” tartışmasını elle tutulur hale getirebilmek, onun ruhuna inadı üflemekle çok ilgili.
Akın OLGUN
“Demokratik toplum ve barış” sürecinin, bölgesel gelişmelere paralel olarak büyük gerilimler yaşadığını, krizler atlattığını ama her defasında çözüm zemininde kalmayı başardığını artık biliyoruz.
Tanıklık ettiğimiz bu durum kritik olduğu kadar, yarına dair çok şey de söylüyor bize.
Buradan hareketle, “entegrasyon” söyleminin sadece Kürt sorununun çözümüyle ilgili olmadığını aynı zamanda tüm bölgeyi kapsayan stratejik bir dönüşümün ifadesi olduğunu bir kez daha dile getirebiliriz.
Bölgesel çatışmaların temelinde yer alan yeni enerji yolları güvenliğinin hem “yeni” olana uygun bir pozisyon alma hem de bu pozisyona uygun bir kurucu paradigma ihtiyacı yarattığını biliyoruz.
Kürt siyasetinin çok uzun zamandır bu olasılığın etrafında, doğal bir örgütlenme modeli geliştirdiği, söylentinin çok ötesinde, sahada gözlemleniyordu. Asıl olarak Türkiye devleti için zorluklar taşıyordu durum.
Türkiye’yi, “yeni yüzyıl” odaklı bir dönüşüme mecbur kılan en önemli gelişmelerden birinin bu olduğu, Bahçeli’nin söylemlerinde de defalarca karşımıza çıktı malum. “Türklerin ve Kürtlerin stratejik ortaklığı’’ göndermesi yapan Öcalan çizgisine, devletin birden aymasında bölgesel gelişmelerin rolü tartışılmaz ortada.
Karşıt güçleri yan yana getiren, aynı masaya oturtan ve çözümü enerji hatları çerçevesinde denkleme oturtan “yeni dünya” siyaseti; bir yandan zora ve şiddete dayalı büyük bir tasfiye gerçekleştirirken, (Hamas, Hizbullah vb.) öte yandan bölge ülkelerini ve rejimlerini de “uyum” geliştirmeye zorladı ve zorlamaya da devam ediyor.
Kürt realitesinin, bölgesel düzeyde bu “uyum” sorunun bir parçası olduğu çok aşikâr. Kürt siyasal güçleri, Batı’ya tümden karşıt bir pozisyonda olmadığı için, zora dayalı barışçıl bir entegrasyonun aktörü olarak bugün dört parçada da bir biçimiyle masadalar.
Türkiye de bu yanıyla merkez bir pozisyonda duruyor.
Dem Parti’nin Diyarbakır’da gerçekleştirdiği “Yerel Yönetim Konferansı”na, Öcalan’ın gönderdiği mesajda, “Türkiye’nin rolünün başat olduğu Ortadoğu’da, yerel ve bölgesel olana ifade şansı tanınırsa, sorunların büyük kısmı daha rahat aşılacaktır” cümlesi sanırım o pozisyondan bağımsız olmasa gerek.
Türkiye devletinin, değişen dünya ve bölge gerçekliğine uygun olarak gelecek yüzyılın planlamasını yaptığını, bunu da siyaset kürsüsünden defalarca ilan ettiğini hep akılda tutmakta fayda var. Devleti bölgesel yeni duruma uygun olarak şekillendirebilmesi ve Ortadoğu’da “başat rolü” oynayabilmesi için, Kürt sorununu sistem içinde ve “demokratik” temelde çözme konusunda ortaya bir irade koyması, bu noktada şaşırtıcı değil.
Ama evet zorlanıyor, kasılıyor…
Öcalan da Kürt siyaseti de bunu görüyor ve Türk devletinin her zorlamalı anda yaşadığı sorunlara, çeşitli yöntemler geliştirerek, çözüm ve entegrasyon zeminini olabildiğince açık tutuyor.
“Demokratik Cumhuriyet” ısrarında da bununla çok ilgili bir yaklaşım olduğu söylenebilir.
Türkiye’nin ikinci yüzyılı aktörlerinin entegrasyon konusunda kendilerini ikna ettiklerini söylemek abartılı olmaz.
Böyle olmasa, Bahçeli herkesi sarsan söz ve cümleleriyle sürecin sözcülüğünü üstlenmez ve Erdoğan “Türkiye’nin ikinci yüzyılı” söylemiyle yeni durumun bağını kurma ihtiyacı duymazdı muhtemelen.
Bu yanıyla, “yeni” Türkiye için entegrasyonun ilk adımını, kendi cephesinden MHP attı diyebiliriz. Başka türlüsü de inandırıcı olmazdı. MHP’nin, Kürt meselesinde “pozitif” temelde rol almasının önemi de burada saklı. MHP’siz bir entegrasyonun olması mümkün değil çünkü.
CHP de “normalleşme” süreci ile “Türkiye’nin ikinci yüzyılı” denklemine uygun bir pozisyon almıştı ama daha sonra Özel ve İmamoğlu bu çerçevenin dışına taştı. Türkiye’nin ikinci yüzyılı siyasetine, iktidarı isteyerek talip olması ve bunu zorlaması devleti “hortlattı.” Anlaşılan o ki, Erdoğan ile yol yürümeye karar veren devlet, bu noktada “arıza” verdi. CHP’nin yeni sisteme entegrasyonu konusunda zor kullanılması ise çok büyük ihtimalle böyle devreye girdi.
Bu durum ve tüm yaşananlar, Türkiye’nin ikinci yüzyılına dair, “nasıl bir Cumhuriyet” sorusunu hem acil hem de önemli kılıyor doğal olarak.
Kürt siyasetinin, “Demokratik Cumhuriyet” söyleminde ısrarının, artık çok daha belirgin ve öne çıkan bir yanı var.
Bir söylemden çok daha fazlasını tarif ediyor gelinen aşama çünkü.
Cumhuriyetin demokratikleştirilmesi sorununda, Kürt siyasetinin “Demokratik” olanı başa alan tutumu, yarının Türkiye’sinde ortaklaşan olmayı vaat ederken, kendini “öz” ve “kök” gördüğü bir yaklaşımı da formüle ediyor diyebiliriz.
Bu nedenle, “yeni bir Anayasa” değil “Demokratik Anayasa”, “yeni bir devlet” değil “demokratik devlet” temelli bir Cumhuriyet inşasını, hedef olarak siyasi merkezine taşıyor.
İşte, bütün o “pozitif”, “negatif” entegrasyon söylemlerinin ve tartışmalarının merkezi de burası.
Zoru dayatan negatif bir entegrasyon değil, demokratik yol ve yöntemlerle toplumsal ve siyasal sistemi katılımcı kılan pozitif bir entegrasyon.
CHP’ye dönük olarak yürütülen anti demokratik ve zora dayalı “uyum” yaklaşımına da, Kürt sorununun çözümünde kas gösteren devlet refleksine de bu temelde yaklaşmak çok olası ki, bu hat korunmaya çalışılıyor.
Stratejisi olmayan yapıların, günübirlik siyaset popülizmine kapılıp, aktivizme sürüklenmesinin kaçınılmaz olduğu gerçeğinden hareketle, insanların umutlarını hezeyanlara terk eden ‘kahır dolu’ tutumlara düşmemek ve stratejik olanı korumak da oldukça önemli görünüyor.
13-14 Haziran’da başlayacak olan “Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nı bu yanıyla anlamlı buluyorum. Türkiye’nin ikinci yüzyılını “Demokratik Cumhuriyet” temelinde tartışmak ve fikrin toplumsal kavrayıştaki yerine katkı sunacak bir yol açmak kesinlikle kıymetsiz değil. “Yıllardır aynı şeyler tekrar tekrar konuşuluyor” duygusu da anlamsız değil elbette ama ısrar ve inat olmadan bir sonuç alınamadığı da bir gerçek.
Türkiye’nin ikinci yüzyılının entelektüel zemininin, kimlerle ve nasıl inşa edileceğinin cevaplarını aramak kadar, hangi anlayışla ele alınacağı ve düşünsel zeminde nasıl karşılık bulacağı da çok önemli.
Konferansın entelektüel ruhu ve kapasitesi bunu ne kadar karşılar ve dışarı taşırır kestirmek zor ama bu girişimin tüm anti demokratik uygulamalara rağmen kendisini “konferans” temelinde öne çıkarması, söz kurması, tartışması gelecek için bir mihenk olabilir.
“Demokratik Cumhuriyet” tartışmasını elle tutulur hale getirebilmek, onun ruhuna inadı üflemekle çok ilgili.
Yarını kurma iddiası taşıyan hepimize de sorumluluklar yüklüyor bu hakikat.







