İstanbul’da düzenlenen uluslararası su forumu, işbirliği ve çözüm arayışı söylemiyle sunulsa da, suyun giderek şirketlerin kontrolüne bırakıldığı ve kamusal bir hak olmaktan uzaklaştırıldığı eleştirilerini yeniden gündeme taşıyor.
HABER MERKEZİ- Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Türkiye Su Enstitüsü tarafından düzenlenen Uluslararası Su Forumu’nın 5’incisi İstanbul’da başladı. İki gün sürecek Su Forumu, resmi açıklamalarda “iklim direnci, işbirliği ve sürdürülebilirlik” başlıklarıyla duyuruluyor. Ancak forum, suyun nasıl yönetileceğinden çok, kimin kontrolünde olacağı sorusunu yeniden tartışmaya açıyor.
Tarım ve Orman Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı’nın desteğiyle düzenlenen toplantı, gelecek yıl Suudi Arabistan’da yapılacak Dünya Su Forumu’nun bir hazırlığı niteliğinde. Çok sayıda uluslararası temsilcinin katılacağı etkinlikte, suyun geleceğine dair politikalar masaya yatırılacak.
Ancak eleştiriler, bu tür platformların suyu bir “yaşam hakkı” olmaktan çıkarıp ekonomik bir değere dönüştürdüğü yönünde yoğunlaşıyor. Özellikle 2009’daki Dünya Su Forumu sonrası Türkiye’de hız kazanan baraj ve HES projeleri, su kaynaklarının kullanımında piyasa odaklı bir dönemin kapısını araladı.
Bugün gelinen noktada, akarsuların önemli bir kısmı enerji ve sanayi projelerine tahsis edilmiş durumda. Su kullanım haklarının uzun süreli anlaşmalarla şirketlere devredilmesi, kamusal denetimin zayıfladığı eleştirilerini beraberinde getiriyor.
SU FORUMU’NUN SÖYLEMEDİKLERİ
WWF’nin Türkiye’deki su kaynakları güncel raporuna göre Türkiye, sanılanın aksine su zengini bir ülke değil. Yılda kişi başına düşen 1.519 m³’lük su miktarı ile ‘su sıkıntısı çeken’ bir ülke. Artan nüfusla birlikte kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarının 2030 yılında 1.200 metreküpe, 2040 yılında 1.116 metreküpe, 2050 yılında ise 1.069 metreküpe kadar düşmesi bekleniyor. Bu rakamlar, Türkiye’nin su kıtlığı çeken bir ülke durumuna geleceğini gösteriyor:
“Başka ülkelerde de gördüğümüz su miktarı ile nüfusun oransal dağılımı arasındaki eşitsizlik sorunu Türkiye’de de mevcut. Ülkemizdeki toplam nüfusun yüzde 28’i Marmara Bölgesi’nde yaşarken, buradaki havzalar toplam su akışının sadece yüzde 4’lük kısmını topluyor. Meriç, Ergene, Gediz, Büyük Menderes, Burdur Gölü, Akarçay, Konya ve Asi Nehri havzalarında yüzey ve yeraltı suyu kullanımı, su kaynaklarının kendini yenileyebilme kapasitesini aşmış durumda. Bu durum havzalar üzerindeki baskıyı arttırarak, doğal ekosistemler için büyük bir tehdit oluşturuyor.”
Forum tanıtım metninde suyun Türkiye’deki en kritik boyutuna neredeyse değinilmemiş: Yerel mücadeleler ve eşitsizlikler.
Son yıllarda sayısı giderek artan maden ve enerji projeleriyle değişen havza dengeleri, köylülerin suya erişim sorunları, sulama birlikleri ve su tahsis politikaları öncelikli sorunlar olarak görülmemiş.
SU BİR İHTİYAÇ MI ÜRÜN MÜ?
Öte yandan ambalajlı su sektörü de hızla büyüyor. Milyarlarca litrelik bir pazara ulaşan bu alan, suyun temel bir ihtiyaçtan çok ticari bir ürüne dönüştüğünü gösteriyor. Benzer eğilim küresel ölçekte de geçerli; çok uluslu şirketler su piyasasında belirleyici aktörler haline gelmiş durumda.
Tüm bu gelişmeler, İstanbul’daki forumun sadece teknik bir toplantı olmadığını ortaya koyuyor. Asıl tartışma, suyun nasıl korunacağı değil, kimin kontrolünde olacağı sorusunda düğümleniyor.
Uzmanlara ve eleştirilere göre, temiz suya erişim temel bir hak olarak kalmalı. Aksi halde, su kaynaklarının giderek daha fazla şirketlerin denetimine girmesi, hem toplumsal eşitsizlikleri derinleştirecek hem de doğa üzerindeki baskıyı artıracak.







