Dünya Su Günü’nde yapılan çağrılar, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde aynı gerçeğe işaret ediyor: Su giderek azalıyor, eşitsiz dağılıyor ve en kırılgan topluluklar bu krizi en ağır biçimde yaşıyor.
HABER MERKEZİ- 22 Mart Dünya Su Günü’ydü. Su yalnızca bir çevre meselesi değil, doğrudan yaşamla ilgili bir eşik haline geldi. Üstelik savaşlar ve çatışmalarla daha da derineleşen bir eşik.
Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri ve Mersin Çevre Platformu’nun çağrısı da bu geniş tablonun bir parçası.
Açıklamada, Türkiye’de olduğu kadar dünya genelinde de su kaynaklarının hızla azaldığına dikkat çekiliyor. Nüfus artışı, kontrolsüz sanayileşme, orman kaybı, madencilik faaliyetleri ve iklim değişikliği, suyun hem miktarını hem de kalitesini etkiliyor. Ancak bu tablo yalnızca sayılarla sınırlı değil; gündelik hayatın en temel alanlarında hissediliyor.
×Evrensel Gazetesi’nde yer alan açıklamada Türkiye’deki su sorunlarının çözümü için şu talepler sıralanıyor:
- Suya erişimin temel hak olarak kabul edilmesi ve suyun ticarileştirilmesinin engellenmesi
- Doğa tahribatına yol açtığı belirtilen HES projelerinin durdurulması, mevcut projelerden vazgeçilmesi
- Kuraklığa karşı bilimsel önlemler alınması ve halkın bilgilendirilmesi
- Şebeke suyunun güvenli hale getirilmesi, su analizlerinin düzenli ve şeffaf biçimde paylaşılması
- Yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının korunması, denetimlerin artırılması
- Sanayi atıklarının doğaya bırakılmasının önlenmesi için ileri arıtma sistemlerinin zorunlu hale getirilmesi
- Sulak alanların korunması ve deniz kirliliğinin engellenmesi
- Tarımda vahşi sulamaya son verilmesi, yağmur suyunun kullanımının yaygınlaştırılması
- Vahşi madencilik projelerinden vazgeçilmesi ve kirli teknolojilerin kapatılması.
SAVAŞ VE ÇATIŞMALARIN GÖLGESİNDE “SU VE CİNSİYET”
Bugün dünya genelinde milyarlarca insan temiz suya düzenli erişemiyor. Özellikle Sahra Altı Afrika’da kadınlar ve çocuklar her gün kilometrelerce yürüyerek su taşımak zorunda kalıyor. Güney Asya’da yeraltı suları hızla çekilirken, Latin Amerika’da bazı bölgelerde su kaynakları büyük ölçekli tarım ve madencilik projeleri nedeniyle kirleniyor. Avrupa’nın güneyinde ve Akdeniz havzasında ise kuraklık artık mevsimsel bir sorun olmaktan çıkıp kalıcı bir risk haline gelmiş durumda.
Birleşmiş Milletler’in verilerine göre, her yıl milyonlarca insan kirli suya bağlı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu ölümlerin önemli bir kısmını çocuklar oluşturuyor. Suya erişim meselesi bu nedenle yalnızca çevresel değil, aynı zamanda sağlık ve eşitsizlik meselesi olarak da ele alınıyor.
Bu yıl Dünya Su Günü’nün teması olan “su ve cinsiyet” başlığı da bu eşitsizliğin bir başka boyutuna işaret ediyor. Pek çok ülkede suya erişim yükü kadınların omzunda. Eğitimden çalışma hayatına kadar pek çok alanda bu durum doğrudan etkiler yaratıyor.
Son yıllarda yaşanan çatışmalar, suya erişimi doğrudan etkiliyor. Savaş bölgelerinde altyapı sistemleri ilk hedeflerden biri haline geliyor. Su arıtma tesisleri, barajlar ve şebekeler zarar gördüğünde, milyonlarca insan bir anda temiz sudan mahrum kalıyor.
Gazze’de süren saldırılar sırasında su altyapısının büyük ölçüde tahrip olması, halkın büyük bölümünü kirli suya bağımlı hale getirdi. Benzer şekilde Ukrayna’daki savaşta barajların ve su sistemlerinin zarar görmesi, geniş bölgelerde hem içme suyu hem de tarımsal üretim üzerinde ciddi etkiler yarattı.
Savaşlar yalnızca mevcut suya erişimi kesmekle kalmıyor, aynı zamanda uzun vadeli su krizlerini de derinleştiriyor. Tarım alanlarının zarar görmesi, göç hareketlerinin artması ve kentlerin aşırı yüklenmesi, zaten sınırlı olan su kaynakları üzerindeki baskıyı büyütüyor. Özellikle Orta Doğu ve Afrika’nın bazı bölgelerinde, su kıtlığı ile çatışmaların birbirini beslediği bir döngü oluşmuş durumda.
Dünyanın farklı yerlerinde yaşanan deneyimler, bu uyarıların ortak bir soruna işaret ettiğini gösteriyor. Cape Town’un “sıfır gün” tehdidiyle karşı karşıya kalması, Hindistan’da büyük şehirlerde yaşanan su kesintileri ya da Orta Doğu’da artan kuraklık ve göç hareketleri, suyun artık sadece bir doğal kaynak değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir mesele olduğunu ortaya koyuyor.
Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan deneyimler, bu çağrıların yalnızca yerel talepler olmadığını gösteriyor. Cape Town’un birkaç yıl önce “sıfır gün” (muslukların kuruyacağı gün) ihtimaliyle karşı karşıya kalması, Hindistan’da büyük şehirlerin su krizleri, Orta Doğu’da artan kuraklık ve göç hareketleri, suyun artık jeopolitik bir mesele haline geldiğini ortaya koyuyor.
PEKİ TÜRKİYE’DE DURUM NE?
Türkiye’de artan nüfusla birlikte kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarının 2030 yılında 1.200 metreküpe, 2040 yılında 1.116 metreküpe, 2050 yılında ise 1.069 metreküpe kadar düşmesi bekleniyor. Bu rakamlar, Türkiye’nin su kıtlığı çeken bir ülke durumuna geleceğini gösteriyor. Bununla birlikte, Türkiye’de her bir nehir havzası kendi içerisinde farklı dinamiklere ve öncelikli sorunlara sahip. Türkiye’de 25 ana nehrimiz ve kollarının oluşturduğu su toplama havzalarına nehir havzası deniyor. Nehir havzalarında yıllık kişi başına düşen su miktarlarına bakıldığında sadece dokuz havzamızda su stresi olmadığını görüyoruz. (Batı Akdeniz, Antalya, Batı Karadeniz, Doğu Akdeniz, Ceyhan, Dicle-Fırat, Doğu Karadeniz, Çoruh, Aras).
Bununla birlikte dört nehir havzamız kesin kıtlık riski altında (Marmara, Küçük Menderes, Burdur ve Akarçay), beş havzamızda su seviyesi kıtlık düzeyinde (Susurluk, Kuzey Ege, Gediz, Sakarya ve Asi kıtlık), yedi havzada ise su stresi söz konusu (Meriç-Ergene, Büyük Menderes,Yeşilırmak, Kızılırmak, Konya Kapalı, Seyhan ve Van Gölü).
Mezopotamya Su Forumu I Su komünleri kurulsun
MEZOPOTAMYA SU FORUMU: SUYUN ÖZGÜRLÜĞÜ BARIŞIN TEMELİDİR
Mezopotamya’daki su varlıklarını korumak, ekolojik adaleti sağlamak ve halkların su hakkını savunmak amacıyla Amed’de düzenlenen 2’nci Mezopotamya Su Forumu’nun sonuç bildirgesinde, Dicle ve Fırat havzasında suyun metalaştırılmasına karşı çıkılarak, suyun yaşam hakkı olduğu ve hak temelli, halk odaklı bir su yönetimi çağrısı yapılmıştı.
Mezopotamya’nın binlerce yıllık su hafızasının kültürel, inançsal ve toplumsal yaşamın kurucu unsuru olduğu ifade edilen sonuç bildirgesinde su krizinin yalnızca iklim değişikliğiyle açıklanamayacağı belirtilerek, barajlar, HES projeleri, madencilik faaliyetleri, güvenlikçi uygulamalar ve sermaye odaklı kalkınma politikalarının Dicle ve Fırat havzasında ciddi ekolojik tahribata yol açtığı belirtildi.
İran’ın Kürt bölgesinde bin 300 baraj ve 120 bin sondaj kuyusu yeraltı sularını tüketirken, Türkiye’de ise Munzur, Zilan, Botan, Murat, Dicle ve Zap vadileri güvenlikçi baraj projeleriyle zarar gördü.







