BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Lilith cenneti terk etti ve nedenini kimse anlamadı

Lilith cenneti terk etti ve nedenini kimse anlamadı

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Aykırı Fikriye

Merhaba, hoş geldiniz. Baştan söyleyeyim burada yazılanlar biraz rahatsız edici olacak.

Mitoloji bana göre tarihin en dürüst yeri. Çünkü orada kimse ‘Ben aslında eşitlikçiyim’ diye bir yalan söylemek zorunda hissetmedi. Düzen yazıldı, kile kazıldı, tanrı adına sunuldu. Ooooh değmesinler paşaların keyfine.

Ben işte o kili kazıyorum. Kilin altında ne olduğunu görmek için değil bu kazı, zaten hep orada olduğunu hatırlatmak için. Boşuna sırıtma yani. Neyse, öhömm konu neydi? Heh!

Tarihin ilk ayrılık hikayesi. Taraflardan biri uçtu, diğeri üç melek gönderdi. Klasik.

Önce şunu düzeltelim: Lilith bir iblis değil.

Yani öyle sizin bildiğiniz gibi başlamıyor bu hikaye. Her şey başladığında o da topraktan yaratılır, babanız Adem gibi. Aynı madde, aynı an, aynı el. Sonradan da öyle ‘Ama sen biraz farklı topraktansın’ gibi bir açıklama da gelmez. Gelmez çünkü öyle bir açıklama yok zaten. Aralarındaki fark yaratılışta değil, yaratılıştan sonra ne beklendiğinde ortaya çıkıyor.

Adem bir şey istiyor, Lilith yatay değil diyor. Eşitiz, dolayısıyla yan yanayız. Bu argüman basit görünüyor. Hatta öyle basit ki ilk duyduğunda ‘Bunu tartışmak bile gülünç’ diye düşünebilirsin. Ama işte tam da bu yüzden tartışılmıyor. Onun yerine Lilith’e başka bir şey söyleniyor: Bu kadar da mesele yapma.

Cennette ilk ‘idare et’ önerisi. Kayıt altına alınması gereken bir an. Tarihin her döneminde kadınlara söylenmiş en işlevsel cümle bu olabilir. Açık bir red değil. Açık bir red savunulabilir, tartışılabilir, çürütülebilir. Ama ‘Bu kadar da mesele yapma’ cümlesi tartışmayı daha başlamadan bitirir. Çünkü içinde şu varsayım saklıdır: Mesele senin kafanda, gerçekte değil.

Lilith meseleyi kafasında büyütmedi. Mesele zaten oradaydı. O sadece adını koydu. Adını koymak, o dönemde de bu dönemde de ayrı bir suç sayılıyordu.

Sonra ne olduğunu biliyoruz. Lilith, Tanrı’nın adını yüksek sesle söyledi ki bu, o dönemin metninde açık bir güç eylemiydi. Bugünkü karşılığı belki de mikrofonu ele geçirmek. Söyledi ve gitti, uçtu. Kızıldeniz’e yerleşti. Melekler gönderildi, ‘Geri dön’ dediler, Lilith ‘Hayır’ dedi. Tehdit edildi, Lilith yine de ‘Hayır’ dedi.

Burada çoğu anlatı Lilith’i kaybeden olarak konumlandırır. Cenneti kaybetti, meleklerin himayesini kaybetti, ‘normal’ bir hayatı kaybetti. Ama şunu sormak lazım: Peki tanrıçalar aşkına hangi cennetten bahsediyoruz? Eşitliğin ‘Bu kadar da mesele yapma’ ile geçiştirildiği bir yerden mi? Böyle bir cenneti kaybetmek, gerçekten kaybetmek midir?

Lilith’in hikayesindeki asıl dönüm noktası gitmesi değil bana göre. Gittikten sonra ne yapıldığı daha çarpıcı. Çünkü giden birini tanımlamak zorundasın. Tanımlamazsan, geriye belirsizlik kalır ve bu belirsizliğe hiçbir anlatı tahammül edemez.

Lilith önce ‘asi’ yapıldı, ardından ‘tehlikeli.’ Sonra bebeklere zarar veren bir cin oldu. Yetmedi, şeytan ilan edildi. Gözleriyle bakanlar için bu dönüşüm çarpıcıdır; bakın her katman bir öncekinden biraz daha uzaklaştırıyor onu o ilk sorudan: ‘Ben seninle eşitim, değil mi?’

Bu mekanizma çok verimli çalışıyor. Çünkü bir fikri çürütmek emek ister. Ama fikri söyleyen kişiyi güvenilmez kılmak çok daha az emek ister. Lilith’in ‘neden’ sorusuna hiçbir zaman cevap verilmedi. Ama Lilith’in kendisi defalarca tanımlandı, sınıflandırıldı, etiketlendi. Ve bu ikisi birbirini ikame etti sanki. Lilith’i iblis yapınca da soru geçersiz sayıldı. Ne hoş!

Soruyu çürütemedin. Soruyu soranı çürüttün. Bu, aynı şey değil ama anlatılar bunu çok iyi gizler.

Şimdi buraya kadar her şey eski bir hikaye gibi durabilir. Ama Lilith’i ilginç yapan şey, bu mekanizmanın hiç eskimemiş olmasıdır.

Dil değişti. Artık kimse kadına açıkça ‘iblis’ demiyor. Ama bilirsiniz, ‘zor kadın’ var, ‘uyumsuz’ var, ‘fazla iddialı’ var, ‘fazla politik’ var, ‘neden bu kadar sinirli ki’ var… Var oğlu var. Bunların her biri aynı işlevi görüyor. Fikri değil, fikri söyleyen kişiyi hedef alıyor. Böylece asıl soru, eşitlik pratikte ne demek, kimin sözü merkeze alınıyor, kim dipnotta kalıyor, hiç cevaplanmak zorunda kalmıyor.

Sosyologlar buna ‘damgalama’ diyor. Erving Goffman taa 1963’te yazdı bunu. Bir bireyin taşıdığı özellik, toplumsal bağlamda ‘kirletici’ kabul edildiğinde, o özellik kişinin tüm kimliğini yutar. Lilith’in ‘iblisliği’ tam olarak bu. Sorduğu soru artık görülmez, sadece ‘o soran kadın’ görülür. Ve o kadın çoktan tanımlanmıştır: Tehlikeli, uyumsuz, akıl almaz. Goffman’ın kavramıyla söylersek, Lilith’e bir ‘damga’ vuruldu ve damga bir kez vurulunca, altındaki argüman silinir.

Ama bu mekanizma sadece bireylere uygulanmıyor. Kolektif olarak da işliyor. Pierre Bourdieu’nün ‘sembolik şiddet’ dediği şey tam burada devreye giriyor. Egemen grubun, tahakküm ettiği gruba kendi bakış açısını meşru ve evrensel olarak dayatması. Lilith’e ‘Sen böylesin’ denildiğinde ve bu tanım yeterince tekrarlandığında, bir noktada Lilith de buna inanmaya başlıyor. Ya da en azından, bu tanıma karşı sürekli savaşmaktan yoruluyor. İşte sembolik şiddetin verimi burada: Silahı görünmez, izi derin.

Bugün bu mekanizma dijital çağda inanılmaz bir verimlilikle çalışıyor. Bir kadın sosyal medyada fikrini söylüyor. İlk yorum fikre değil, kadının ‘tonuna’ geliyor. İkincisi çıkıyor, ‘Neden bu kadar agresifsin’ diyor. Üçüncüsü ‘Bunu daha nazik söyleyebilirdin’i ekliyor. Ve bir anda tartışma konusu fikir değil, kadının fikri söyleme biçimi oluyor.

Lilith’in ‘tehlikeli’ ilan edilmesinden yapısal olarak hiçbir farkı yok. Gözümüzün önünde sadece kil tablet yerine ekran var, melek yerine anonim hesap. Araç değişti ancak işlev değişmedi.

Ve burada daha ince bir katman var. Sosyolog Arlie Hochschild’in ‘duygusal emek’ kavramını kadınların yalnızca fikirlerini değil, o fikirleri sunarken hissettirdikleri duyguyu da yönetmek zorunda kalması olarak tanımlıyor. Yani öfkelenmemek, ses yükseltmemek ve karşısındakini rahatsız etmemek. Yoksa ‘zor kadın’ damgası hazır bekliyor. Yani kadın hem argümanını kurmak hem de o argümanı sunarken yeterince ‘yumuşak’ görünmek zorunda. Erkek mi? O sadece argümanını kurmak zorunda. Bu iki farklı iş yükü demek. Ve bu iş yükünün adı konulmadığında, ‘Kadınlar neden bu kadar duygusal’ sorusuna dönüşüyor. Lilith’in ‘Bu kadar mesele yapma’sına.

Ve şunu da eklemek lazım: Lilith’i bugün feminist bir ikona dönüştürmek de bu mekanizmanın tam tersi değil. Çünkü onu ‘güçlü kadın sembolü’ yapıp rafına koymak da bir tür tanımlama. Lilith’i sembolleştirmek, zaman zaman o ilk soruyu yeniden öteliyor. Onu bir fikrin taşıyıcısı yapmak yerine bir imgeye dönüştürüyor.

Kapitalizm bu işi çok iyi yapıyor: Lilith’in yüzü bir tişörte basılıyor, satılıyor ve o ‘neden’ sorusu bir pazarlama stratejisine dönüşüyor.

Oysa Lilith’in mirası bir poster değil ki duvarınıza asasınız.

Asıl soru hala yerinde ve oldukça basit: Eşitliği kabul etmek ne anlama gelir?

Söylemde kabul etmek ayrı, pratikte kabul etmek ayrı. İkincisi çok daha fazlasını gerektiriyor. Nedir bunlar? Biliyorsunuz da yine yazalım. Alışkanlıkları, varsayımları, ‘doğal’ kabul edilen hiyerarşileri yeniden ele almayı. Ve bu, çoğu ‘düzen’ için gerçekten zor. Çünkü eşitliği pratiğe dökmek, mevcut düzenden bir şeyler yitirmek demek.

Bu yitirme bazen ayrıcalık, bazen rahatlık, bazen sadece dünyanın hep böyle işlediğine dair bir inanç. Sahi, ‘inancından kırılan erkekler’ iflah olmuyordu değil mi?

Lilith gitti ve geride ele avuca sığmaz bir soru bıraktı. Ateş topu misali, her dokunan karşısındakine fırlatıyor. Cevap mı? Yüzyıllar, binyıllardır hala aynı: Lilith’i yeniden tanıma, soruyu örtbas et. Otur, aferin!

E bitti mi şimdi? Soru hala orada duruyor. Çünkü ‘neden’ sorusunun ömrü, onu susturmaya çalışanlardan her zaman daha uzun oldu.

 

Aykırı Fikriye kimdir?

Editörler buraya 'kaç yılında, nerede doğduğunu yaz' dediler; 'fikirlerin doğum tarihi olmaz' dedim, anlaşamadık. Boyunu, kilosunu, diplomasını merak edenler için: Boyu adaletsizliğe yetişecek kadar uzun, kilosu vicdanı kadar ağır, dili de pabuç kadar uzun. Şimdilik burada sadece yazıyor, yakında sistemi de ele geçirebilir. Kadınlar mor çizgisidir.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz